Allah'ın rahmeti üzerinize olsun! Bu ilk ziyaretiniz mi?
Kayıt ol
Sayfa 1 Toplam 2 Sayfadan 12 SonuncuSonuncu
Toplam 19 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 15 arasi kadar sonuc gösteriliyor
  1. #1
    hamimnun
    Misafir

    1 - İslamda tarikat varmıdır?

    1 - İslamda tarikat varmıdır?
    Cevap:
    Tasavvuf, bütün müslümanların mecbûrî öğrenmesi gereken bir ilim dalıdır. Çünkü tasavvuf, nefsi terbiye konusunu işler. Nefs-i emmâre dediğimiz nefsi terbiye etmenin yollarını gösterir.
    (Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.) ''Nefsini terbiye terbiye eden kimse kurtulmuş, onu fenâlıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır.'' diye, ahlâkı güzelleştirmek Kur'an-ı Kerim'de emrediliyor; bunun için şart...
    Ondan sonra, bir yolda giden insanların birisine bey'at etmesi, imam seçmesi lâzım gelir. Camide namaz kılan insanların, bir tanesini imam yapıp da arkasında ona uymaları gibi... O bakımdan şart...
    Sonra:


    (El'ulemâü veresetül enbiyâ') ''Alim-i muhakkikler, peygamberlerin varisleridir.'' Onlar halkın irşâdıyla meşgul oluyorlar. Peygamber Efendimiz'e bey'at gerekli olduğu gibi, zamanındaki bey'at edilmesi gereken kimseyi de bulup, bey'at etmek herkese gerekiyor.

    Daha başka şeyler de sayılabilir. O bakımdan bu ilmi mutlaka herkes öğrenmeli, herkes bu yola girip, nefsini terbiye edip, güzel huylu olup, insan-ı kâmil olup, salih bir kimse olup, Allah'ın rızasının yolunca yürümeli!..

    “ Artık bu asırda tasavvuf olmaz, o eskidendi gibi sözler” kâfirliğe kadar gider. Neden kâfirliğe gider?.. Çünkü tasavvufta nefis terbiyesi var; Kur'an-ı Kerim'den... Zikir var; Kur'an-ı Kerim'den... Ahlâkı güzelleştirmek var; Kur'an-ı Kerim'den... Yunus Emre'nin mutasavvıf olması dindarlığından... Yâni, o zaman dindarlık var da şimdi dindarlık yok mu?.. O zaman Allah'ın emrine, Kur'an'a uymak var da şu devirde yok mu?.. Şu devirde daha fazla muhtacız.

    Bu edepsizlikler, bu şuursuzluklar, bu terbiyesizlikler ondan oluyor. Hattâ müslümanlar camileri dolduruyor gibi görünüyor; tam müslüman olmamaları tasavvuf eksikliğinden... Eksik olan o malzeme... Tasavvuf olmadığından edepsiz... Tasavvuf olmadığından küstah... Tasavvuf olmadığından böyle...

    Onun için, tasavvuf sadece bizim ümmetimiz zamanında da değil, tâ Hazret-i Adem zamanından beri ilm-i ahvâlil kulûbdür; yâni, gönlün ahvalinin ilmidir. ''Allah insanların şekline, şemâiline, dışına bakmıyor; kalbine nazar ediyor.'' diye hadis-i şerif var... Nazargâh-ı ilâhî olan kalbi ıslah etme ve tanzim etme ilmidir. O bakımdan, farzlardan önce farzdır. Biz bunu dergilerimizde açıkladık.
    Tasavvuf olmadan olmaz. Yunus Emre de, Mevlânâ da, Sahabe-i Kiram da, tabiin de, tebe-i tabiin de, bu asrın insanı da, bundan sonraki kıyamete kadar insanlar da buna muhtaçtır.


    Bu iş zahirle bitmez, ille iç terbiyesi de olacak!.. İç terbiyesi de tasavvuf demek olduğuna göre, ilm-i tasavvuf olduğuna göre, bu farzdır. Bunun bu şekilde olduğunu bildiği halde inkâr eden, kâfir olur.
    Ama çok cahil, bilmeden, yanlış bir kanaatten dolayı tasavvuf yok sanıyorsa, o zaman cahilliğinden dolayı cezayı yer ama, belki kâfir olmaz. Ama bile bile, yok böyle bir şey derse kâfir olur.


    Biz bunu kendimiz söylemeyelim de dedik, kim fıkıhta yüksek bilgi sahibi, kim müftü, kim âlim, onlara sordurttuk. Tasavvuf erbabı olarak tanınmış değil de, fakih olarak, fıkıh alimi olarak tanınmış kimselere sordurttuk. Seneler önce dergilerimizde dergilerimizde neşrettik. Bu sayıda da --İslâm Mecmuası'nda-- yine gitmişler, sormuşlar; ki, bu hususta bizim dışımızdaki insanların, fakihlerin bilgisi alınsın diye...

    Suudî Arabistan'da Mısır'ın çok büyük bir alimi var... Onun talebesi olan kardeşlerimiz, ''Hocalarımızın içinde en çok beğendiğimiz odur.'' diyorlar. Ebüs Sünne diye tanınıyor, herkes itibar ediyor. Profesör, Hanefî fıkhını çok iyi bilen bir kimse... Gittik ona sorduk, onun da röportajı var İslâm Mecmuası'nın bu sayısında... Tasavvufu hepsi kabul ediyor.
    Tasavvuf yok diyen çok cahil bir adam, hattâ çok tehlikeli bir durumda, belki küfre düşmüş durumda...
    Bizim göbeğimiz oraya buraya bağlı değil ki; Kur'an ne demişse, Allah neyi emretmişse onu söylüyoruz. Bak burda biz bir tasavvufî cemaatiz, bir tekke mensubuyuz, hadis kitabı okuyoruz. Hadis kitabını okurken de yeri geldikçe, ''Bak, büyüklerimiz ne kadar doğru söylemişler, işin aslı buymuş, şuymuş...'' diye hadis-i şeriflerinden, ayet-i kerimelerden delilleri gösteriyoruz. Bir delil yeterken, bir parmak izi bir mahkûmu idama götürürken, biz binlerce delil getiriyoruz. Ama halâ tasavvuf yok da yok diye hop hop zıplıyor. Güneş balçıkla sıvanmaz ki...

    Böyle insanlara belki cevap da vermemek lâzım! Çünkü muhatap alınacak kadar bile bir bilgi sahibi değil...
    İbn-i Teymiye'yi ileri sürerler. İbn-i Teymiye'de Tasavvuf diye kitaplar bile neşredildi. İbn-i Teymiye tasavvufu reddetmiyor ki... Bazı bid'at ehli insanların yaptığı şeylerin sünnete uygun tasavvufa uymadığını söylemiş kitaplarında...
    İşin aslını böylece bilmek lâzım!..


  2. #2
    hamimnun
    Misafir
    İSLAM DERGİSİ BAŞMAKALELERİ
    Tasavvufun Aslı
    Aralık 1983

    Mahmud Esad COŞAN


    Tasavvuf, ahlâk ilmidir; nefsi terbiye ilmidir; Allahu Teâlâ’yı dosdoğru bilip (ki buna mârifetullah denir), O’na rızasına uygun, hâlisâne kulluk etme ilmidir. Binâenaleyh ilimlerin en şereflisi ve İslâm’ın özü, hakikatidir. Zaten de bu sebepten sevilmiş, saygı görmüş, yayılmış ve günümüze kadar dipdiri gelmiştir.


    Bugün içte ve dışta birçok tasavvuf muhibbi, derviş ve sufi görüyor, çeşit çeşit tarikat ve meşrepler tanıyoruz. Avrupa ve Amerika’da da tasavvufa karşı büyük ilgi duyuluyor. Müslüman olan bazı Garplıların, bir tarikate bağlanmayı da ihmal etmediğini, hatta ismine “Sûfî” lakabını eklediğini ve bununla iftihar eylediğini duyuyoruz.


    Acaba bu kadar çeşidi görülen tasavvufun en doğrusu hangisidir; aslı, kökü, esası nedir?

    Sık sık sorulan ve cidden merak edilen bu hususu açıklığa kavuşturmak için ana kaynağına başvurmalıyız. Doğru cevabı, İslâm’ın özünün unutulduğu, dinî ve mânevî konulardaki cehaletin yaygınlaştığı, istismarcı ve sahtekârların çoğaldığı, bilen bilmeyen herkesin ileri geri konuştuğu, buhranlarla dolu çağımızdan değil; İslâmî ilimlerin zirvede olduğu, “taklit”in değil, “tahkik”in hâkim bulunduğu, “batıl”ın sinip silindiği, “hakikat” güneşinin pırıl pırıl parladığı ilk devirlerden çıkarmaya çalışmalıyız. Bu konuda, gerçek mutasavvıfları, mânevî hayatın liderleri olan yüksek şahsiyetleri, evliyâullahı, büyük mürşidleri, herkesin saydığı, dinî ilimleri hakkıyla bilen ciddi alimleri delil getirmeliyiz.


    Biz bu yazımızda, işte böyle yüksek şahsiyetlerden biri olan Ebû’l-Kâsım İbrahim en-Nasrâbâdî’nin, bu mevzu üzerindeki görüşlerini okuyucularımıza arz etmek istiyoruz.


    Mezkûr Ebû’l-Kâsım İbrahim en-Nasrâbâdî tasavvuf sahasının meşhur ve mâruf simalarından biri olup, 367 (977-978) senesinde Mekke-i Mükerreme’de mücavir iken vefat eylemişti. Aslında Horasan’ın Nîşâbur şehrinde doğmuş ve yetişmişti ki bu şehir çok önemli bir dinî kültür merkeziydi, birçok büyük mutasavvıf oradan neşet etmiştir: Tabakâtü’s-sûfiyye yazarı Ebû Abdurrahmân es-Sülemî, Tezkiretü’l-evliyâ müellifi Ferîdüddîn el-Attâr ve daha nice değerli zât... Bizim Hacı Bektâş-ı Velî’miz de orada doğup sonra Anadolu’ya gelmiştir.


    Nasrâbâdî, zamanın -ilim ve hal yönünden- en gözde meşâyihindendi; çeşitli dinî ilimlerde engin bilgisiyle temayüz etmişti. Siyer, tarih ve tasavvuf ilimlerine vâkıf idi; ayrıca çok hadîs-i şerîf yazmış ve rivayet etmiş sika (güvenilir) bir hadis alimi olarak tanınmıştı.


    Tasavvufun aslı, esasları hakkındaki sözlerini sunuyoruz:2

    1. Tasavvufun aslı, Kur’ân-ı Kerîm’e ve Resûlullah’ın (sas.) sünnetine sımsıkı sarılmaktır.


    2. Nefsanî arzuları ve bidatleri terk etmek...


    3. Mürşid ve mürebbi olan şeyhlere hürmet ve itina etmek... (Bu sevgi ve saygının mânevî ilerlemede taşıdığı ehemmiyeti kavramak; edepsizliğe düşüp feyiz ve terakkîden mahrum kalmamaya büyük önem vermek).


    4. Halkın cahilliğini, mazur olduğunu görüp kusurlarına bakmamak... (Hatalarını bağışlamak, onlara acıyıp şefkatli davranmak).


    5. Dostlar ve ihvan ile hoşça geçinmek... (Usulünce, edep dairesinde, fedakârlıkla, sabırla dostluk ve muaşeret eylemek).


    6. O dostların hizmetini görmek... (Onlara her hususta, malca, bedence yardımda gayretli olmak).


    7. Güzel huylulukla, iyi ahlâk ile amil olmaya çalışmak... (Huylarını düzeltmek, kötüleri bırakmak, iyileri tatbik etmek).


    8. Tarikatinin günlük evradına müdavim olmak... (Virdlerini, zikir ve tesbihlerini çekmeye devam etmek, ihmal ve tembellik yapmamak).


    9. Ruhsatlarla amel etmeyi, dinî ahkâmı tevillerle çığırından çıkarmayı bırakmaktır. Çünkü dindeki ruhsatlar zayıf müslümanlara gösterilen kolaylık ve hafifletmelerdir; yüksek himmetli olması şart koşulan dervişlere o gibi kolaylıklara temayül yakışmaz, dinin ahkâmını sabır ve tahammülle yerine getirmek, himmetli ve gayretli kimselerin şiarı olmak gerekir.


    Yüce Rabbimiz bizleri de sayılan bu güzel hasletlere sahip, özü sözüne uygun, himmetli, gayretli, şuurlu, sevimli, samimi, sabırlı, vefalı müslümanlardan eylesin. Âmîn, bi-hürmeti seyyidi’l-mürselîn ve âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ecma’în.

  3. #3
    Yüzbaşı semsuri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    28.Ocak.2009
    Mesajlar
    972
    Teşekkür
    0
    0 Mesajına 0 Teşekkür
    Tasavvuf, bütün müslümanların mecbûrî öğrenmesi gereken bir ilim dalıdır. Çünkü tasavvuf, nefsi terbiye konusunu işler. Nefs-i emmâre dediğimiz nefsi terbiye etmenin yollarını gösterir.
    (Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.) ''Nefsini terbiye terbiye eden kimse kurtulmuş, onu fenâlıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır.'' diye, ahlâkı güzelleştirmek Kur'an-ı Kerim'de emrediliyor; bunun için şart...
    Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene,
    Sonra da ona iyilik ve kötülükleri ilham edene yemin ederim ki,
    Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir
    Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir (şems 7-10)

    bu ayetlerden nasıl tasavvuf öğrenmenin şart olduğunu çıkardınız anlamadım

    ''Alim-i muhakkikler, peygamberlerin varisleridir.'' Onlar halkın irşâdıyla meşgul oluyorlar. Peygamber Efendimiz'e bey'at gerekli olduğu gibi, zamanındaki bey'at edilmesi gereken kimseyi de bulup, bey'at etmek herkese gerekiyor
    bir hadis bundan daha kötü saptırılamaz bu hadisde Alimlerin peygamberlerin varisleri olduğunu söylüyor burdan beyatı nasıl çıkardı, şeyhe uymayı nasıl çıkardı?vs vs...

    ...O zaman Allah'ın emrine, Kur'an'a uymak var da şu devirde yok mu?.. Şu devirde daha fazla muhtacız.

    Bu edepsizlikler, bu şuursuzluklar, bu terbiyesizlikler ondan oluyor. Hattâ müslümanlar camileri dolduruyor gibi görünüyor; tam müslüman olmamaları tasavvuf eksikliğinden... Eksik olan o malzeme... Tasavvuf olmadığından edepsiz... Tasavvuf olmadığından küstah... Tasavvuf olmadığından böyle...
    Tasavvuf sanki Allah'ın emriymiş gibi sunulmuş
    birde tam müslüman olmamaları tasavvufun eksikliğinden demiş yandık desene tasavvuf ehli olmayan tam müsküman değil o zaman?

    Onun için, tasavvuf sadece bizim ümmetimiz zamanında da değil, tâ Hazret-i Adem zamanından beri ilm-i ahvâlil kulûbdür; yâni, gönlün ahvalinin ilmidir. ''Allah insanların şekline, şemâiline, dışına bakmıyor; kalbine nazar ediyor.'' diye hadis-i şerif var... Nazargâh-ı ilâhî olan kalbi ıslah etme ve tanzim etme ilmidir. O bakımdan, farzlardan önce farzdır. Biz bunu dergilerimizde açıkladık.
    Tasavvuf olmadan olmaz. Yunus Emre de, Mevlânâ da, Sahabe-i Kiram da, tabiin de, tebe-i tabiin de, bu asrın insanı da, bundan sonraki kıyamete kadar insanlar da buna muhtaçtır
    yani neresinden tutsan dökülüyor Hz. Ademden beri varmış Farzlardan önce farzmış(!) Halbuki hangi farzların öncelikli olduğunu hadislerde açık bir şekilde beyan edilmiş....

    İbn-i Teymiye'yi ileri sürerler. İbn-i Teymiye'de Tasavvuf diye kitaplar bile neşredildi. İbn-i Teymiye tasavvufu reddetmiyor ki... Bazı bid'at ehli insanların yaptığı şeylerin sünnete uygun tasavvufa uymadığını söylemiş kitaplarında...
    İşin aslını böylece bilmek lâzım!..
    İbni Teymiyyenin Külliyatının ilk iki cildinde tasavvuf hakkındaki görüşlerini bulabilirsiniz
    İŞİN ASLINI KAYNAĞINDAN OKUMAK LAZIM






    Allah'ın huzuruna bir çocuk kadar saf çıkmak isterdim ( İbni Hazm )



  4. #4
    hamimnun
    Misafir
    allah aşkına el insaf diyorum burda farzdan öte farz tasavvuf içinmi deniyor lütfen iyi okuyun
    Nazargâh-ı ilâhî olan kalbi ıslah etme ve tanzim etme ilmidir. O bakımdan, farzlardan önce farzdır

    iyi analiz ederseniz manayı anlarsınız abdestsiz namaz kılınmaz değilmi nasılki maddi temizlik ve arınma ıslah etme tazim etme varsa manevi boyuttada vardır dolayısıyla farzın kabulu için bu farıza yerine gelmelidir...

  5. #5
    Yüzbaşı Fecir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    29.Nisan.2009
    Nereden
    el-aziz
    Yaş
    50
    Mesajlar
    765
    Teşekkür
    0
    0 Mesajına 0 Teşekkür
    HAYIR BEN ÖYLE DEĞİLİM.

    Ben nakşibendi yim,
    Ben kadri yim,
    Ben rufai yim,
    Ben mevlevi yim,
    Ben nurcu yum,
    Ben halveti yim,
    Ben süleymancı yım,
    Ben şazeli yim............................,Ben ALLAH c.c deyilen her yerdeyim.

    Ben mahmud hocaefendi ciyim,
    Ben es'ad hocaefendi ciğim,
    Ben said-i nurs-i ciyim
    Ben süleyman hilmi tunahan cıyım,
    Ben fethullah hocaefendi ciyim,
    Ben cübbeli hocaefendi ciğim
    Ben islamoğlu hocaefendi ciğim......................Ben ALLAH c.c diyen her kişinin yanındayım.

    KOŞULSUZ,ŞARTSIZ,RİYASIZ,ÇIKARSIZ BEN MÜSLÜMAN'IM ve HER TÜRLÜ MÜSLÜMAN'DAN YANAYIM.

    MÜSLÜMAN'A DOKUNMAM,
    MÜSLÜMAN'A DOKUNDURTMAM................. GÖZBEBEĞİMDİR.


    Ümmi Sinan der YARADAN
    Kaldır perdeyi aradan,
    Kurtar bizi bu yaradan,
    Al gönlümü SEN'den yana.

    ...


    benim için yeridir diye düşünüyorum..yani ben buyum..herkesinde böyle olmasını umuyorum..

  6. #6
    Yüzbaşı semsuri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    28.Ocak.2009
    Mesajlar
    972
    Teşekkür
    0
    0 Mesajına 0 Teşekkür
    Nazargâh-ı ilâhî olan kalbi ıslah etme ve tanzim etme ilmidir. O bakımdan, farzlardan önce farzdır
    bu cümleden tasavvufun fazlardan önce olması gereken ilim olduğu çıkmıyor mu


    Allah'ın huzuruna bir çocuk kadar saf çıkmak isterdim ( İbni Hazm )



  7. #7
    hamimnun
    Misafir
    lütfen iyi okuyun lütfen anlamak istediğiniz gibi değil anlatılmak istendiği üzre okuyun farzlardan önce farz denmesi nazargahı ilahi olan kalbin tazimi ve ıslahı ıslah edilmemiş bir kalple yapılan hangi amel makbul olur sizce??

  8. #8
    Yüzbaşı semsuri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    28.Ocak.2009
    Mesajlar
    972
    Teşekkür
    0
    0 Mesajına 0 Teşekkür
    Siz mi öyle anlıyorsunuz yoksa yazının gerçek sahibi mi bunu ifade ediyor?
    isterseniz bir kez daha bakalım
    Onun için, tasavvuf sadece bizim ümmetimiz zamanında da değil, tâ Hazret-i Adem zamanından beri ilm-i ahvâlil kulûbdür; yâni, gönlün ahvalinin ilmidir. ''Allah insanların şekline, şemâiline, dışına bakmıyor; kalbine nazar ediyor.'' diye hadis-i şerif var... Nazargâh-ı ilâhî olan kalbi ıslah etme ve tanzim etme ilmidir. O bakımdan, farzlardan önce farzdır. Biz bunu dergilerimizde açıkladık.
    sizce burdan sizin dediğiniz anlam mı çıkıyor
    Kişinin imandan sonra ilk hesaba çekileceği şey namazdır ve insanlar kalbinden geçen kötü düşünceler yüzünden hesaba çekilmez

    ayrıca diğer sorularımada cevap verirseniz....


    Allah'ın huzuruna bir çocuk kadar saf çıkmak isterdim ( İbni Hazm )



  9. #9
    Jerusalem
    Misafir
    Tasavvuf sanki Allah'ın emriymiş gibi sunulmuş
    birde tam müslüman olmamaları tasavvufun eksikliğinden demiş yandık desene tasavvuf ehli olmayan tam müsküman değil o zaman?
    sana görede ehlitarikat, müslüman değil o zaman öylemi oluyor .

    Tarîkat, hakîkate giden bir yol olmakla beraber, tek yol değildir. Bütün hak tarikatlar, esaslarını Kur’ândan almışlardır ve yine İnsanın illa da bir tarikata bir cemaate girmesi, bir şeyhe intisap etmesi şart değildir. Bir tarikat şeyhine veya cemaate bağlı değilse, islamiyeti yaşayamaz diye iddiada bulunmak doğru değildir.

  10. #10
    Er metinsalim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    28.Şubat.2010
    Yaş
    39
    Mesajlar
    2
    Teşekkür
    0
    0 Mesajına 0 Teşekkür
    Alıntı hamimnun Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    İSLAM DERGİSİ BAŞMAKALELERİ
    Tasavvufun Aslı
    Aralık 1983

    Mahmud Esad COŞAN


    Tasavvuf, ahlâk ilmidir; nefsi terbiye ilmidir; Allahu Teâlâ’yı dosdoğru bilip (ki buna mârifetullah denir), O’na rızasına uygun, hâlisâne kulluk etme ilmidir. Binâenaleyh ilimlerin en şereflisi ve İslâm’ın özü, hakikatidir. Zaten de bu sebepten sevilmiş, saygı görmüş, yayılmış ve günümüze kadar dipdiri gelmiştir.


    Bugün içte ve dışta birçok tasavvuf muhibbi, derviş ve sufi görüyor, çeşit çeşit tarikat ve meşrepler tanıyoruz. Avrupa ve Amerika’da da tasavvufa karşı büyük ilgi duyuluyor. Müslüman olan bazı Garplıların, bir tarikate bağlanmayı da ihmal etmediğini, hatta ismine “Sûfî” lakabını eklediğini ve bununla iftihar eylediğini duyuyoruz.


    Acaba bu kadar çeşidi görülen tasavvufun en doğrusu hangisidir; aslı, kökü, esası nedir?

    Sık sık sorulan ve cidden merak edilen bu hususu açıklığa kavuşturmak için ana kaynağına başvurmalıyız. Doğru cevabı, İslâm’ın özünün unutulduğu, dinî ve mânevî konulardaki cehaletin yaygınlaştığı, istismarcı ve sahtekârların çoğaldığı, bilen bilmeyen herkesin ileri geri konuştuğu, buhranlarla dolu çağımızdan değil; İslâmî ilimlerin zirvede olduğu, “taklit”in değil, “tahkik”in hâkim bulunduğu, “batıl”ın sinip silindiği, “hakikat” güneşinin pırıl pırıl parladığı ilk devirlerden çıkarmaya çalışmalıyız. Bu konuda, gerçek mutasavvıfları, mânevî hayatın liderleri olan yüksek şahsiyetleri, evliyâullahı, büyük mürşidleri, herkesin saydığı, dinî ilimleri hakkıyla bilen ciddi alimleri delil getirmeliyiz.


    Biz bu yazımızda, işte böyle yüksek şahsiyetlerden biri olan Ebû’l-Kâsım İbrahim en-Nasrâbâdî’nin, bu mevzu üzerindeki görüşlerini okuyucularımıza arz etmek istiyoruz.


    Mezkûr Ebû’l-Kâsım İbrahim en-Nasrâbâdî tasavvuf sahasının meşhur ve mâruf simalarından biri olup, 367 (977-978) senesinde Mekke-i Mükerreme’de mücavir iken vefat eylemişti. Aslında Horasan’ın Nîşâbur şehrinde doğmuş ve yetişmişti ki bu şehir çok önemli bir dinî kültür merkeziydi, birçok büyük mutasavvıf oradan neşet etmiştir: Tabakâtü’s-sûfiyye yazarı Ebû Abdurrahmân es-Sülemî, Tezkiretü’l-evliyâ müellifi Ferîdüddîn el-Attâr ve daha nice değerli zât... Bizim Hacı Bektâş-ı Velî’miz de orada doğup sonra Anadolu’ya gelmiştir.


    Nasrâbâdî, zamanın -ilim ve hal yönünden- en gözde meşâyihindendi; çeşitli dinî ilimlerde engin bilgisiyle temayüz etmişti. Siyer, tarih ve tasavvuf ilimlerine vâkıf idi; ayrıca çok hadîs-i şerîf yazmış ve rivayet etmiş sika (güvenilir) bir hadis alimi olarak tanınmıştı.


    Tasavvufun aslı, esasları hakkındaki sözlerini sunuyoruz:2

    1. Tasavvufun aslı, Kur’ân-ı Kerîm’e ve Resûlullah’ın (sas.) sünnetine sımsıkı sarılmaktır.


    2. Nefsanî arzuları ve bidatleri terk etmek...


    3. Mürşid ve mürebbi olan şeyhlere hürmet ve itina etmek... (Bu sevgi ve saygının mânevî ilerlemede taşıdığı ehemmiyeti kavramak; edepsizliğe düşüp feyiz ve terakkîden mahrum kalmamaya büyük önem vermek).


    4. Halkın cahilliğini, mazur olduğunu görüp kusurlarına bakmamak... (Hatalarını bağışlamak, onlara acıyıp şefkatli davranmak).


    5. Dostlar ve ihvan ile hoşça geçinmek... (Usulünce, edep dairesinde, fedakârlıkla, sabırla dostluk ve muaşeret eylemek).


    6. O dostların hizmetini görmek... (Onlara her hususta, malca, bedence yardımda gayretli olmak).


    7. Güzel huylulukla, iyi ahlâk ile amil olmaya çalışmak... (Huylarını düzeltmek, kötüleri bırakmak, iyileri tatbik etmek).


    8. Tarikatinin günlük evradına müdavim olmak... (Virdlerini, zikir ve tesbihlerini çekmeye devam etmek, ihmal ve tembellik yapmamak).


    9. Ruhsatlarla amel etmeyi, dinî ahkâmı tevillerle çığırından çıkarmayı bırakmaktır. Çünkü dindeki ruhsatlar zayıf müslümanlara gösterilen kolaylık ve hafifletmelerdir; yüksek himmetli olması şart koşulan dervişlere o gibi kolaylıklara temayül yakışmaz, dinin ahkâmını sabır ve tahammülle yerine getirmek, himmetli ve gayretli kimselerin şiarı olmak gerekir.


    Yüce Rabbimiz bizleri de sayılan bu güzel hasletlere sahip, özü sözüne uygun, himmetli, gayretli, şuurlu, sevimli, samimi, sabırlı, vefalı müslümanlardan eylesin. Âmîn, bi-hürmeti seyyidi’l-mürselîn ve âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ecma’în.
    Güzel huylulukla, iyi ahlâk ile amil olmaya çalışmak... (Huylarını düzeltmek, kötüleri bırakmak, iyileri tatbik etmek).

    Tarikata veya cemaate bağlı olmak şart değil ben kendim 5 yıldır bunu tek başıma başarmaya çalışıyorum ama...
    (yukarda adı geçen tarikatlar cemaatlerin bir çoğu içinde bulundum sohbetlerine derslerine devam ettim ediyorum)
    açıkça söyleyebilirm hiçbirinde bir baskı zorlama yanlış diye kendi kendime bile yorumlayabileceğim bir durumla hiç karşılaşmadım .Tek başına bir yere kadar gidebiliyorsunuz mutlaka tıkandığınız akıl erdiremediğiniz bir yer oluyor işte burada size yardımcı oluyor yaptığınız öğrendiğiniz bi çok şeyi eksik veya hatalı bir şekilde yaptığınızı öğreniyorsunuz düzeltme imkanı buluyorsunuz.
    islamiyeti dininizi tek başınıza öğrenip yaşabilirsiniz ama zor bunu kendi adıma diyorum şu an ben hiçbir tarikat şeyhine veya cemaate bağlı değilim ama artık gönlüme en yakın olan birinin yolundan gitmenin uygun olduğunu düşünüyorum.

  11. #11
    Üsteğmen denge - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    04.Ocak.2010
    Mesajlar
    447
    Teşekkür
    0
    0 Mesajına 0 Teşekkür
    Tarikata veya cemaate bağlı olmak şart değil ben kendim 5 yıldır bunu tek başıma başarmaya çalışıyorum ama...
    (yukarda adı geçen tarikatlar cemaatlerin bir çoğu içinde bulundum sohbetlerine derslerine devam ettim ediyorum)
    açıkça söyleyebilirm hiçbirinde bir baskı zorlama yanlış diye kendi kendime bile yorumlayabileceğim bir durumla hiç karşılaşmadım .Tek başına bir yere kadar gidebiliyorsunuz mutlaka tıkandığınız akıl erdiremediğiniz bir yer oluyor işte burada size yardımcı oluyor yaptığınız öğrendiğiniz bi çok şeyi eksik veya hatalı bir şekilde yaptığınızı öğreniyorsunuz düzeltme imkanı buluyorsunuz.
    islamiyeti dininizi tek başınıza öğrenip yaşabilirsiniz ama zor bunu kendi adıma diyorum şu an ben hiçbir tarikat şeyhine veya cemaate bağlı değilim ama artık gönlüme en yakın olan birinin yolundan gitmenin uygun olduğunu düşünüyorum.
    "her yerde olan hiç bir yerdedir" diye meşhur tasavufi bir söz var. Kendi içlerinde birbirlerini sürekli eleştiren tasavvufi grupların nasıl aralarında bir sıkıntı yok anlamadım.. selçuklu devletinin sonunda sultanın çocukları babaları öldükten sonra her oğul kendi bulunduğu bölgede kendini sultan ilan edermiş, bu şeyhlik kurumuda öyle. Babadan oğula geçen tabiri caizse annesinin karnından şeyh olarak dünyaya gelir. Böyle bir kurum nasıl islami bir yapı olur?


  12. #12
    Süper Moderatör ZiLaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.Temmuz.2010
    Nereden
    diyar_ı bekir (siirt)
    Mesajlar
    12,714
    Teşekkür
    20
    29 Mesajına 31 Teşekkür
    güncelleme...önemli bir konu...

  13. #13
    Süper Moderatör muwahhid202 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    26.Mayıs.2012
    Nereden
    Batı Trakya
    Yaş
    39
    Mesajlar
    1,195
    Teşekkür
    0
    0 Mesajına 0 Teşekkür
    TASAVVUF
    Kınayanın kınamasından korkmayan, tevhidi öğretme, şirki iptal etme azminde olan, hiç tanımadığı ve hatta görmediği bir yabancının bile cehennemden kurtulması için, hak olan tek ilahlı tek din İslam'ı öğrenmeyi ve öğretmeyi en mühim vazife bilen muvahhidlere selam olsun.
    Senelerdir okuduğum, tasavvuf terimi içeren dökümanlardan, enine boyuna araştırma niteliği taşıyan kitaplara kadar nice bilir kişi raporları, ümmet nezdindeki islamın bünyesine bulaşan tasavvuf mikrobunu tesbit etmelerine rağmen, kendi dinlerine bulaştırmasalar dahi, ümmeti bu şirkten sakındırma sadedinde hiçbir gayret göze çarpmamaktadır. Bu bilir kişiler -tasavvufçuların şerri bulaşır korkusuyla- ondan kaçmayı çare sanmışlardır. Halbuki tanıdığı bu mikroptan kaçmakla kendisini kurtarsa bile uyarıcı olmamak ve safını belirginleştirmemek yüzünden kendi neslini bile koruyamayacaklardır. Tâ ki apaçık tevhid safında yer aldığını ilan edip, şirke savaş açana kadar.
    Sırtımızı yasladığımız dağ gibi ilahiyatçılar ordusu, küfrü tevil etmeyi kendilerine meslek edinmişken, ağzına baktığımız muvahhidler sus diyen olmadan dilleri tutulmuşken, canının derdine düşmüş gariplere, elif cüzü öğrenen hacı anneye, cami avlusunda ezan bekleyen ak sakallı dedeye merhamet eden bir alim bekliyoruz. "O, cehennemliklerin inancıyla ölmüş" denmesin diye çırpınan bir can bekliyoruz. Kendisini cehenneme yakıştıramayan milyonlarca insana şu şirkten vazgeçin diyecek, cennetin yolunu gösterecek bir muallim arıyoruz. Yok mu ?
    İslam ümmetinin tevhidini şirke tahvil eden müşrikleri ilk rauntta nakavt etmek gibi bir hayalimiz olmasa da küfrün ve şirkin karşısına çıkacak cesaretimiz var elhamdulillah.
    Tevhidi bilen alimlerimizin çeşitli maslahatlarla, ağır devirde yol aldığı ve -kendilerince- bazı mefsedetlerin def'i için geri geri gittiği şu mâkus zaman dilimi şeytanın tam kapasite çalışmasına zemin hazırlamıştır. Galiba alimlerin sustuğu dönemde (… gün, ay ve yıllar boyunca) şirk üzere ölenlerin hiç kıymeti yoktur!!
    Şu tasavvufun tevhide aykırı şirkini, Kuran'a aykırı küfrünü, sünnete aykırı bidatlarını, hülasa İslam'a aykırı bir din olduğunu tesbit etmiş olmalarına rağmen, onu reddetmenin fazilet olduğunu kavrayamadıklarından mı, elini taşın altına koyamayacak kadar kalem tutan elleri kıymetli olduğundan mı nedir, bir türlü bu batılı reddedip, yalın İslam'ı savunamamışlardır.
    İslam ümmetinin dağınıklığı her sahada olduğu gibi hakikatleri dile getirenlerin ferdi gayretlerini yalnız bırakma sahasında da maalesef yükselme yönündedir.
    Bugün bırakın dünyaya nizam vermeyi, evinin içine nizam veremeyecek kadar aciz müslümanların bu içler acısı durumunun sebebi, inancının bünyesinde taşıdığı bulaşıcı mikroplardır. Bu mikropların hastalık sebebi olduğunu söyleyemeyecek kadar mikroptan korkan tabipler bu hastalıkla mücadele edemezler ve mücadele edilmeyen bu mikrop ümmetin iflahını kesmiştir. Ümmet aklını başına almalı mikroptan korkan tabipleri de, mikrop enjekte edenleri de terketmelidir ki ebedi hayatını hüsran etmesin.
    Mikrobun varlığını biz nereden anlarız ? Bize göre mikrop nedir ?
    Öncelikle sağlıklı vücudun tanınması gerekir. İnançta sağlık sahih kaynağa müstenid (dayalı) olmak anlamına gelir. İslamın kaynağı Kur'an ve Sahih Sünnettir. Bundan başka din adına bir inanç, Kur'an ve sahih sünnette bulunmayan bir din anlayışı, bir ibadet işittiğimizde, biliriz ki bu, mutlaka sahih kaynağın muhalifi, düşmanı, bir mikroptur. Çünkü Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: " Sözlerin en güzeli Allah'ın kelamıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed'in (S) yoludur. İşlerin en şerlisi dine sonradan sokulanlardır. Dine sonradan sokulan her şey bid'at, her bid'at sapıklık ve her sapıklık da cehennemliktir.
    Bu gün İslam ümmetinin dağınıklığı, vurdum duymazlığı, gamsız, gayesiz, büyülenmiş gibi garip gidişatları, ne kan abdesti bozar mı ihtilafından ne şerbetle abdest alınıp alınmayacağından kaynaklanan mezhebî ayrılıklar değildir. Toplumların mübtelası olduğu israf düzeni, hayasızlığın teşviki ve yaygınlaşması mikrobundan da değildir. Bunların hepsine zemin hazırlayan asıl sebep, gerçek alimlerin suskun, deccallerin faal olmasıdır. Samimi Müslümanlara din diye mağara hayatının gösterildiği, mücadele ruhunun köreltildiği gûya dinî toplantılarla ümmetin pasifize edilmiş ve ediliyor olmasıdır.
    Tasavvuf bunun neresinde sorusunun tam yeridir.
    Önce kısa bir tanışma uygun olur sanırım.
    Etini sütünü kuzu kuzu teslim etmeyen Müslümanları koyunlaştırma mesleğinin adı tasavvuftur. Hatta saf koyunların saf yünlerini de kullanmak, tasavvuf teriminin sırrına kadem basmaktır. Bu sırra kadem basan hrıstiyanı, yahudisi, mecusisi, emperyalisti, kapitalisti, komünisti ve her kimisi varsa, elini ayağını öptüre öptüre, camiye hapsedilmeyi reddeden müslümanı dergaha hapsetmiştir.
    Dergâh mı ? Tezgah mı ?
    Bu dergahlardan geçen veya orada kalan Müslümanların, islami bilgisi artmalı, din kardeşine sevgisi artmalı, dünyanın birçok yerinde ve burnunun dibinde katledilen Müslümanlar için sancısı, çare arayışı artmalı diye dört gözle bekleşirken bir de ne görelim! Milyonlarca bay mürid –tasavvufî telkinatlar gereği- şeyhinin kerametlerini ezber etmede; öyle ya hâfız (!) olacak ümmete kıraat edecek ki sevap kazana !
    Tıpkı okusun da adam olsun, memlekete fenni tekniği getirsin diye Avrupa'ya gönderilen soytarıların, Şekspir bozması tiyatrocu olup, Avrupanın modasından ve hayasızlığından başka işe yarar hiçbir şey getirmedikleri ve Osmanlıyı yıkacak yönetimlerin başını çektikleri gibi, bu tasavvuf zâdeler de hem o zaman hem bu zaman avamın dinini ineğe tapanların dinine çevirmişlerdir. Allah'tan başka kutsal tertemiz bir inek de olsa koyun postunda oturan adam da olsa, şirk inancının objesi olduğundan teşbihte hata yoktur.
    İslam dininin insanlar nezdinde tahrif olmasının birinci amili tasavvuftur. İslamla hiçbir alakası olmayan inançlar önce tasavvufta yerini bulmuş, sonra tasavvufa İslam kisvesi giydirilmiştir.
    Tarihi gelişim safhalarını tek tek ele almak bu risalenin boyutunu aşar, fakat özetle belirtmek istediğimiz bir nokta var ki, toplumların İslam’ı kabul etmeleri, birden bire bütün eski inançlarını terk ederek olmamıştır. Hinduizm'in, Şamanizm'in öğretileri, nesilden nesile hikaye edilmiş ve bir türlü kökü kazınamamıştır. Bu inançlardan İslam’a bulaşan ölülerin ruhlarının diriler arasına geleceği, o ruhu memnun etme gereği sayılabilir. Bunun yanı sıra bu dinlerin temelini oluşturan felsefî yaklaşımlar İslam’ı anlamada etkili olmuştur ve Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ın öğretisi, eski inançlarla birleşerek, insanların kalplerinde sapma göstermiştir.
    Çok tanrılı Mısır ve Yunan mitolojisinden etkilenmeler de din anlayışının bozulmasında çok etkili olmuştur. Büyük ilahın yardımcısı, küçük ilahlar olabileceği, dünyada olan biten işlerin birtek ilah tarafından yapılmayıp yardımcıları olması gerektiği inancı da bir yerlerden İslam’a sızmıştır. Sızmıştır kelimesi haddi zatında pek iyimser kalmakta, zira hem hrıstiyanların, hem Yahudilerin hem bütün putperestlerin çanına ot tıkayan İslam dininin ne çok düşmanı olabileceği göz önünde bulundurulunca, kasten islamı tahrif etme gayretlerinin varlığı daha kolay anlaşılacaktır. Bu gayret Müslüman olduğunu iddia eden münafıklar tarafından içerden devam ettiği gibi dışarıdan da sınırsız destek bulmuştur. Bu gün bile müsteşrikler, (gûyâ islamı araştıran, batılı kafirler) İslam’ı karalamak için ellerinden geleni yaparken, tasavvufu övmekte, ayrılıkları, islamı tahrif etme faaliyetlerini teşvik etmekte, her türlü bölücü unsuru, değerlendirmektedirler.
    TASAVVUFUN İSLAMA SOKULDUĞU KAPI
    Kapı yapılır bir eve insan girip çıksın diye, bir de bakarsın ki, haşerat da oradan girer hırsız da. Her ne kadar tasavvuf İslam’a giremezse de, Müslümanların inançlarına girmiştir. Tasavvufun İslam’da yeri olduğunu iddia edenler, tasavvufun içerisindeki islamî olan şeyleri kastediyorlar. Halbuki tasavvufta islamilik vardır demek ayrı, islamda tasavvuf vardır demek ayrı manaları ifade eder. Bunun örneği elmada su vardır, demekle şarapta elma suyu vardır demek gibidir. İki cümle ayrı manalar ifade etmektedir. Bu farkı önemsemek gerekir. Birçok tevhid ehli ilahiyatçının ve hocanın tasavvufun şirkini reddederken “İslamda tasavvuf vardır fakaaat” diyerek söze başlaması yanıltıcı bir referanstır, buna dikkat etmek gerekir. İslamda tasavvuf yoktur. Muhammed aleyhisselamın nübüvvetinin tarihi bellidir, İslam davetinin ne zaman nerelerde yapıldığı vahyin kaç yıl devam ettiği ve Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ın ne zaman vefat ettiği bellidir. Tasavvuf itikadı ve amelleri bunun neresinde tebliğ edilmiş ki İslam’da tasavvuf olsun…
    İslam dini Kur'an ve sahih sünnetten alındığı müddetçe Allah'ın kıyamete kadar koruyacağını vaad ettiği dindir. Onun içerisine ne bir şey katılabilir, ne de ondan bir şey çıkarılabilir. Onun üzerine atılan necasetler onun muhteviyatını değiştiremez. Allah onu kıyamete kadar koruyacağına göre onun içerisine ondan olmayan şey giremeyecektir, tasavvuf ise zaten İslam peygamberinin öğretmediği, hatta men ettiği şirklerle dolu ayrı bir din olduğundan İslam’a giremeyecek ve onu bozamayacaktır. İşte bu yüzden ne peygamber zamanında ne de tabiin ve tebei tabiin zamanında "Ben Allah'ım" diyen kimse çıkmamıştır. Bu örnekler ve ilgili ayrıntı ileride gelecek.
    Tasavvufta İslam vardır cümlesine gelince bu genel manada yanlış olsa da nisbî olarak doğru sayılabilecek bir cümledir. Tasavvufta islamın tevhid öğretisi iptal edilmiştir, fakat islamın tavsiye ettiği bazı güzel ameller vardır. Bu durum bir fıçı necasetin içerisine bir kepçe su dökmeye benzer ki bu fıçıda su vardır demek o necis fıçının temiz olacağı manasına gelmez.
    İslamî literatürde birr, takva, olarak isimlendirilen Allah'tan saygı ile korkma, sadece Allah'ın rızasını arama, dünyayı geçici bilip gerektiği kadar önem verme, insanlara faydalı olma, kalbini ve amelini güzelleştirme olarak tarif edeceğimiz bu terimler İslamîdir. Bunlar sahabeden, tabiinden ve sonrakilerden birçoğunun, peygamberden öğrendiği şekilde yapa geldiği işlerdir.
    Kalbin ve bedenin salih amellerini kendisine kalkan edinip, bir yığın bid'at, hurafe ve şirki İslam'a bulaştıran müşriklerin Allah'a inanması da ibadet etmesi de boşunadır. Şayet son peygamberin tebliğ ettiği tevhidi ve şeriatı kabul edip şirkten vazgeçmek gerekli olmasaydı, nice papazlar bir çok şeyhden evvel cennete girerdi. Çünkü kalpleri temiz, amelleri salih nice müşrikler vardır fakat onların yeri şirklerinden dolayı ebedi ateştir.
    Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır.
    Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Müşriklerin bütün amelleri kaybolup gitmiştir…
    Tevhidden şirke, şeriattan küfre, sünnetten bidata kaçışlarını örtbas etmek için sürekli geveledikleri muhabbetullah (Allah aşkı), sünneti seniyye ifadeleri kendilerine ve etraflarındakilere telkin ettikleri bir uyuşturucudur. Müşriklerin bu aldanma ve aldatmacasını Allah şu ayetle reddetmiştir.
    (Ey! Muhammed) De ki : Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…(al-i imran 31)
    O halde Allah'ı sevmek peygamberine uymakla mümkün oluyormuş. Burada bir anekdot düşmek sanırım yerinde olur. Bir kişi bana falanca şeyhi gördüğünden bahsetti ve " Ben şeyh efendiyi gördüm, dört dörtlük sünnete uyuyordu." dedi. Bu iddiası üzerine ona sordum. Bana bir tek hadis söyler misin ?" Cevap çok ilginç "Ben hadis bilmem ki ! peki kardeşim bir tek hadis bilmezsin de dört dörtlük sünneti ne biliyorsun, yani sünnetin hepsini ! bir tek hadis bilmeyen adamın söylediği “şeyhi gördüm dört dörtlük sünnete uyuyordu” sözü yalancılık mıdır, cahillik midir, ayrı bir konu, asıl korkunç olan şu ki bu sözler halk arasında pervasızca yayılıyor.
    Bir tek hadis bilmeyen adamın gördüğü şeyhin sakallı sarıklı olması onun gözüne göre dört dörtlük sünnettir. Kalp akçeyi altın zanneden bilgisizin ceplerini sarrafın önüne dök de gör bakalım kaç kuruş eder. Kalpazanlar sahte para basmaktan vazgeçmeyeceğine göre eline para alan adam gözünü açmalı. Bir sarıkla sakalla şeyh olanlar bu saltanattan vazgeçmeyeceğine göre de mürid olmak için değil Müslümanlığı kaptırmamak için halk gözünü açmalıdır. Tevhidi bilen alimler de irşad etmeli ki mürşid kılığına giren müşrikler halkın inancını ifsad etmesin.
    Yazı devam ediyor-
    Doğrusu o Kur'an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.
    ZUHRUF 44

  14. #14
    Süper Moderatör muwahhid202 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    26.Mayıs.2012
    Nereden
    Batı Trakya
    Yaş
    39
    Mesajlar
    1,195
    Teşekkür
    0
    0 Mesajına 0 Teşekkür
    TASAVVUFUN PİRLERİ SÜPERMENDİR
    Biz peygamberin yolundan gidiyoruz diyen ifsad edicilere bir soralım hele. Niçin müşrikleri seviyor ve onları kayırıyorsunuz ? mesela "Enel Hak" diyen bir Hallacı Mansur'u, “Bu elbisenin (kendi elbisesini kastediyor)içinde Allah'tan başkası yok diyen” Nesimi'yi, “sizin taptığınız benim ayağımın altında” diyen Arabi'yi niçin çok seviyorsunuz ? Ayağının altında altın varmış da halk parayı seviyormuş da gibi küfre kılıf arayan ilahiyatçıların kulakları çınlasın, geçsinler bu ayakları, biraz sonra göreceğiz bu zırvaların te'vil edilemeyeceğini.
    Sünnete uyduğunu iddia eden tasavvufçulara soralım, "sizin meşhur evliyanızın hangisi gibi, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün kalkıp "Ben Allahım" diye (hâşâ) nâra attı ? hangi sahabe "bazen ben Allah'a ibadet ederim, bazen Allah bana ibadet eder dedi ?
    Hangi sahabe veya tabiin şeyhinin kabrinden yardım istedi veya ilim tahsil etti veya hangisine gaibten vahyler geldi? Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in vefatından sonra Ebu Bekr radıyallahu anh Ömer radıyallahu anha : "Bizimle gel rasulullahın yaptığı gibi Ümmü Eymen'i (radıyallahu anha) ziyaret edelim" dedi. Ziyaretine gittiler, yanına varınca kadıncağız ağladı. Kendisine : "Niye ağlıyorsun? Allah'ın kendi nezdinde hazırladığı, Rasulullah(sallallahu aleyhi ve sellem) için daha hayırlıdır" dediler. Kadın onlara: "ben de biliyorum ki Allah'ın yanındaki Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) için elbette daha hayırlıdır. Ancak ben semadan vahyin kesilmesine ağlıyorum". Cevabını verdi. (Ümmü Eymen) bu sözüyle onları da ağlattı ve ümmü Eymen'le beraberce ağladılar.
    O sahabe ne şeyhinin bakışlarından feyz ile bilgileniyordu, ne onu rabıta ederek manen yükseliyordu, ne de ölülerin kabrinden ilim tahsil ediyorlardı. Onlar Kur'an-ı Kerim ve peygamberin sünnetini bilenleri arayıp buluyor, dizlerinin dibinde dinliyor, bilmediğini soruyor ve öğrendiklerini öğretmek için çalışıyorlardı. Muaz bin Cebel genç yaşta ölüm döşeğinde iken etrafında talebeleri ağlaşıyordu. Niçin ağlıyorsunuz, ben nasıl olsa bu emaneti sahibine vereceğim deyince talebeler: "Biz senin ölümüne değil, seninle birlikte giden ilme ağlıyoruz" demişlerdi. Hepsi de onun kabrinden ilim öğrenilemeyeceğini biliyordu. Ya kabirlerde şeyhinden ilim tahsil etmeye devam ettiğini iddia eden tasavvufçulara ne demeli ? Zira tasavvuf kitapları bu zırvalarla dolu.
    Ebu Hureyre'yi bu güne dek 1400 küsur sene taşıyıp getiren ilim onun 4 sene tahsil ettiği ilimdir. Bu dört senenin bereketi uğraşılan ilmin Kur'an ve sahih sünnet olmasındandır. Halbuki 20 sene şeyh efendinin hizmetinde bir mürid manevi irşad feyzle olur, rabıtayla olur hikayeleriyle oyalanıp durur da, sünnet diye de bir yığın bidatı öğrenir, ne abdestin rüknünü bilir ne namazın erkanını, ne alışveriş ahkamından haberi vardır ne feraizden ne cihad vardır şeyhin gündeminde ne iman ki müridine bir nebze bulaşsın. Varsa yoksa genişleyen saltanatın bekası, akın akın gelen kalabalıkların ağızlarında geveledikleri kerametler! Ve şeyhin ağırlığından ezilmiş koyun postundan daha ezik bir ümmet!
    Silsile-i sâdat'ın başı dediğiniz Ebu Bekir (radıyallahu anh) 'ğavs' değildi ki kendisinden yardım istensin. Ali (radıyallahu anh) ğavs değildi ki imdat diyenin yardımına gelsin. Osman (radıyallahu anh) evinde mahsur iken susuzluktan takati kesilmiş bir yudum suya muhtaçtı da ancak Allah'tan yardım istiyordu. Şimdi sorarım size silsile-i sadat'ın başı diye ismine sığındığınız kimseler ğavs değilmiş de size ne oluyor, babası ölüp de posta konan her çocuk ğavs üniforması giyiyor! Abdul Kâdir Geylanî'yi imdada yetişenlerin en büyüğü "Ğavs-ı A'zam" seçen kimdir? Eskiyen şeyhleri kutup, evtab, ebdal yapan kimdir? İmam Ebu Hanife sizin inandığınız gibi inanmıyordu bu isimleri bilmiyordu ve Allah'tan başka bir ilahı olmadığı gibi Allah'ın kendisine böyle yardımcılar edindiğine de inanmıyordu ve hatta onun zamanında bu inançlar İslam ümmetinin inancına bulaşmamıştı. İmam Malik sünnette delilini bulamadığı bir meselede gayrına iltifat etmeyecek kadar sünnete bağlı idi. İmam Şafi de tasavvufun şirkinden, küfründen, bidatından beridir. İmam Ahmed bin Hanbel Kur'an Allah kelamıdır dediği için zindanlarda işkence görüyordu bu tasavvufçular ise Kur'an zahiri ilimdir, avamı ilgilendirir, biz ilmin bâtınına talibiz diyerek Kur'an-ı Kerimin şerî ahkamını bidata ve şirke dönüştürmekte, fenafillah mertebesine eriştiğini zannedenlerse ibadetleri hepten terk etmekte, haramları helal saymaktadır. Fenafillah Allah'a ulaşma ve onda kendini kaybetme demektir. Bu terim İslamî değil sadece tasavvufîdir. Hindû putperestlerin Nirvana’ya ulaşmaları aynen bunun gibidir.
    Kendisini Allah'ın kulu bilen ve tevhidi en güzel kavrayan sahabe bu tasavvufçular gibi süpermen değildi ve kendi canını kurtaramıyordu, peygamber dahi haince şehit edilen 70 kurrâ sahabinin pusuya düşürüleceğini bilmiyor, onlara yardım edemiyor ve oturup ağlıyordu. Peygamberin yardım edemediği yerde şeyhler kelebek gibi uçuyorlar bu hangi din ? Taif'te taşlanan peygamber uçamadı, taşlardan kaçamadı. Amcası Hamza’ya saplanan mızrağa yetişemedi. Ciğerparesi oğlu İbrahim vefat ederken, ölüm meleğinin torbasına elini atıp İbrahim'in ruhunu alarak, bırak biraz daha yaşasın diyemedi, hem ağlıyor, hem de Ey İbrahim gidişinle bizi hüzünlendirdin" diyordu . Bunların hepsini yaptığını iddia eden şeyh ve ona inanan mürid, ne kadar Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in dinindendir, diye sormak elbette hakkımızdır.

    (ALINTI)
    Doğrusu o Kur'an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.
    ZUHRUF 44

  15. #15
    Yarbay Samil Basayev - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20.Haziran.2012
    Yaş
    36
    Mesajlar
    1,879
    Teşekkür
    16
    3 Mesajına 3 Teşekkür
    superman.. hımmmm bu laf tuttu beni harika
    “Hâlbuki onlara ancak, dini yalnız Allah’a has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri emrolunmuştu.”
    Beyyine 5


 

Benzer Konular

  1. Cevap: 4
    Son Mesaj : 26.Temmuz.2010, 14:39
  2. İslamda İdeolojilere yer varmıdır ?
    Konu Sahibi Futbolcu Forum Soru-Cevap
    Cevap: 3
    Son Mesaj : 29.Haziran.2010, 11:49
  3. İslam'da Bekarlık Varmıdır?
    Konu Sahibi zzzz Forum Soru-Cevap
    Cevap: 23
    Son Mesaj : 17.Mart.2010, 21:31
  4. Imkansız diye birşey varmıdır?
    Konu Sahibi Esma92 Forum Soru-Cevap
    Cevap: 4
    Son Mesaj : 17.Aralık.2009, 00:38
  5. islamda kadının boşanma yetkisi varmıdır
    Konu Sahibi Fuzuli Forum İslam'da Aile
    Cevap: 7
    Son Mesaj : 04.Ekim.2009, 10:36

Bu Konu için Etiketler

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •