PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : İSLAM AHLAKI (Güzel ve Çirkin Huylar)



HARP
09.Temmuz.2009, 14:38
Kötü ahlâk insanı yer bitirir





Kötü ahlâk, insanda darlık hasıl eder. Vicdan, cehalet, kibir, gurur, bencillik, kıskançlık gibi fenalıklar sebebiyle daralır, büzüşür ve bir hodgâmlık dehlizine dönüşür. Mesela; bir insanda çekememezlik ve kıskançlık da diyebileceğimiz “haset” marazı mevcutsa, o kimse, kendisinden başkasının başarısını, zenginliğini, güzelliğini, ilmini, mutluluğunu... çekemez; kendisinde olmasını istediği değişik vasıf veya mevhibelerin başkasında bulunması karşısında rahatsızlık duyar. Hakk’ın takdirine rıza göstereceğine, kaderî planların kendi heva ve hevesi istikametinde cereyan etmesini ister; hadiseler arzu ettiği gibi gitmeyince de kaderi tenkit eder ve sürekli hezeyan yaşar.


Ailem Dergisi

HARP
09.Temmuz.2009, 14:47
YARDIMLAŞMA

Özellikle bu dönemlerde eksikliğini bir hayli hissettiren, insanlar tarafından unutulmaya yüz tutmuş ulvî değerlerden biridir yardımlaşma. Ancak yardımlaşmanın, karşılık beklenmeden yapılanı… Alacağı ücret ya da kendisine yapılacak bir övgü, insanı yardıma teşvik etmemeli, bu huy güzelliği, zaten kişinin içinde taşıdığı bir değer olmalı.

“Her kim Müslüman kardeşinin bir iyiliğe ulaşması konusunda aracılık ederse veya zorluğu kolaylaştırmasında ona yardımda bulunursa, Allah kıyamet günü ayakların kaydığı anda sırattan geçerken ona yardım eder.”(Taberânî, Sağîr)
Yüce Nebî’nin müjdelediği bu güzel haberi duyan bir Müslüman’ın, elbette kardeşine yardım konusunda gayret ve çabalarını artırması beklenir. Ancak bu zamanda, tüm insanlığın bu güzel haberlerle ilgilenemeyecek kadar dünya telaşına düşmüş olması, yapılacak her iyiliğe yalnızca maddî karşılık bekleniyor olmasının bir göstergesidir. Oysaki karşılığı yalnızca, insanı birçok yönden nimetlerle donatan Yaratıcı’dan beklenerek yapılan küçük bir iyilik, bir yardım, insanlar arasında muhabbet oluşması için atılmış büyük bir adımdır. Zira Peygamberimiz (s.a.v.)’in bir müjdesi de şudur ki: “Amellerin en faziletlisi (farzlardan sonra), ihtiyacını karşılamak suretiyle bir Müslüman’ı sevindirmektir.”(Taberânî, Evsat)
Verilen küçücük bir hediye karşısında sevinerek dualarını kardeşinden eksik etmeyen bir Müslüman’ın, ihtiyacının giderilmesi sırasında edeceği dualar, belki de iyilik yapanın âhiretteki derecelerini yükseltecek ve aralarındaki kardeşlik bağını kuvvetlendirecektir

Bir kimse Mü’min kardeşini yardımıyla sevindirince, Allah bu sevinç dolayısıyla kendisine ibadet eden ve kendisini tevhid eden bir melek yaratır. Kul kabrine vardığı zaman o sevinç gelir ve ona:

- “Beni tanıyor musun?” der. O:

- “Sen kimsin?” diye sorar. Sevinç:

- “Ben filancaya yardımından dolayı verdiğin sevincim. Bugün yalnızlığında sana dost olacağım. Vereceğin cevabı sana telkin edeceğim. Sabit söz ile seni destekleyeceğim. Kıyamet günü göreceğin dereceleri sana göstereceğim, senin için Rabb’inden şefaat dileyeceğim ve sana Cennet’teki yerini göstereceğim.” der.(İbn-i Ebi’d-Dünya ve Ebu’ş- Şeyh, Kitabu’s-Sevab)

Sevmeyi ve kardeşini sevindirmeyi amaç edinmiş olan bir Müslüman’ın bahtiyarlığı kim bilir ne yücedir! Karşılığını beklemeden, fedakârlık göstererek yaptığı iyilikleri içine gömen, yardım sever Müslümanlar… İşte bunlar gerçek manada iyiliği ve güzelliği yaşayanlardır.

Kardeşinin mutluluğu için fedakârlıktan kaçınmamak, kişinin gerçek iman sahibi olduğunun, mümin vasfını taşıdığının bir ifadesidir. Zira bu yüce dinin bu günlere gelebilmesinde hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış olan Sahâbe (r.anhüm), Müslümanlara en güzel örnek değil midirler? İmanlarını, kardeş sevgisiyle birleştirerek tüm zerrelerinde hisseden o mübarek sahâbeler, yaşadıkları dönemin ismini “Asr-ı Saadet” olarak yazdırabilecek kadar birbirlerini çok sevmiş, yardımlaşmış, ihtiyaç sahiplerinin dertlerine ortak olmuş ve bir zaman sonra artık sadaka verecek kimse bulunamaz hale gelinmiştir.

Dinimizin, bu denli önemle üzerinde durduğu karşılıksız yardımlaşma hususu, aynı zamanda kişinin nefsiyle birebir mücadeleye girişmesini amaçlayan bir davranıştır. Çünkü hiç kimse karşılığını alamayacağı bir iyiliğe girişmek istemez. Bu, nefsine çok ağır gelir ve böylelikle artık hayatta onun için yardımlaşma diye bir olgu kalmaz. Ancak nefsinin dizginleri elinde bulunan, fedakârlıktan kaçınmayarak kardeşinin ihtiyaçlarını gidermeye çalışan ve bundan kazanacağı sevabın farkında olanlar başka…

Fedakârlık yapıp yardım etmek merhametli olmayı gerektirir. Merhameti olmayan bir insan başkalarına yardım edilebileceğinin dahi farkında değildir. Yalnızca, varsa kendi dertleriyle ilgilenir, yoksa zaten kimsenin derdi kendini ilgilendirmez. Yapacağı her türlü yardımla kendisinden bir şeylerin eksileceğini düşünür. Ama insan ne kadar kötü olsa da içinde az bir merhamet duygusu varsa, bu merhameti sebebiyle fedakârlık ve iyilikte bulunabilir ve Cennet’i kazanabilir. İşte şu misalde olduğu gibi:
Çölde yürüyen adamın, susuzluktan yüreği yanar. Nihayet giderken bir kuyu bulur, inip su içer ve çıkar. Tam o sırada susuzluktan dilini çıkarmış, susayan ve toprakları yalayan bir köpek görür. Köpeğin bu halini gören adam kendi kendine: “Bana isabet eden susuzluk bu zavallı köpeğe de isabet etmiştir. Ona da yardım etmeliyim.” der ve tekrar kuyuya iner. Ayakkabısının içine su doldurur. Sonra ayakkabısını ağzı ile tutar ve elleriyle kuyunun kenarlarına tutunarak yukarı çıkar ve köpeğe su verir. İşte sırf bu düşüncesi ve yardımı sebebiyle Cennet’i kazanan bahtiyarlardan biri oluverir adamcağız.

Müminler kardeştirler. Kardeşler ise birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları gibidirler. Bu sebeple kardeşler arasında öyle bir samimiyet ve birlik olmalıdır ki, hiçbir şey kardeşleri birbirinden uzaklaştırmasın. Bunun temel taşı da karşılığı yalnızca Allah’tan beklenerek yapılan yardım ve fedakârlıktır.

O halde Müslümana düşen, şu duayı dilinden düşürmemek, yaptığı yardımdan dolayı kardeşinden karşılık beklemeden, alacağı bir tebessüm ve duayla yetinebilmektir.

“Yâ Rabbi! Yapmış olduğum tüm amelleri, iyilikleri, güzellikleri, hayır ve hasenatı, yardımları, yalnızca Sen’in rızana erebilmek ümidiyle yapıyorum. Sen, bu uğurda bana güç ve kuvvet ver. Yaptığım yardımlardan usanmayacak, terbiye edilmiş bir nefis ver. Ve Sen’in rızan için herkesi yardıma teşvik edecek bir lisan ver!” Âmin!

HARP
09.Temmuz.2009, 14:49
DİKKATLİ OLMAK



Dikkatli olmak Yüce Rabbimiz’in Kuran’ın birçok ayetinde emrettiği güzel bir tavırdır.
Dikkatli bir insan, dış dünyadaki tüm nesnelere, tüm olaylara son derece hikmetli bakar. Allah’ın her an herşeyi kuşattığının bilincindedir ve bu sayede her durumda Müslümana yakışan en güzel tavırları sergiler.Dikkat, insana birçok farklı konuda faydası olan bir vasıftır. Olaylardan ders almak, öğüt alıp düşünebilmek, çevremizdeki delilleri algılayabilmek, bir ya da sonraki birkaç aşamayı hesaplayarak hareket etmek dikkatin göstergelerindendir. Kuran’a göre dikkatli olmak ise, Allah’ın her an herşeyi sarıp kuşattığının, herşeyin tüm gizli yönlerini bildiğinin ve ahirette insanı hesaba çekeceğinin farkında olmaktır. Çünkü kainatta herşey Allah’ın emri ve ilmi ile gerçekleşmektedir. Her olayın, her gelişmenin bir anlamı, bir hikmeti vardır. Mümin, dikkatini ayakta tutarak, bu anlamları hikmetleri yakalar. Olayların önemli noktalarını, detaylarını kavrar.Kuran’da Allah’ın Dikkat Gösterilmesini Emrettiği Konulardan Bazıları:
Allah, Her An Herşeye Hükmettiği Konusunda Dikkatli Olmayı Emreder
Allah, tüm evreni ve evrenin her parçasını Kendi varlığının delillerini göstermek için yaratmıştır. Ancak insan kimi zaman günlük işlerin koşuşturmasına dalıp karşılaştığı olayları, gördüğü canlıları Allah’ın yarattığını unutma gafletine kapılabilir. Oysa Allah kainattaki herşeye her an hükmetmekte ve insanın yaptığı her işi, ağzından çıkan her kelimeyi ve içinden geçirdiği her düşünceyi bilmektedir. Allah ayetlerde insana bu gerçeği unutmama konusunda dikkatli olmayı emreder: Dikkatli olun; göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. O, üzerinde bulunduğunuz şeyi elbette bilir. Ve O’na döndürülecekleri gün, yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah, herşeyi bilendir. (Nur Suresi,64)Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, herşeyi sarıp-kuşatandır.(Fussilet Suresi, 54)
Allah, Kendisi’nden Ümit Kesilmemesi Konusunda Dikkatli Olmayı Emreder
Allah Kuran’da, Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım edeceğini (Hac Suresi, 40) bildirmiştir. Bu Allah’ın vaadidir. Öyleyse insan bundan hiçbir kuşku duymamalı, asla ümitsizliğe düşmemeli ve Allah’tan gelecek yardımı her an bekleme konusunda dikkatli ve uyanık olmalıdır. Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü’minlerle; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214)
Allah, Şeytana Karşı Dikkatli Olmayı Emreder
Allah’ı anmaktan ve O’nun emirlerini yerine getirmekten yüz çeviren kimseler şeytanın dünyevi bir takım uzun uğraşı ve hedeflere daldırdığı kimselerdir. Allah Kuran’da, şeytanın taraftarı olan bu insanların mutlak hüsrana uğrayacaklarını unutmamak konusunda dikkatli olunmasını emreder: Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 19)…Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 22)
Müminlerin Dikkati
İman eden bir insan, son derece dikkatli ve canlı olur. Bezgin, cansız, boş vermiş bir ruh hali, ancak inkarcılara ait bir özelliktir.
Mümin, hem kendi son derece canlı, şevkli, atak olur, hem de diğer müminleri bu yönde teşvik eder, canlandırır.
Allah’ın verdiği nimetlerin çeşitliliğini, yarattığı canlıların mükemmel yapılarını ve kaderin mükemmelliğini düşünerek gösterdikleri bu dikkat, müminlerin Allah’a olan imanlarını ve O’nun sanatı karşısında duydukları heyecanı artırır. Bu sayede müminler dünya nimetlerinin bitip tükenmeyen çeşitliliği karşısında daima şükredici olur, Allah’ın Şanını hamd ile yüceltirler. Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34)

HARP
09.Temmuz.2009, 14:50
Hırs Hüsran Sebebidir




Hırs gösteren, her zaman zarar etmiştir. Bu bakımdandır ki “Hırs sebeb-i hasârettir”, yani “hırs, hüsran, zarar ve pişmanlık sebebidir” sözü atasözü hükmüne geçmiştir. Cenab-ı Hak, mutlak rızk verici olarak tüm yarattığı mahlûkatın rızkına kefildir. İnsan istediği kadar hırs göstersin, Allah-u Azimüşşan onun rızkını ne kadar tayin etmişse ancak onu elde eder. Hakikat ilmini her kim olursa olsun “isteyene” vereceğini vaat eden Allah, zenginliği “dilediğine” vereceğini beyan etmiştir. Rabb’imiz, ‘rızkı dilediğine genişletip, dilediğine daraltacağını’ buyurmuştur. (Ra’d, 13/26). Ancak yine Rabb’imiz, rızkımızı arayıp bulabilmemiz için gündüzü yarattığını belirtmektedir. (Kasas, 73) Ankebut Sûresi’nin 17’nci ayetinde de, “Rezzak-ı Hakiki”nin (Gerçek Rızk Verici’nin) kendisi olduğunu ifade ederek, “Doğrusu, Allah’tan başka taptıklarınızın size rızk vermeye güçleri yetmez. Artık rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin. O’na şükredin. Siz O’na döneceksiniz.” buyuruyor. Cenab-ı Hak “Hakîm”dir. Hikmetle iş yapar. Hikmete uygun hareket eden başarılı olur. Bu ismi nazar-ı dikkate almayan da zarar eder. İşte, hadiselerin “hikmet” yönünü dikkate almayıp da “hırs” kapısını hırsla açan insanlar, “Doğrusu, Allah’tan başka taptıklarınızın size rızk vermeye güçleri yetmez.” ayetine muhatap oluyorlar. Çünkü, “Rızkı bana bu verir!” diye düşündüğümüz işadamları, patronlar, idareciler, zenginler, güç sahiplerinin etrafında pervane olmak, onları memnun etmeye çalışmak, yaltaklanmak, sırf kazanabilmek için haramlar dairesine girerek, rüşvete, iltimasa, adam kayırmacaya bulaşmak insanı “hasarete/hüsrana” sürükler. Va’dinde durmak, söz verince sözünü yerine getirmek, Müslüman’ın temel şiârı olmalıdır. Hırs yüzünden bu ahlakı kaybedenler zarar etmeye mahkûmdur.

Hülya Özpirinç

HARP
09.Temmuz.2009, 15:09
Adil ve dengeli olun!


Değersiz gibi görünen bazı şeyler vardır ki aslında çok önemlidir. Mesela, dengeli davranmak gerekir her zaman ve her yerde. Adalet ve dengeden çıkılırsa her şey altüst olur. Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet, Hıristiyan mimarla mahkeme salonunda bulunuyordu. Kadı Hızır biraz öne geçmeye çalışan Fatih’i uyarmış ve: “Begüm, geç şuraya, hasmının yanında dur.” demiştir. Hazreti Ömer zamanında bir mescit yapılmış; fakat bu mescit bir Yahudi’nin evine gölge yapınca Hz. Ömer hemen mescidin yıkılmasına karar vermişti. İşte adalet, işte denge.

Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:14
Hiçbir iyiliği küçümseme!




Hiçbir iyiliği küçümseme! Ne, aç bir hayvanı doyurmak küçük bir şeydir, ne de bir kardeşinle karşılaştığında ona gülümsemen basit ve değersizdir. “Kim zerre kadar hayır yaparsa onun karşılığını görür, kim de zerre kadar kötülük yaparsa onun karşılığını görür” (Zilzâl, 7–8)
Hz. Peygamber buyurmuştur: “Cennet kapısını açacakların ilki benim. Fakat beni geçmeye çalışan bir kadın göreceğim ve ona: “Sana ne oluyor? Sen kimsin?” diyeceğim. O da: “Babasız kalmış yetimlerimin başında oturup bekleyen bir kadınım” diyecek.” Şam’dan biri gelir ve “Bana Safvan b. Süleym’i gösterin. Onu rüyamda gördüm. Cennete girmişti” der. Adama: “Neden ötürü girmiş?” diye sorarlar. Adam: “Bir gömlekten ötürü” cevabını verir. Sonra bazı arkadaşları Safvan’a bu gömlek neyin nesi deyince Safvan: “Soğuk bir gecede mescitten çıkmıştım. Çıplak birini görünce, hemen gömleğimi çıkarıp ona vermiştim” diye cevap verir. İmam–ı Gazali çalışıyordu. Kalemini hokkadan çıkarmış, tam yazmaya hazırlanıyordu ki, kaleminin ucuna bir sinek kondu ve mürekkepten içmeye başladı. İmam Gazali, sinek uçuncaya kadar hareketsiz kaldı... İyilikte büyük–küçük ayrılmaz. Cennet bir sürprizler diyarıdır. Bizi hangi amelimizin kurtaracağı da belli değildir, o da bir sürprizdir. Bazen, dudağımızda beliren bir tebessüm goncası, karşımızda bütün ümitleri hazanla sarsılmış birisine öyle bir inşirah baharı yaşatır ki, onun karşılığını biz, ahirette cennet bahçeleri olarak görürüz. Öyleyse iyiliklerden hiçbirini, ama hiçbirini küçük görmek doğru değildir. Velev ki bu iyilik, kovadaki suyu bir başkasının kabına boşaltmak kadar küçük bile olsa...


Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:16
Hoşgörülü ol, zaman tanı



Yunus; “Yaratılanı hoş gör Yaratan’dan ötürü” demiştir. Herkesin çok iyi veya yapamadığı konular vardır. İnsanın yapamadıklarına tolerans gösterilmeli, ama bir daha olmaması şartıyla. Unutulmamalıdır ki hata yapanı yerden yere vurmak onu kötü durumun en alt tabakasına atmaktır. Bu, problemleri çözmez.
Konuşarak problemin kaynağına inilmeli, gerçekçi çözümler getirmeli, sevgi beslemeli, hizmet atmosferi çekilmez hale getirilmemeli, kalpler kazanılmalı, kendimizin de aynı hale düşebileceğimizi düşünmelidir. Yenilik için başarısızlığa uğrama yeteneği lazımdır. Hayat, insanın kendi güç ve kapasitesiyle aşabileceği bir iş değildir. Aşmanın çaresi hoşgörüdür. Toplumsal problemler hoşgörüsüzlükle başlar. Başarısızlığın verdiği en büyük ders; başarısızlıktan korkmamadır. (Öldürmeyen her şey güçlü kılar.) Hata yapılıp ders almak lazımdır, ancak bunun da bir sınırı vardır. Astlara hata yapabilme imkanı tanınırsa gelecek için güçlü yöneticiler yetiştirilmiş olur. Siz kibarsanız ekibiniz de kibar olacaktır. Personelin başarıları takdir edilirse hatalarında da eleştiri yapabilme imkanı olur. Kabul edilemez davranışlara karşı açıkça konuşmak lazımdır. Ekibin elemanını değerlendirirken ona açıkça ondan nefret etmediğinizi hissettirmelisiniz. Çünkü konu onun kişiliği değil iştir. Hiç yanlış yapmadığını savunan dar görüşlü kendisiyle sınırlı insanlarla iş yapılmaz.

Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:20
Kusurlara karşı hoşgörü prensibi

Çocuktan sâdır olan kusurlara karşı bilmezlikten gelme; yani, kusurları yüzüne vurup perdeyi yırtmamak gerekir. Aksi halde iyice arsızlaşır ve yapılan telkinlere dirsek çevirir. Eğer, mutlaka, kusurun giderilmesi isteniyorsa, suçlu ve kusurlu muhatap alınmadan, toplum içinde umumî olarak konuşmak ve yapılan uygunsuz davranışların, aklen, kalben, vicdanen sevimsizliği üzerinde durmak daha uygun olur. Eğer bu yolla da muvaffakiyet elde edilemez ve kusurlar sürer giderse, bir köşeye çekip, kendisi hakkında, düşünce, kanaat ve bakış açımızın onun davranışlarına uymadığını anlatmak muvafık olur. Kim bilir, belki de bir Sen de mi? sözü, ona, bin nasihatten daha tesirli olur.

Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:23
Yardımseverliği istismar etmemeli

Borç vermek; şefkat, iyilik ve yardımseverlik duygularının eseridir. Bu güzel duyguların istismar edilmemesi, kötüye kullanılmaması gerekir. Eline borcunu ödeme imkânı geçtiği, darlıktan varlığa çıktığı halde, kişinin, borcunu ödemeyip uzatması, alacaklıyı oyalaması, zulümden başka bir şey değildir. İslamiyet, yardımseverliğin istismar edilmesini câiz görmez.

HARP
09.Temmuz.2009, 15:25
Sadaka sıla-i rahim


“Allah Resûlü (sas) buyurdu ki: – Allah, sadaka ve sıla-i rahim sebebiyle, insanın ömrünü uzatır. Yine bunlar sebebiyle kötü ölümü, şerri ve zararı (o insandan) uzaklaştırır.” Bu hadis–i şerifte, mü’minler, sadaka vermeye ve sıla-i rahimde bulunmaya teşvik edilmektedir. Sıla–i rahim, yakın akraba ile ilgilenmek, onlarla irtibatı kesmemek, yardım ve iyilikte bulunmak demektir. Sadaka ve sıla–i rahim, hadisin ifadesi ile kötü ölümü önler. Kötü ölüm, insanın günahlarına tevbe etmeden ölmesi veya günah işler bir halde vefat etmesi demektir. Sadaka ve sıla–i rahim, mü’mini bu kötü akıbetten koruduğu gibi, her türlü şer ve zararı da ondan uzaklaştırır.

Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:27
Müslüman müslümana beddua etmez


Bir gün devlet büyüklerinden biri, düşman olduğu birisinin zarar görmesini istemiş; bu niyetle İbrahim Gülşenî’ye gelip, o zatın zarar görmesi için beddua etmesini istemişti. İbrahim Gülşenî de, “İşi Allah Teala’ya havale etmek iyidir. Kin tutarak, öfkelenerek bir Müslüman’a zarar vermeye kalkmak, hatta uğradığı bir zarara sevinmek câiz değildir.” buyurdu.
İbrahim Gülşenî’den, arzu ettiği neticeyi alamayan o zat, atına bindi, başka birinden yardım almak niyeti ile yola çıktı. Yolda at şahlanarak doğruldu. O zat da attan düşüp bayıldı. Görenler yetişip o haliyle evine götürdüler. Kendine gelince, yanındakilere: – İbrahim Gülşenî’ye gidin. Ben tevbe edip pişman oldum. Beni affetsin, diyerek İbrahim Gülşenî Hazretleri’ne haber gönderdi. İyi olup ayağa kalkınca da bizzat İbrahim Gülşenî Hz.leri’nin dergahına vardı. Huzurunda tekrar tevbe edip, onun sadık talebelerinden biri oldu.

Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:31
Vefa ve sadakat




Vefalı olmak Cenab-ı Hakk’ın istediği bir husustur. Buyurun size ilgili ayet-i kerimeler: “Bu, sadıklara doğruluklarının fayda sağladığı gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır”. ALLAH onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur. (Maide, 119) Kur'ân'da İs****'i de an; çünkü o, vaadine sadık bir kuldu ve gönderilmiş bir peygamberdi. (Meryem, 54) Müminlerdendir o erler ki ALLAH'a verdikleri ahde sadakat gösterdiler. Kimi adağını ödedi (canını verdi), kimi de beklemektedir. Onlar, ahidlerini hiç değiştirmediler. (Ahzab, 23) Çünkü ALLAH sadıklara sadakatleriyle mükafat verecek, dilerse münafıklara da azab edecek veya tevbe nasib edecektir. Şüphe yok ki ALLAH çok bağışlayıcıdır. Çok merhamet edicidir. (Ahzab, 24) Herhalde sana bey'at edenler ancak ALLAH'a bey'at etmektedirler. ALLAH'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de ALLAH'a verdiği ahde vefa gösterirse ALLAH ona büyük bir mükâfat verecektir. (Fetih, 10)


Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:33
Allah yolunda harcayın

Hazreti Ali (kerremallahü vechehu) hurma bahçesinde akşama kadar çalışmış, akşam da devesinin üzerine bir çuval hurma yükleyerek evinin yolunu tutmuştu. Devenin yuları yardımcısı Kamber’in elinde kendisi de önde gidiyordu. Medine’nin içine girdiklerinde yolun kenarından bir ses geldi. Yoksulun biri elini açmış sızlanıyordu: Ne olur Allah rızası için!... diyordu. İşte bu sırada sesi duyan Hazreti Ali (ra) ile arkadan deveyi getiren Kamber arasında şu konuşma geçiyor. Hazreti İmam soruyor: – Kamber ne istiyor bu yoksul? – Hurma istiyor Efendim! – Ver öyleyse!... – Hurma çuvalda Efendim! – Çuvalla ver öyle ise!... – Çuval da devenin üzerinde!... – Deveyle ver öyle ise!... Emri yerine getiren Kamber der ki: – Devenin ipi de benim elimde, demekten korktum. Çünkü beni de deveyle birlikte yoksula vermekte tereddüt etmeyebilirdi.


Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:35
İlim adamına hürmet etmeli!




Fatih Sultan Mehmed Han döneminde ilme ve alime büyük derecede kıymet verilirdi. Fatih’in hocalarından Molla Hüsrev, Ayasofya’da derse başlamadan önce talebeleri tarafından evine gidilip atına bindirilerek, arkasında da talebelerinin eşliğinde camiye getirilirdi.
Zamanın Ebu Hanife’si sayılan Molla Hüsrev, camiye girdiğinde, hürmet ifadesi olarak ayağa kalkılırdı. Hoca dersini bitirdiğinde talebeleri tekrar onu atına bindirerek evine kadar bırakırlardı.

HARP
09.Temmuz.2009, 15:42
LİSAN-I HAL

Müslüman her hal ve hareketiyle İslam’ın güzelliklerini yaşamalı ve çevresine bunları yansıtmalıdır. O, her yerde kendi gibi, yani Müslüman olarak davranmalıdır. Başkalarının tavır ve davranışları onun kendisini ifade etmesine engel olmamalıdır. Bir hamal duymuştum; yırtık pırtık elbisesini kibar bir hanımefendiye tamir etmesi için veren. Hanımefendi, nasıl olsa bir hamalın elbisesi diye öylesine bir ordan bir buradan geçirmişti iğneyi; sanki bir çuval ağzı diker gibi. Elbiseyi alan adam kadına şöyle bir bakmış ve “Hanımefendi, siz benim kılık kıyafetime uyan değil; kendinize yakışan bir şekilde dikmeliydiniz sökükleri.” diyerek teessürünü ifade etmişti. Zamanla kazanılan alışkanlıklar bir halata benzer. Halat küçük küçük iplikçiklerden oluşur. Bunlar tek tek örülür; sonunda koparılamayacak hale gelirler. İşte, iyi davranışlar da bir bir edinilir ve bunların tek başına oldukları zaman kaybedilmesi kolaydır. Ancak hepsi bir araya gelince onları hiçbir şey etkileyemez. Müslüman, İslam’ın bütün güzelliklerini kendinde topladığı zaman, artık onun kaybetmesi söz konusu olmayacaktır. İfadeler biraz abartılı gibi görünse bile şu yargıya tamamen karşı olmak mümkün değildir: “İslam'ın güzelliklerini yaşayan bir hanımın, çöpçüye verdiği çöp poşeti, diğer insanların düğüne götürdüğü hediye paketi kadar güzel olmalıdır.” Zira, Müslüman her şeyiyle örnektir.

Elif Urbay

HARP
09.Temmuz.2009, 15:49
Nimeti verenin kulu olalım, nimetin değil!



Çok yakın bir arkadaşım, 3–4 yaşlarındaki oğlunu kucağına almış, telaşla muayenehaneye gelmişti. Küçüğün ateşlendiğini ve kusmaya başladığını söylüyor, oğluna duyduğu sevgi onda büyük bir üzüntü ve endişe meydana getiriyordu. Kısa bir muayeneden sonra, yediği bir şeyin dokunmuş olabileceğini düşünerek sorduğumda;
“Buzdolabındaki bir kiloya yakın dondurmanın hemen hemen hepsini yemiş. Biz sonra fark ettik.” dedi. Mesele anlaşılmıştı. Ancak çocuğuna karşı büyük bir muhabbet duyan babayı teskin etmek, çocuğu tedavi etmekten daha zor olmuştu. Bu itibarla çocuğun da babasını ne kadar sevdiğini göstermek, aynı zamanda hastalanmasına sebep olan dondurma olduğunu ihsas etmek için; ‘Oğlum, babanı mı yoksa dondurmayı mı daha çok seviyorsun?’ dedim. Çocuğun cevabı; ‘Dondurmayı...’ olmuştu. Evet, çocuk henüz 3–4 yaşındaydı. O sevdiği şeye fazla düşkünlüğün kendisine zararı olacağını, ayrıca onu temin edenin babası olması cihetiyle, öncelikle onu sevmesi gerektiğini, onun için hiçbir şeyi esirgemeyenin, dondurma gibi bir şeyle kıyas bile edilemeyecek bir varlık olan babası olduğunu bilecek idrak şuuruna sahip değildi. Sadece çocukluk hissini dile getirmişti. İşte biz büyükler; çoğu zamanda idraksiz, şuursuz ufacık çocuğun durumuna düşerek, bize sonsuz nimetleri bağışlayan Yüce Rabbimize şükretmemiz, en çok O’nu severek O’na yönelmemiz gerekirken, yine O’ nun lütfu olan dünya nimetlerini daha çok sevmiyor muyuz? Dünya hayatına dalarak kulluk vazifemizi unutmuyor muyuz? Bu fani dünya hayatına fazla düşkünlüğün bize zararı olduğunu bile bile...

Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:53
Şakanız yemeğe atılan tuz kadar olsun!


Söz ve fiilleriyle örnek olan alimlerden biri der ki: “Bir iş yaparken içine bıkkınlık gelir ve ağırlık çökerse, yaptığın işi, bir müddetliğine bırak ve kendini dinlendir! Azıcık şakalaş! Bu şekilde kendini biraz neşelendir. Fakat şakalaşmayı o derece ayarla ki, yemeğe atılan tuz gibi olsun. Yani yemeğe atılan tuz, çok olunca yemeğin hakiki lezzetini nasıl giderirse, şaka da o miktarda olmalıdır. Fazlası zararlıdır. Şaka, çok az olursa gönlümüzün neşesi yerine gelmez. Şaka, gönlümüzdeki donukluğu ve o işe karşı doğan bıkkınlığı giderecek kadar olmalıdır.” Evet! Yaptığımızın şakaların dozunu ayarlayamazsak, bu durum ileride başımızı ağrıtabilir. Unutmayalım! “Her şeyin bir tohumu vardır. Düşmanlığın tohumu da şaka ve alaydır” deyişi boşa söylenmiş bir söz değildir.


Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:53
Sözünüzün eri olun



Mehmet Akif Ersoy sözünün eri bir insandı. Ve söz verdiği şeyi yerine getirmek için ölümü bile göze alırdı. İstanbul Yeniköy’de oturan bir dostu ile öğleden bir saat önce buluşmak için sözleştiklerinde o gün yağmurlu–fırtınalı bir gün olmasına ve her tarafı sel basmasına rağmen Mehmet Akif, binbir zorlukla sırılsıklam bir vaziyette söz verdiği yere vaktinde gelmiş, fakat arkadaşının gelmemesi üzerine çekip gitmiştir.
Ertesi gün özür dilemek için gelen arkadaşını dinlemeyip: “Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaket sebebiyle yerine getirilmezse mazur görülebilir” diyerek tam 6 ay arkadaşının o hareketine tavır almıştır...


Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:55
Aşırı iltifatta bulunmak



Günümüzde bazıları, hüsnüzan ettikleri, mensup oldukları, düşünce ve aksiyonlarına çeşitli seviyelerde destek verdikleri şahıslara İslami kaidelerle izahı imkansız bir şekilde medh u senada bulunuyor. Bu türlü şeyler şöyle–böyle, haklı–haksız, az veya çok onu çekemeyen insanları tahrik eder.
Böyle yapıldığı takdirde insanlar, suizanna sevk etmiş olursunuz. Sonunda onlar da kaybeder, siz de. İnsanlar yer yer ve zaman zaman yaptıkları ameller ile başkalarının takdirlerini bekleyebilirler. Bu kabil takdir ve tebciller karşısında insanın kalb balansını ayarlaması çok önemlidir. Kişi “Allah’ım hakkımda söylenen bu sözleri dua olarak kabul buyur, ayağımı kaydırma, beni bir lahza bile benimle başbaşa bırakma” demelidir. Aksine, insan kendini şımarıklık ve gaflete salarsa, Allah da onun ayağını kaydırabilir. Evet, yapılan takdir ve övgüler, gökten bir nida halinde gelse bile insan bir İmam Rabbani, bir Bediüzzaman edasıyla “Allah’ım, ben çok hakir bir şey olduğuma o kadar inanmışım ki, şu nidalar benim kanaatımı değiştiremez.” diyebilecek ölçüde düşünce duruluğuna ve hazımkâr bir nefse sahip olmalıdır. Bizim çizgimiz bellidir. Bizim en büyük vazife ve misyonumuz kulluktur. Başkalarının övgüleri, o övgülerin hakkımızda biçtiği makamlarda gözümüz yoktur. Biz, her zaman Hz. Ali’nin “insanlardan bir insan olma” hedefine ulaşmaya çalışmalıyız. Bizim büyüklüğümüz, şahsı manevide, güncel tabirle tüzel kişiliğimizdedir. Bâki hakikatlar, fani şahısların üzerine bina edilemez.. bina edilse, onlar ahirete göçtüğünde, dava da ortadan kalır. Bu açıdan birbirimizle irtibatımızı güçlü tutmalı ve sabah akşam bir ve beraber olma yollarını araştırmalıyız.. araştırmalı ve birliğimizi korumaya çalışmalıyız. Kendimizi devamlı sıfırlayarak yolumuza devam etmeliyiz. “Ben yaptım, ben ettim.” demek şirkin bir uzantısıdır. Ene’yi (ben) yırtıp, Nahnü’yü (biz) ya da “Hu”yu (O) göstermek bizim vazifemizdir. Topluluk içinde ihtilaf çıkarmama, yalanın en küçüğüne dahi tenezzül etmeme de yine vazifelerimiz cümlesindendir. O halde yapılan/yapılacak olan övgüler bizi bizden almamalı ve vazifelerimizi yapmaya engel teşkil etmemelidir. Bu ise, yukarıdaki esasları benimsemeye ve özümsemeye bağlıdır.

HARP
09.Temmuz.2009, 16:06
“Hedefi olmayanın veya gàyesini unutanın, artık her şeyi nefsi olur”

Hedef tespitine göre hayatı programa almak, belli bir gayeye sadık kalarak hareketini planlamak gerekirken, çoğu zaman bunlar unutuluyor. Böyle olunca da nefis ve benlik, her şeyimize hâkim oluyor. “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona takılmış. Ne ehemmiyeti var?” diyenler gibi hiç hedef sapması yapmadan hareket edenler, nefis ve enâniyetlerinin müdafaası için kendilerine çelme takanlara dönüp cevap bile vermemişlerdir. Halbuki, uyanık gözle bu yangını göremeyenler, ızdırabını derinliğince vicdanında duyamayanlar kendilerini müdafaa etmekten, yangını söndürmek için fırsat bulamıyor ve sürekli olarak hep hedefin etrafında dönüp dolaşıyorlar.

HARP
09.Temmuz.2009, 16:10
Kendinizi tenkit edin!

Kendimizi kontrol etme, sağlam bir teminat ve en güvenilir dayanaktır. İnsanın her hamlesi bu türlü bir kontrole dayanıyorsa, ümit verici; geçmişin muhasebesi yapılmadan gösterilen her gayret ise, bir hüsrân ve hayâl kırıklığının başlangıcıdır. Hesaplaşma çizgisinde bulunan bir ferdin, fazla kaymaları olmayacağı gibi, hesap üzerine kurulmuş ve yine hesap üzerinde işleyen bir toplumun da, çok fazla rahatsız edici yanı ve yönü bulunmayacaktır. Geçmiş zaman, şimdiki zamana nispetle, şimdiki zaman da, geleceğe nispeten bir hesap kitabıdır. Hatta bu bakış açısından, gündüz geceye, yaz kışa, dünya öbür âleme nispetle birer kitaptırlar. İnsan bu kitapların yüzünden perdeyi kaldırıp, yayacakları aydınlıktan istifade ettiği nispette, doğru görür, doğru düşünür ve başı yüceliklere erer. Bu kitaplar ve bunların ihtivâ ettikleri hesaplardan habersiz yaşayanlar ise; hüsrân görür, hüsrân düşünür ve hüsrânda boğulurlar. Milletçe, bu anlayışta bir muhasebeye ne kadar muhtacız!..

Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 16:11
Merhametsizlik


Merhamet etmeyen bizden değildir Leyse minnâ men lem yerham sağîranâ, ve yuvakkir kebîranâ. Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.

HARP
09.Temmuz.2009, 16:11
Kendini beğenme!

Kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevmez. Seviyor gibi gözükse de samimi olarak sevmez. Belki ondaki menfaati ve lezzeti sever. Dâima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır. Kusuru kendine almaz ve avukat gibi kendini müdafaa eder. Mübalağalarla veya yalanlarla kendini över, adeta nefsine büyük bir pay verir. Öyle ki sonunda “O kimse ki heva ve heveslerini ilah edinmişlerdir.” (Furkan, 43) ayetinin tokadını yer.

Nehir
09.Temmuz.2009, 16:24
ALLAH'IM yaratılışımızı güzel yarattığın gibi ahlakımızı da güzelleştir... kötü huylu ahlaksız olmaktan koru bizleri...AMİİN

sağol HARP Rabbim razı olsun paylaşımın için emeğine sağlık inş...:)

HARP
10.Temmuz.2009, 22:31
Çok konuşmak dostluğu bozar, lüzumsuz konuşmak ayıpları açar


Söz insanın terazisidir. Fazlası ziyan, azı vekardır. Az konuşan kınanmaz, üstelik itibarı çok olur. Şaka, alay ve boş konuşmak belâya yol açar. Çok konuşmak dostluğu bozar, lüzumsuz konuşmak ayıpları açar, acı söyleyenden dostlar kaçar. Eğer kalbde darlık ve üzüntü, vücutta bitkinlik ve halsizlik, rızıkta eksiklik ve bereketsizlik olursa, bunun boş ve yersiz konuşmalardan meydana geldiği bilinmelidir! Hikmeti konuşmakta değil, susmakta aramalıdır! Susmak aklın süsü ve cehaletin örtüsüdür. Tatlı dilli ve cömert elli olmalıdır! Sükut, âlimin ziyneti, cahilin aybına perdedir. Kişi dilinin altında gizlidir. Sır saklayan murada erer. İbadet on kısımdır, dokuzu susmak, biri de kötü arkadaştan uzak durmaktır. Dil, irfan hazinesinin anahtarıdır, çok konuşan, gönüldeki hizmet cevherini boşaltır. Az söz edeptir, güzel amelleri korumaya sebeptir. Hayırlı söz keramet, sükut selamettir. Dudak yumulur, susan kurtulur. Yalan zayıflatır imanı, rezil eder insanı. Dedikodu gıybettir, şiddetli bir afettir. Alay belki güldürür, ama kalbi öldürür. Güzel söz sadaka, mahşere nafakadır. Çok söz kalb katılaştırır, Haktan uzaklaştırır. Çok gülmek ayıptır, ahiret için kayıptır. Kimin azsa sözü, açılır kalb gözü. Fazla şaka cahillik alameti, sükut et, istersen selameti. Kişi lisanıyla olur insan. Kötü dili kendisine düşman, çok konuşan olur pişman. Her sözde vebal var, kurtulur susanlar. Az söz hikmettir, Rabbimizden nimettir. Dil söylerse gönül susar, gönül susunca, dil zehir kusar. Söz dinleyen âlim, susan sâlim olur. Dil ederse istirahat, kalb eder rahat. Çok konuşan gaf eder, vakti israf eder. Dilini hep tutan çok fayda sağlar, dilini tutmayan yarın çok ağlar. Dil yarası ok yarasından acıdır. Akıllı, bildiğini söylemez, deli söylediğini bilmez. Bilmem demek, ilmin yarısıdır. Kime sır söylersen onun kulu olursun.

Ali budak

HARP
10.Temmuz.2009, 22:34
Mal sevgisi kalbinizi Kaplamasın




Büyük fıkıh (İslâm Hukuku) bilgini, Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin ilmi faaliyetleri yanında ticaretle de meşgul zengin bir zat olduğu malumdur. Bu büyük insan, gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırdı. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslendi: -Ya imam, gemin battı!... (İmamın ticari mal taşıyan gemileri vardı.) İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra - Elhamdülillah dedi. - Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber verdi: - Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş. İmam bu yeni habere de: - Elhamdülillah, diyerek mukabele etti. Haber getiren kişi hayrete düştü: - Ya imam, gemin battı diye haber getirdik “Elhamdülillah” dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim yine “Elhamdülillah” dedin. Bu nasıl hamdetme böyle? İmam-ı Azam izah etti: - Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah’a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah’a şükrettim.

HARP
10.Temmuz.2009, 22:35
Nazik ve yumuşak huylu olmalı



Allah refiktir. Kullarına karşı lütufkârdır. Kullarının da birbirlerine karşı yumuşak ve nazik davranmalarını, kabalık ve sertlikten kaçınmalarını, hoşgörü ile hareket etmelerini ister. Allah Teâla “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” buyurmaktadır (Fussilet, 41/34).
Ahlâkî bir fâzilet olan bu haslete Peygamberimiz (sas) ısrarla sahip olmamızı istemiş ve her konuda yumuşak ve nazik davranmamız gerektiğini hatırlatmıştır: “Yumuşaklıktan mahrum olan hayırdan mahrum olur.” (Müslim, Birr ve Sıla, 74, 76); “Muhakkak Allah, her hususta yumuşaklıkla muamele edilmesini sever.” (Buhari, Edeb, 35), “Şüphesiz Allah refiktir. Rıfkı (yumuşak huyluluğu) sever.” (Müslim, Birr ve Sıla, 77) Hz. Âişe, bir deveye binmiş ve ağır hareketinden dolayı onu öteye beriye sürmeye başlamıştı. Bunun üzerine Rasûlüllah (sas), Hz. Âişe’ye hitaben şöyle buyurdu: “Yumuşak muamele etmekten ayrılma. Yumuşak huyluluk herhangi bir şeyde bulunursa, onu, muhakkak ziynetlendirip güzelleştirir. Sökülüp koparıldığı herhangi bir şeyi de muhakkak çirkinleştirip kötüleştirir.” (Müslim, Birr ve Sıla, 78-79) Hz. Peygamber’in yumuşaklıkta güzellik; katılıkta çirkinlik görmesi çok manidardır. Siyer ve hadis kitapları tetkik edilince, Rasûlüllah’ın bütün hayatı boyunca çevresindeki insanlara, hattâ hayvanlara karşı yumuşak ve merhametli davrandığı görülür. Onun söz ve hareketlerinde sertlikten eser yoktur. Böyle davrandığı içindir ki katı kalpli birçok kişi, huzurunda yumuşamış ve Müslüman olmuştur. Hak Teâlâ, rıfk ile muamelenin “düşmanları dost yapacağını” bize haber vermiştir. Şu halde her müslüman bu İlâhî emre uyarak kabalık ve sertlikten uzaklaşmalı ve çevresinde bulunan herkese karşı rıfk ve merhametle muameleyi prensip edinmelidir. Yalnız rıfk ile miskinlik arasındaki farka dikkat etmek de Müslüman’ın görevidir. (Şamil İslam Ansiklopedisi’nden)

GÜLSEREN
10.Temmuz.2009, 22:42
Emeğinize sağlık üstad çok güzel bilgiler... Allah razı olsun..

BeRaaT_
11.Temmuz.2009, 01:29
eline emegine yüregine saglık, tebrikler cok faydalı bilgilerdi okumaktan zevk aldım allah razı olsun

HARP
11.Temmuz.2009, 12:31
Kendini beğenme!




Kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevmez. Seviyor gibi gözükse de samimi olarak sevmez. Belki ondaki menfaati ve lezzeti sever. Dâima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır. Kusuru kendine almaz ve avukat gibi kendini müdafaa eder. Mübalağalarla veya yalanlarla kendini över, adeta nefsine büyük bir pay verir. Öyle ki sonunda “O kimse ki heva ve heveslerini ilah edinmişlerdir.” (Furkan, 43) ayetinin tokadını yer.

Ali Budak

HARP
11.Temmuz.2009, 12:31
Sebat edin, sabırlı olun!




Sebat, güçlükleri yenen silahların en büyüğüdür. Aslına bakılırsa insanların en büyük dostu da zorluklardır. Zira birçok tecrübeyi onlar sayesinde öğreniriz. Görünüş olarak zahmet gibi görünen şeylerin altında rahmetler yatar. Eğer yürüdüğünüz yolda güçlük ve engel yoksa, bilin ki o yol sizi bir yere ulaştırmaz. Hayat harekettir, hareketsizlik ise ölüm... İngiliz yazar ve şairi Milton (1608–1674), gözlerini kaybettiği zaman yılmamış, çalışmalarını tüm çabasıyla sürdürmüş, en büyük eserlerini, özellikle de Hıristiyan destanlarının en parlak örneklerinden sayılan “Kayıp Cennet” ile “Yeniden Kazanılan Cennet”i hayatının en çok acı çektiği bu devresinde vermiştir. Sorunun üstüne yürümeyen insan, çocuğun karanlıkta şarkı söylediği gibi, bir gizli korkunun ve kaçışın içindedir. Çok sorunla karşılaşan insan en tecrübeli insandır. Sorunlarla karşılaşınca da kaçmamak esastır. Unutmamalı! Savaşta en çok yara alanlar cepheden kaçanlardır. Sorunun çözümünde görev almayanlar da o sorunun bir parçası olurlar.

Ali Budak

HARP
11.Temmuz.2009, 12:34
Gıybet - En Münafıkça Günah: Dedikodu

Gıybet, Kur’ân-ı Kerim’de kesin olarak yasaklanmıştır: “Bir kısmınız diğer bir kısmınızı çekiştirmesin. Sizden biriniz hiç ölü kardeşinizin etini yemek ister mi? Bundan tiksinirsiniz, değil mi?” (el-Hucurât, 37/12). Hz. Peygamber (sas)’den rivayet edilen pek çok hadis-i şeriflerde de dedikodunun kesin bir şekilde çirkinliği vurgulanmakta ve yasaklanmaktadır: “Gıybet, zinadan daha kötüdür. Çünkü bir adam zina eder, Allah’a tövbe eder ve Allah onun tevbesini kabul eder. Ama dedikodu eden kimse, ancak gıybetini yaptığı kimsenin affıyla mağfirete uğrar.” Dil ile gıybet: Bir kimsenin kusur ve noksanını söylemekle olur. Meselâ; falanca sıskadır, ahlâkça gururludur, işinde beceriksizdir, demek suretiyle kötülemeyi kasdetmek. Göz, el ve işaretle gıybet: Bir kimsenin kötülenmesinde bu organları kullanmak. Meselâ; el ile kısalığını göstermek, topal topal yürümek ve gözünü şaşı etmek. Bir de, başkasının kusurunu anlatmak için kendi noksanlarını saymak. Kalb ile gıybet: Gözüyle görmediği, kulağıyla duymadığı ve kesin olarak bilmediği bir kimse hakkında kötü zan beslemek.

Bazıları kendilerini masum göstererek gıybet bataklığına dalarlar. Bir fırsatını bulur bulmaz boşalmak ister, hemen birini yerden yere vururlar. Bunu yaparken de kendilerini masum gösterir, “Kalbimde zerre kadar bir kötülük yok ama…” gibi aldatıcı sözlerle başlayıp nefislerini pakladıktan sonra başkaları hakkında demedik laf bırakmazlar. Bir fırsat daha bulunca bu defa da “falan” hakkında konuşur, onu devirmeye çalışırlar. Ve bir fırsat daha, derken bakarsınız kendinden başka herkesi yok saymış, devirmiş ve hâlâ, “Gıybet olmasın ama…” demeye devam eder. Bu öyle kötü bir gıybettir ki emsali yoktur ve salih bir kulun, samimi bir Müslüman’ın fersah fersah uzak kalması gereken bir günahtır.

Gıybet iyilikleri yer bitirir. Tıpkı ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi...

Efendimiz’in (sas), ashabın ağzından çıkan bir sözü gıybet sayarak onları kınadığına pek çok kere şahit olunmuştur. Birkaç misal verelim:
1- “Biz Rasûlullah’ın yanında bulunuyorduk. Bir kişi kalktı. Gittikten sonra sahabîler “Ey Allah’ın Rasûlü! Amma da aciz bir kimsedir o!” dediler. Hz. Peygamber “Siz arkadaşınızı gıybet ettiniz. Onun etini yediniz.” dedi.” Hz. Peygamber’e, “Ey Allah’ın Rasûlü, Bizim söylediğimiz vasıf, o adamda vardır!” dediler. Hz. Peygamber “Eğer sizin söyledikleriniz onda yoksa o zaman kendisine iftira etmiş olursunuz.” buyurdu.
2- Ashab, Hz. Peygamber’in yanında bir adamdan bahsederek “Bedava olmazsa, yemek yemez, baş*kaları masrafını karşılamadan yolculuk yapmaz.” dediler. Hz. Peygamber “Arkadaşınızı gıybet ettiniz.” dedi. Ashab “Biz onun hakkında sadece doğruyu söyledik.” dediler. Hz. Peygamber “Kardeşinde olanı söylemen gıybet için yeter.” buyurdu.
3- İbn Mes’ud şöyle anlatıyor: Bir gün Hz. Peygamber’in yanında oturuyorduk. Oradakilerden biri yanımızdan ayrıldı. Daha sonra bir kişi onun aleyhinde bir şeyler söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber o kişiye “Ondan helallik dile ve tevbe et.” dedi. O da “Ne yaptım ki helallik dileyip tevbe edeyim ya Rasûlallah!” dedi. Hz. Peygamber “Sen kardeşinin etini yedin.” buyurdular. 4- Hz. Peygamber, başka bir defasında da arkadaşının gıybetini yapan bir kişiye “Dişlerinin arasını kürdanla temizle!” buyurarak onun gıybet ettiğini ifade etmiştir. Hatta başta bunu anlamayan kişi Efendimiz’e, “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben et falan yemedim ki dişlerimin arasını temizleyeyim.” demiştir. (Hayatü’s-Sahabe, 9. bölüm, 30. Fasıl)

HARP
11.Temmuz.2009, 14:24
Kusurları değil, iyi yanları görün!





Bizler beşeriz, dolayısıyla bir kısım kusurlarımızın olması gayet normaldir. İnsanları teker teker konuştursanız, bir psikanalize tâbi tutsanız, hemen herkesin kendi arkadaşlarına karşı neler neler döktürdüğünü görürsünüz. Bu beşer tabiatında vardır. Onun için, biraz sadrı geniş, sinesi yumuşak bir insan olmaya çalışmalı. Önüne çıkan dağları tepeleri aştığı gibi dost ve arkadaşlarının kusurlarını da kulluk yolundaki aşılması gereken tepeler olarak görmeli ve onları da sabır, hoşgörü ve hilmin kanatlarını kullanarak aşmaya gayret göstermelidir. Keşke insanların kusurlarından daha çok, iyi yanlarını görüp takdir edebilsek.. Keşke başkalarının hatalarına karşı gözsüz, kulaksız ve dilsiz olabilsek de o kusurları görmesek, duymasak ve dile dolayıp mukabelede bulunmasak.. ve Allah’ın bizi affettiği, Peygamber’in affa âmâde olduğu ve bazı has kulların affetmeyi tabiat haline getirdiği gibi bizler de herkesi affedebilsek. İslamiyet, insanların kusurlarını araştırmamayı, gayri ihtiyari gördüğümüz zaman da göz yummayı ve onları affetmeyi sadaka saymıştır. Affı esas alan insanların vasıflarını sena makamında Kur’an-ı Kerim: “O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkeyle yutkunur ve insanları affederler..” (Âl-i İmran, 3/134) diyerek bildirmiştir.

Ali Budak

HARP
11.Temmuz.2009, 14:25
Davranışlarınız, sözleriniz gibi dosdoğru olsun!




Zaman İmâm-ı Azam zamanıdır. O dönemde bir çocuğa bal dokunuyordur; çocuğa onca “yeme” tavsiyelerine rağmen, o yine bal yemeye devam eder. Derken bir gün elinden tutup Hz. İmam’ın huzuruna getirir ve “Bu çocuk bal yiyor; biz yemesini istememize rağmen o yemeye devam ediyor.” derler. Hz. İmam: “Götürün, bu çocuğu bir kaç gün sonra bana getirin.” der. Çocuk yeniden getirilir. İmâm çocuğu karşısına alır ve bal yememesini tavsiye eder. Çocuk kalkarken babasının elini öper ve “Babacığım, bir daha bal yemeyeceğim.” der. Oradakiler: “Ya İmam, ilk getirdiğimiz zaman niçin nasihat etmeyip de, bizi beklettiniz?” diye sorduklarında, İmâm onlara şöyle cevap verir: “Siz, çocuğu bana getirdiğiniz gün ben bal yemiştim. Eğer kendi yaptığım bir şeyden onu vazgeçirmeye çalışsaydım ihtimal nasihatim yankı bulmayacaktı. Bu süre zarfında ben onu vücudumdan atıp da öyle nasihat etmek istedim.” Evet, doğru sözün yanında doğru hareket çok mühimdir. Çünkü çocuğun nazarında, davranışlarımızla sözlerimiz arasındaki tezat, onun bize olan güvenini sarsar. Hayatta, bir kez olsun yalanınızı ya da davranış ve söz çelişkinizi yakalayan çocuk, bunu zihninde taşıdığı sürece, siz onun nazarında güvenilmez biri olarak kalırsınız. İlerde küçük bir hoşnutsuzluk meydana getiren davranışınızda o husus, şuur üstüne çıkar ve siz evlâdınızın nazarında tiksinti duyulan biri gibi algılanırsınız. Dolayısıyla da sözleriniz ona hiç mi hiç etki etmez. Öyleyse, davranışlarımızı öyle ayarlamalıyız ki, onlar bizi evlerinin içinde baba, anne değil de birer melek farz etmeliler. Bizde ciddiyet, bizde vakar, bizde hassasiyet görmeli ve sonuna kadar bize güvenmelidirler. İşte duygu ve düşüncelerin böylesi bir yolla ulaşmasını başaran anne ve babalar en başarılı öğretmenler sayılırlar.

(“Çekirdekten Çınara” adlı eserden)

HARP
11.Temmuz.2009, 14:28
Kanaat Edin


nsanlarda yaratılıştan gelen bir mal biriktirme hevesi vardır. Bu, insanlara Allah Teâlâ tarafından verilmiş tabii bir arzudur. Çünkü insanoğlunun bu dünyada geçimini temin etmek, kimseye muhtaç olmadan yaşamak gibi zorunlulukları vardır. Allah (cc) çalışanı sever. Mehmet Âkif merhûmun ifade ettiği gibi:
Bekâyı hak tanıyan sa’yi bir vazife bilir
Çalış, çalış ki bekâ, sa’y olunca hakkedilir
Yani insan, ebediyeti istiyorsa çalışmalıdır. Dikkatle bakılırsa dünyadaki her şey çalışmaktadır. Tembellik dinimizde asla hoş görülmemiştir. Öyle ki Peygamberimiz (sas) boş durduğunu gördüğü bir kişiye selâm vermemiştir. Her müslüman, kimseye muhtaç olmayacak şekilde geçimini sağlayacağı bir işle meşgul olmalıdır. Fakat bu meşgul oluş, sadece para kazanmak, mal artırmak amacına yönelik olmamalıdır. Para kazanma hırsının sonu yoktur. Çünkü insan zenginleştikçe, önceden ona ‘lüks’ olarak görünen şeyler, zorunlu ihtiyaç gibi gelebilir. İşte tam bu noktada kanaat devreye girmelidir. Malını artıran bir insan, sürekli olarak Allah’a şükretmeli, fakirleri koruyup gözetmelidir. Hırs ve tama’ içine düşerse, Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği ve ibret almamızı emrettiği ‘bahçe sahipleri’ne dönebilir. Hırs ve tama’, gözleri kör eder. İyi duyguları insanın içinden söküp alır. Beden ve ruhtan ibaret olan insanda ruhun yani maneviyâtın izi kalmaz. Kazanan insan verebilmeyi öğrenmelidir. Allah rızasını en çok sevilen şeylerden vermeye bağlayan dinimiz, böylece insanların hırs ve tama’ çukuruna düşmelerini engellemeye çalışmaktadır. Bu çukur, öyle derin ve pisliklerle dolu bir çukurdur ki, oraya düşen insan cehenneme de düşebilir. Unutmayalım; Kâbil, Hâbil’i hırsına yenik düşerek öldürmüştür. Böylece, yeryüzündeki ilk cinayet, kanaatsizlik yüzünden işlenmiştir, diyebiliriz.
Mevlânâ, Mesnevî’de şöyle der:
“Oğul! Bağını kopar ve kurtul. Ne vakte kadar altın ve gümüş bağında kalacaksın? Denizi bir kâseye dökecek olsan ne kadar sığar? Ancak bir günlük rızık miktârı. Hırs ve tama’ ehlinin gözü doymaz. Halbuki sedef, kanaat gösterip kapanmayınca içinde inci olmaz.”
İşte kanaatin ödülü budur. Tam yerinde ve zamanında kalbini hırsa kapatan kanaat ehli, inciye yani Allah rızasına erişecektir.





Emine Arslan

HARP
11.Temmuz.2009, 14:31
Laf taşıma !!




İnsanların bir arada bulunduğu yerlerde her zaman entrikacı, dedikoducu, laf taşıyıcı, huzur bozucu kişiler olabilir. Bu, insanlık tarihi kadar eski bir problem. Bu tarz insanları hayatın her alanında görmek mümkün; işte, apartmanda, okulda, askerde ve akla gelebilecek her ortamda...
Bu tarz kişilerin perişan ettiği ailelerin, dağılmasına sebep olduğu yuvaların haddi hesabı yoktur. İncir çekirdeğini doldurmayacak bilgi kırıntıları bu tarz insanların dilinde dolana dolana büyür ve sonunda bir çığ gibi zavallı muhatabının başında patlayıverir. Sonu cinayet ya da intiharlarla biten faciaların bile görüldüğü vakidir.
Entrikacı, gıllıgış ve halk tabiriyle “kurtlu” insanların işi gücü sinsi sinsi plan yapmak, insanları nasıl birbirine düşürebileceğini planlamaktır. Başka işi yoktur. Psikolojik bir boşluk ve hedefsizlik yaşamaktadır. İçinde tatmin edemediği duygular ve müthiş bir haset hâli vardır. Gıdaları, etraflarındaki olumsuzluklardır. Bu olumsuz havayı köpürtüp çoğaltmak, bire bin katmak en büyük maharetleridir.
Her şeye olumsuz gözle bakmak, her şeyin bir kusurunu bulmak, her sözü kötüye çekmek, herkese karşı suizanda bulunmak ayırt edici özellikleridir.
Allah’a imân etmiş veya bunun ötesine geçmiş bir insanın dedikodu veya daha beteri gıybet yapması mümkün değildir. Yapıyorsa, o kişinin “Allah”a imânında ve korkusunda zaaf var demektir. Gıybet, dedikodu, koğuculuk, laf taşıma gibi işleri ancak Allah’tan gafil insanlar yapabilir. Bu boş; ama çok tehlikeli sözleri ise ancak insafsızlar dinler. İnsan ilim ve iman için yaratılmıştır; ancak ciddi şeylere vakit ayırır, ciddi şeyleri konuşur. Gıybet ateşini, ancak imân suyu söndürebilir. Allah hepimize imânın gereğini yaşamak suretiyle; Allah Resûlü’nün yolunda yürümeyi nasip etsin ve kolaylaştırsın. Âmin

Efendimiz (sas) uyarıyor
Ebû Hureyre radıyallahu anh naklediyor: Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselam etrafındaki sahabilere buyurdular ki:
“Gıybet nedir biliyor musunuz?..” Onlar da: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” cevabını vermişler. Bunun üzerine Allah Rasûlü: “Kardeşini hoşuna gitmeyen şeyle anmandır!..” Ashaptan biri: “Dediğim şeyler kardeşimde varsa, bu hususta ne buyurursunuz Ey Allah’ın Rasûlü?” deyince Rasûlullah: “Söylediğin onda varsa, onun hakkında gıybet etmiş olursun, eğer onda yoksa ona apaçık iftirada bulunmuş olursun!.. (Müslim,Birr ve Sıla, 70)




Mevhibe Taş

HARP
11.Temmuz.2009, 19:17
Bir mü’min, neden CiDDiYET SAHiBi OLMALI?


Ciddiyet; ağırbaşlı, sakin, temkinli ve gayretli olma halidir.
Ciddiyet, oynak ve sebatsız olmama; iş ve vazifede gevşeklik ve ihmalkârlık göstermeme; davranışlarda lâubâlîlik ve hafifliğe girmeme; hemen her zaman vakur, ciddî, uslu ve oturaklı olma demektir. Lüzumsuz konuşmak ve yersiz gülmek, ölçüsüzce el ve dil şakaları yapmak, âdab ve hürmet kaidelerine uymamak gibi hareketler ciddiyete aykırıdır. Ağırbaşlı olma, temkinli davranma, konuma göre bir duruşa geçerek bulunulan yerin hassasiyetlerini koruma ve asla hafif-meşrep olmama gibi hasletlerin insan tabiatına yerleşmesine de “vakar” denir.
Ciddiyet, bir mefkûre insanının, hayatının gayesi bildiği dâvasını ve vazifesini üstün bir gayretle ele alması, sorumluluklarını derin bir mesûliyet şuuruyla ve fedakârca yerine getirmesi manasına da gelir. Bu manada, ciddiyetin sistemli düşünmeye, sağlam plan ve projeler ortaya koymaya ve büyük bir azimle sa’y u gayrette bulunmaya bakan yönleri de vardır. Nitekim “Men câle nâle - Yollar yürünerek alınabilir, zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaşılabilir; azimle yola koyulan ve yolculuğun gereklerini yerine getirenler hedeflerine nail olurlar” ve “Men talebe ve cedde, vecede - Bir şeyi gönülden dileyen ve onu elde etmek için azim ve iradesinin hakkını vererek çalışıp çabalayan insan mutlaka istediği o şeyi bulur.” düsturları bu hakikati ifade etmektedir.



Müslüman her işinde ciddi olmalıdır

Aslında, bir Müslüman her işinde ve her zaman ciddî olmalıdır. Ne var ki, ciddiyet ve vakarın kibre dönüşmemesi, ciddi ve vakur bir insanın aynı zamanda mütevazı (alçak gönüllü) olması gerekir. Kur’an-ı Kerim, “Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa “Selametle!” der geçer giderler.” (Furkan, 25/63) sözleriyle hakiki mü’minleri anlatır ve onların yürürken dahi sükûnet ve vakar ile hareket ettiklerini; terbiyeli, nazik ve alçak gönüllü olduklarını; cahillere çatmaya tenezzül etmediklerini ve asla mağrur, saygısız, kaba ve haşin davranmadıklarını nazara verir.
Diğer taraftan, mü’minlerin, ciddiyeti bir adım öne çıkarıp tevazuyu onun arkasında tutacakları ya da ciddiyeti tevazunun bir adım gerisine alacakları yerler ve durumlar da vardır. Bediüzzaman Hazretleri bu hususa dikkat çeker ve “Meselâ, bir ulü’l-emrin (idarecinin), makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti zillettir. Hânesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti tevazudur.” der. Sonra da bu sözlerini şerh sadedinde, büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit makamın izzetini muhafaza edecek tavırlar içinde olması ve vakarını koruması gerektiğini; onun her ziyaretçi için tevazu göstermesinin tezellül ve makamı tenzil olacağını; fakat kendi evindeyken, ne kadar mütevazı davranırsa davransın bunun ona daha çok yakışacağını, aksine aile fertlerine karşı vakarın tekebbür sayılacağını ifade eder. Tabii ki, bu hususta, ciddiyetsiz ve lâubâlî olmakla mütevazı davranmayı birbirinden ayırmak icap eder; tekebbüre girmemek için vakarı terk etmenin, kendini lâubâlîliğe ve sululuğa salmak olmadığının da bilinmesi gerekir.
Haddizatında, insanların hal ve hareketlerindeki, oturuş ve kalkışlarındaki ciddiyet iman ve marifet derinliğine bağlıdır. Dolayısıyla, ciddiyetin seviyesi her insana, o insanın iman ve marifet ufkuna, ayrıca ciddi olması gereken yere ve konuma göre değişiklik arz eder...



Bizi bilen ve gören Biri var!..

Hak ölçülerine göre iyi düşünen, iyi şeyler plânlayan, iyi işlere bağlı kalan ve bütün sözlerini, hareketlerini, davranışlarını Allah’ın nazarına arz ediyor olma şuuruyla, fevkalâde bir titizlik içinde ortaya koyan insanlar kâmil manada ciddî insanlardır. Onlar kiminle otururlarsa otursunlar -Hazreti Mevlânâ edasıyla- “Arkadaş, dikkat et! Burada bizi yalnız sanma, bizden başka gizli biri daha var” der ve o zaviyeden hareket ederler. Zaten Kur’an da öyle demiyor mu: “Görmez misin ki Allah göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir! Bir araya gelip gizlice fısıldaşan üç kişinin dördüncüleri mutlaka Allah’tır. Beş kişi gizli konuşsa altıncıları mutlaka Allah’tır. Bundan ister daha az, ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka O, kendileriyle beraberdir. O, ileride kıyamet gününde, yapmış oldukları işleri onlara tek tek bildirecek, dilerse karşılığını da verecektir. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilir.” (Mücâdile, 58/7) Evet, biz hiçbir zaman yalnız değiliz; bizi her an gören, halimizi bilen, tavırlarımızı değerlendiren ve niyetlerimize göre kalblerimize teveccühte bulunan bir Rabb’imiz var. İşte, bu hakikati kim, ne kadar kavrar ve kimin marifeti ne ölçüde olursa, onun söz, tavır, hal ve davranışları da o ölçüde ciddiyet televvünlü olur.



(Kaynak: www.herkul.org)

HARP
11.Temmuz.2009, 19:18
Nefreti nefretle değil, sevgiyle yok edebiliriz




Nefret, öldürücü, yıkıcı, dağıtıcı bir duygudur. İçleri kin ve nefretle dolu olan kimseler, kendi iç karanlıklarına gömülmüş zavallı, âciz, sığ ve hasta insanlardır. Bunlara aynı şekilde nefretle karşılık vermek, tehlikeyi büyütmek demektir.
Akıllı bir insan, büyüyüp duran bir “nefret çığının” ne derece korkunç zararlar verebileceğini bilmeli ve bu tip insanlara önce dünyanın en değerli hazinesinden; sevgi dolu bir kalpten mahrum olduğu için acımalı, sonra da bir insan olarak mukaddes vazifemizi hatırlayarak, sabır ve iyi niyetle, hatta ısrar ve inatla, sevgi meltemiyle imdadına koşmalıdır. Muhabbet ve iyilik duygularının, ihlas ve samimiyetin yumuşatmadığı hiçbir kalp yoktur.




Ali Budak

HARP
11.Temmuz.2009, 19:20
Allah’a inanıyorsanız iyi komşu olun!




Allah Resulü komşuluk ilişkilerine çok önem veren ve bunu neredeyse imanın bir şartı haline getiren hadislerinde mü’minleri uyarıyor.
“Her kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa komşusuna ikram etsin ve yine her kim Allah’a ve ahirete inanıyorsa misafirine ikram etsin ve yine her kim Allah’a ve ahirete inanıyorsa hayır söylesin veya sükut etsin.’’ diyen Peygamber Efendimiz bir keresinde de üç kere, “Allah’a yemin olsun ki iman etmiş olmaz.’’ buyurur. Bunun üzerine Sahabe-i Kiram; “Kim o, ya Resulallah?’’ derler. O da şöyle buyurur: “Zulmünden, şerrinden emin olunmayan komşu.’’ Özellikle şerrinden emin olunmayan komşuya dikkat çeken Efendimiz, “Kişinin kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olmaz, lisanı doğru olmadıkça kalbi de doğru olmaz ve cennete, komşusu onun şerrinden emin olmadıkça da giremez. Komşusunun malı ve ehlinden korkarak kapısını kapayan kimsenin komşusu mü’min değildir.’’ diyerek Müslümanlara komşuluk ilişkilerinin önemini anlatmaktadır.


Ali Budak

PhiloSophiaLoren
11.Temmuz.2009, 19:52
"Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" diyor Efendimiz..

okuduklarımızı , öğrendiklerimizi yaşantımıza geçirsek de , mazeretlerden kurtulsak ne iyi olur..

Allah razı olsun hocam , çok güzel hazırlamışsınız ..

HARP
11.Temmuz.2009, 20:18
Devlet malına hassasiyet Gösterin

Muaz İbn Cebel (ra), bir gün borçlanmıştı. Alacaklılar tarafından sıkıştırıldığında, iki büklüm Efendimiz’in (sas) huzuruna geldi.
Bir tarla veya bahçesinden başka da herhangi bir mala sahip olmadığını söyledi. Resûlullah (sas), alacaklıları çağırdı ve, “Borcunuzu tenzil etmenizi istiyorum. Mehil veriniz ve alacağınızın bir kısmını alıp Muaz’ı bağışlayınız.” isteğinde bulundu. Onların, son kuruşuna kadar vazgeçmeyeceklerini söylemeleri karşısında Efendimiz (sas), çaresiz Hz. Muaz’ın elinde tarla veya bahçe cinsinden ne varsa satmasını ve böylelikle borçlarını ödemesini söyledi (İbn Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 4/419). Hz. Muaz’ın damı, tarlası da satılınca elinde bir şeyi kalmamıştı. Rasûlü Ekrem (sas), “Allah sana bir kapı açar.” buyurdu. Aradan az bir zaman geçti. Allah Rasûlü (sas), Muaz’ı Yemen’e vali tayin etti. Yemen’e gidecek, onlara dini öğretip talimde bulunacak, namazlarını kıldırıp zekatlarına nezaret edecekti. Hz. Muaz, Efendimiz’in verdiği vazifeleri yapmanın yanında, ticaret de yaptı ve kısa zaman içinde mal-mülk sahibi oldu. Medine’ye döndüğü zaman, Fahr-i Kainat Efendimiz (sas) vefat etmişti.





Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir’in kapısına giderek Hz. Muaz’ın orada mal-mülk elde edindiğini; ancak bunların, halktan toplananlarla karışabileceğini ve en azından orada bulunduğu sürede kazanmış olmasının, zihinlerde farklı şeyler çağrıştıracağını ileri sürerek, ana sermayesinin devlete ait olduğunu ve elinden alınması gerektiğini söyledi. İnce ve rakik insan Hz. Ebu Bekir, “Ben Rasûlullah’ın vali tayin ettiği birisini müşkil duruma düşürmek istemem.” cevabını verdi. Hz. Ömer (ra), Hz. Muaz’a endişelerini dile getirdi: “Sen, Yemen’e giderken beş kuruş paran yoktu. Ama dönerken bir servetle döndün. Bana kalırsa bunları Beytülmâl’e iade etmen lazım.” Hz. Muaz ise bunları kendisinin kazandığını ve mülkü olarak kullanmakta mahzur görmediğini söylüyordu. Ertesi gün, Hz. Ömer’in evinin kapısı çalındı. Gelen Muaz’dı. Yaklaştı ve “Ya Ömer! Sen haklıymışsın. Bu gece bir rüya gördüm. Sel akıyordu. Beni de içine atmışlardı, gidiyordum. Kenardan sen, elini uzattın ve beni dışarı çıkardın. Anladım ki, alınteri ile kazanmış olsam bile bu paralar beni baş aşağı götürecek. Sen haklıymışsın.” dedi.


Ali Budak

HARP
11.Temmuz.2009, 20:21
Yalan yere YEMIN


İnsan bu dünyada inançları ve haysiyeti için yaşar. Hele hassas bir Müslüman son nefeste imanla kabre girme endişesini sürekli yaşadığı için kul haklarından azami derecede kaçınır.

Sözü senettir, sözünün eridir. Yalan yere yemin etmeyi bırakın, yalancı şahitlik yapmak hiçbir şekilde onun hakkında bahsedilemez. İslamın yasakladığı büyük günahların en büyüklerinden (ekber-ül kebâir) biri de yalancı şâhitliktir. Cenab-ı Hakka ve ölümden sonraki hesap gününe iman etmiş birinin beş para etmeyecek dünya menfaati için mahkeme önünde ya da bir tartışma anında yalan yere yemin ederek haklıyı haksız, haksızı haklı çıkarması affedilmeyecek derecede büyük bir günahtır. Yalancı şâhitlik, Allaha şirk koşmaktan sonraki en büyük günahlardandır. Kuranın açıkça lanetlediği yalancı şahitlikle ilgili olarak bir diğer hadis-i şerifte Şâhitlik için çağırıldığı halde, bildiğini gizleyerek şâhitlikten kaçınan kimse, yalancı şâhitlik yapmış gibidir. buyurulmuştur.

Yalan yere şâhitlik yapan, öncelikle âhiretini yakarak kendini perişan etmiştir. Yapacağı hırsızlığa ve haksızlığa (hâşâ) Allahı şahit tutarak cehennemi kendi kendine satın almış, bile bile tercih etmiştir. Bir masumun ve onun daha sonra dünyaya gelecek çocuklarının, torunlarının hakkını heder etmiş, maddi manevi musibetlere düşmesine vesile olmuştur. En önemli konu da cemiyetin ayakta durması için en temel esaslardan biri olan adalet mekanizmasını ve adalet duygusunu yerle bir etmiştir.

Zinanın, hırsızlığın, bile bile oruç bozmanın, hatta bir şekilde cinâyetin bile bu dünyada kefâreti vardır. Ancak yalancı şâhitliğin kefâreti yoktur. Gerçi mahkemeye suçunuzu arz etseniz size mutlaka bir ceza verilecektir. Ama bu sizin affedileceğiniz anlamına gelmez. Sadece pişmanlık ve tövbe bu hakkı ortadan kaldırmaz. Çünkü bu, bir kul hakkıdır. Mağdur tarafın zararı telafi edilmeden, helalliği alınmadan affı ummak çok zordur. Onun için hatıra, komşuluğa, akrabalığa bakarak doğruluktan ayrılmamak gerekiyor. Mümin, Âkif merhumun dediği gibi sözü odun gibi de olsa sadece hakikat olan bir doğruluk ve adâlet insanıdır.

Büyük günah

İki Cihan Serveri ve emîn sıfatının kutlu sahibi Sevgili Peygamberimiz, bir gün can dostlarına büyük günahlar hakkında bilgi verirken, bunların, Allaha şirk koşmak, haksız yere insan öldürmek, ana-babaya âsi olmak ve yalancı şâhitlik yapmak olduğunu söylemişlerdir. (Buhârî, Şehâdet, 10)

Ey iman edenler! Adaleti, titizlikle ayakta tutun, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa, Allah için şâhitlik eden kimseler olun. Haklarında şâhitlik ettikleriniz zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize uyup adâletten sapmayın, şâhitliği eğip büker, yahut şâhitlik etmekten kaçınırsanız biliniz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

(Nisa Sûresi, 135)


MEHMET AYDIN

HARP
11.Temmuz.2009, 20:23
Öfke, insanın içinde tutuşan bir kordur




Ebû Saîd el-Hudrî (ra) anlatıyor: “Bir defasında Resûlullah (sas) ikindi namazını kıldırdıktan sonra ayağa kalktı, bize, kıyâmet saatine kadar olacak hâdiselerden haber vermedik olay bırakmadı. Sözlerini belleyen belledi, unutan da unuttu. Ezcümle şöyle demişti:
Şüphesiz dünya göz alıcı ve tatlıdır. Allah sizi yeryüzünde hükümrân kılacak da nasıl amel edeceğinize bakacak. O halde dünyadan korunun, kadınlardan sakının. İsrâiloğulları arasında fitne ilk olarak kadınlar yüzünden ortaya çıkmıştı. Haberiniz olsun! Âdemoğulları çeşitli tabakalarda yaratılmıştır. Kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, mü’min olarak ölür. Kimisi kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Bir kısmı mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar ve fakat kâfir olarak ölür. Diğer bir bölümü de kâfir doğar, kâfir yaşar, mü’min olarak ölür.



İyi dinleyiniz!



Gazab (öfke) âdemoğlunun içinde tutuşan bir kordur. Gözlerinin kızardığını, boyun damarlarının şiştiğini görmez misiniz? Biriniz böyle bir halet hissettiğinde hemen yere otursun, yere otursun.



İyi dinleyiniz!



Erkeklerin en hayırlısı geç kızıp çabuk yatışan, en kötüleri de çabuk kızıp geç barışandır. Geç kızıp geç yatışan ile çabuk sinirlenip çabuk yatışanların bu vasıfları birbirine denktir.,


İyi dinleyiniz!



Tâcirlerin en hayırlısı, ödemesi ve istemesi güzel olandır. Tüccarların en fenâsı da ödemesi kötü, istemesi kötü olandır. Ödemesi güzel, istemesi kötü olanın bu vasıfları da birbirine denktir.



Haberiniz olsun!



Kıyâmet günü her hâin için yaptığı hıyanet oranında bir bayrak tahsis edilir. İyi dinleyin! En büyük hâinlik de âmmenin idâresini deruhte etmiş olanın hâinliğidir.



İyi dinleyin!



İnsanlardan korkup çekinme hissi hiç kimseyi, bildiği gerçekleri söylemekten alıkoymasın.



Haberiniz olsun!



En üstün cihât zâlim idârecinin huzurunda hakkı söylemektir. (İmam Ahmed b. Hanbel ve Tirmizî)

HARP
11.Temmuz.2009, 20:26
Mü’minler arasında sevgiyi pekiştiren, kuvvetlendiren davranışlardan biri de, musafaha/tokalaşmadır.


Musafaha yapmak duaların kabulüne, günahların affına vesile olacağını ifade buyuran Allah Resûlü, şu iki müjdeli tespiti de dikkatlerimize tevcih etmektedir:
Enes (ra)’den: Allah Resûlü (sas) buyurdu ki:
“İki Müslüman karşılaşır, birbirlerinin ellerini tutar, musafaha yaparlarsa, Allah mutlaka onların bu halde iken yaptıkları dualarını kabul eder. Ellerini birbirinden ayırmadan günahlarını affeder.”
Ebu Hureyre (ra)’den:
Allah Resûlü (sas) buyurdu ki:
“Müslümanlar karşılaştıklarında, musafaha yapar, birbirlerinin hal ve hatırlarını sorarlarsa, Allah onlara bu halde iken 100 rahmet indirir. Doksan dokuzu, daha güler yüzle ve daha samimiyetle kardeşinin halini ve hatırını sorana, biri de diğerine verilir.”

HARP
11.Temmuz.2009, 20:45
Allah, kendini beğenmişleri sevmez





Hz. Lokman, ismi Kur'an'da geçen mübarek zâtlardan biridir. Allah'a karşı iyi bir kul olmak için Hz. Lokman çocuğuna kulağına küpe olacak şu tavsiyelerde bulunmuştur: “Ey oğulcağızım, ciğerpârem!
“Sakın Allah'a eş, ortak uydurma. Çünkü Allah'a ortak koşmak çok büyük bir günah ve zulümdür. Evlâdım, yapılan iş; bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah kullarına karşı çok Latîf'tir, yani insanlara işlemiş oldukları iyiliklerin karşılığını mutlaka verir. Allah her şeyden haberdardır, O'nun ilmi her şeyi kuşatır, gizli ve açık olan her şeyi bilir.
“Evladım! Namazı tam olarak ve devamlı bir şekilde kıl. İyiliği insanların arasında yaymaya çalış. Kötülüğü de önlemeye çalış. Ve başına gelen sıkıntılara sabret. Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir. Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez. Yürürken ölçülü, dengeli ve böbürlenmeden yürü. Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma. Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.” (Lokman suresi, 13-19. ayetler)


Ali Budak

cadaLOZ
11.Temmuz.2009, 22:16
Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"iman bakımından müminlerin en mükemmeli, ahlâkça en güzel olanlar ve ailesine en güzel davrananlardır"
Aişe radıyallahu anha Tirmizî
Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"Kıyamet günü, müminin terazisinde, güzel ahlâktan daha ağır bir şey yoktur Allah teâlâ, çirkin konuşan ve ne konuştuğunu bilmeyenlerden nefret eder"
Ebû Derda radıyallahu anh Tirmizî.

HARP
12.Temmuz.2009, 00:26
Güzel konuşmayı öğrendiğin gibi güzel dinlemeyi de öğren!





Hikmetli söz sahiplerinden birisi şunu demiştir:

Güzel konuşmayı öğrendiğin gibi güzel dinlemeyi de öğren! Nitekim konuşan sözünü bitirinceye kadar ona söz hakkı vermek, cevap vermede aceleci olmamak, konuşana yüzüyle yönelip ona bakmak, onu anlamak için can kulağıyla dinlemek ve anladığını ortaya koyacak bir tavır sergilemek, dinlemenin âdâbındandır.

HARP
12.Temmuz.2009, 00:31
Söz vermeden önce İnşallah' demeyi unutmayın

SALİH YUSUFOĞLU

Hiçbir konuda, Allah'ın dilemesine bağlamaksızın, Ben yarın mutlaka şöyle şöyle yapacağım. deme! Ancak Allah dilerse (yapacağım de) ayeti gereğince Müslüman yapacağı her işten önce inşallah' demeyi düstur edinmeli.

Yarın mutlaka sana uğrarım.'

Bu hafta sonu Avrupa'ya gideceğim.'

Müslümanlar açısından, istediğiniz kadar sıralayabileceğiniz bu cümlelerin bir eksiği var? Bu ifadeler, yapılacak işi Yaratıcı'nın dilemesine havale etmeden, yani başlarına inşallah' (Allah dilerse) ifadesi getirilmeden söylenmiş sözler. Halbuki Rabbimiz, kullarından bu konuya öylesine ehemmiyet vermelerini istiyor ki, bu sözün unutulması halinde ise kendisini zikretmesini ve af dilemesini istiyor inananlardan.

Konuyla ilgili şöyle bir rivayet vardır. Müşrikler, Peygamber Efendimiz'e (sas) Zülkarneyn ve ruh gibi konularda sorular sorar. Peygamberimiz, inşallah ifadesini söylemeden, Size yarın cevap vereceğim. buyurur. Cenab-ı Hakk, Efendimiz'e vahyi on oniki gün geciktirir. Müşrikler bu sürede üzücü konuşmalarla Efendimiz'e yüklenmeye başlayınca, "Hiçbir konuda, Allah'ın dilemesine bağlamaksızın, Ben yarın mutlaka şöyle şöyle yapacağım. deme! Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Bunu unuttuğun takdirde Allah'ı zikret ve, Umarım ki Rabbim, doğru olma yönünden beni daha isabetli davranışa muvaffak kılar. (Kehf Sûresi 23-24) ayetleri indirilir.

Acz ve fakr içinde olan insanın, azim ve iradesi istediği bir şeyin meydana gelmesi için yeterli değildir. Kul, cüz'i iradesiyle, olan bitenin hepsine vakıf olamayacağı için kendini küll'i iradeye teslim etmeli. Öylesine teslim etmeli ki, yapacağı her işten, davranıştan önce inşallah' demeyi düstur edinmeli. Şayet mü'min, inşallah' demeyi unutsa bile, Yüce Allah (cc), kulunun kendisini tesbih ve istiğfarla anmasını, zikretmesini, yaptığı hatayı telafi yoluna gitmesini emrediyor.

Gelin ey dostlar, madem Rabbimiz bize, söz vermeden, yahut bir fiili yapmadan önce inşallah' demeyi emrediyor, bizler de her sözümüzün başına bu sihirli kelimeyi getirmeyi unutmayalım. Hem kendimiz yapmaya gayret edelim bu güzel özelliği hem de ailemize, dostlarımıza, arkadaşlarımıza teklif edelim.

HARP
12.Temmuz.2009, 00:33
Müslüman, yumuşak söz söyler

Müslüman davranışlarında hilim, rıfk ve lütufla hareket etmelidir. Zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı olmalıdır. Çünkü Rasulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah Tealanın bu yüce sıfatlarıyla ahlaklanmış ve Müslümanlara da aynı şekilde davranmalarını tavsiye etmiştir.

Hilm, Rıfk ve Lütuf, Allah Tealanın sıfatlarındandır. Hilm, intikam almaya gücü yettiği halde öfkeye sebeb olacak söz ve davranışlara kızmamak, tahammül göstermektir. Rıfk ve Lütuf ise işlerde zorluk göstermemek, bilakis kolaylık göstermek, yumuşak söz söylemek, yumuşak davranmaktır. Birçok ayet-i kerimede Allah Tealanın Halim, Latif sıfata sahip olduğu beyan edilmektedir.

Allah, Gafurdur, Halimdir. (Bakara /225, Maide /101)

Allah her şeyi hakıyla bilir, hilm sahibidir. (Hac /59)

Allah kullarına lütufkârdır. Dilediğine rızık verir. O güçlüdür. İzzet sahibidir. (Şûra /19)

Müslüman davranışlarında hilm, rıfk ve lütufla hareket etmelidir. Zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı olmalıdır. Çünkü Rasulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah Tealanın bu yüce sıfatlarıyla ahlaklanmış ve Müslümanlara da aynı şekilde davranmalarını tavsiye etmiştir. Kolaylaştırınız, zorluk çıkarmayınız. (Buhari) buyurmuştur. Bir başka hadis-i şerifte de; Allahu Teala iki sıfattan çok hoşlanır: Biri hilm, diğeri de ataklık etmemek (yani herhangi bir hoşlanılmayan bir söz veya davranışıyla karşılaşınca kızıp öfkelenmemek). (Tirmizi)

Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellemin bu hususta bir mesajı da şöyledir. Her kim kuvvet ve kudret sahibi olmasına rağmen hiddetini yenerse, Hak Teala kıyamet günü onu huzuruna çağırıp hususi lisanına müstahak kılar. (Tirmizi)

HARP
12.Temmuz.2009, 00:36
Müslüman, örnek insandır

Müslüman, sosyal insandır. İnsanlar arasında yaşayıp, onlarla muaşeret etmekle, örnek davranışları, hayırlı hizmetleri, hikmetli ve doğru sözleri ile topluma faydalı olmakla mükelleftir. Köşesine çekilip insanlardan ayrı yaşamak, insanlarla alakasını kesmek uygun değildir. Bütün peygamberler toplumla haşır neşir olmuş, onların eza ve cefalarına katlanmış, hak ve hakikati bıkmadan, usanmadan tebliğ etmişler onlardan biri olarak içlerinde yaşamışlardır. Onların izinden giden alim, salih ve sadıklar da aynı şekilde hareket etmişlerdir.

Bu hususta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: İnsanların arasına karışıp onların ezalarına sabreden mümin, insanlar arasında karışmayarak onların ezalarına sabretmeyen müminden daha hayırlıdır. (İbn-i Mace)

HARP
12.Temmuz.2009, 00:37
Gıybet edenin yanında durmayın!


Kurân ve hadislerde kesin bir ifadeyle yasaklanan, dinî, millî ve içtimaî onca zararlarına rağmen, günümüz Müslümanlarının bir türlü önemsemediği gıybet, ciddi bir ruh hastalığıdır. Zinadan, faizden kaçarcasına yaşayanlar bilmiyorlar ki, sürekli gıybet ederek yüzlerce zina ve faiz günahını yüklenmiş oluyor.

İşin kötüsü, gıybet günahı artık basın-yayın yoluyla yapılıp, milyonlara mal ediliyor. Başka insanların gizli yanlarını araştırmak (tecessüs) ve onları sağda solda konuşmak (koğuculuk/gıybet) lanetli sıfatlardandır ve binbir çilelerle yerine getirdiğimiz amellerimizi bir çırpıda boşa çıkarmaktadır. Uyanık mümin sermayesini his ve hevesatına uyarak kolayca zayi etmez. Bu kötü ahlak bir milletin top yekün çökmesine, asla kalp birliğini gerçekleştirememesine yol açabilecek bir hastalıktır.

Bu konuda bir prensip kararına varmak iyi bir yöntem olabilir. Gıybete giden yolları baştan kapamalı. Belki, bu dünyada verilecek bir ceza diye vasıflandırabileceğimiz böyle bir amel ile nefis uyanır ve sonrasında aklın hakim, nefsin mahkum olması sağlanabilir. Kim bilir belki de bunun sonunda Rabbimiz, gıybet etmemeyi fıtratımızın bir parçası haline getirir.

Kuvvet, hikmetin insanlığın hizmetinde kullanılması istikametinde ne kadar yardımcı oluyorsa o ölçüde kıymet kazanır. Kuvveti birilerinin üzerinde baskı kurmak ve tahakkümde bulunmak için istemek -en hafif ifadesiyle- bir zorbalıktır.

***

Doğrular yalanlarla temsil edilemez. Onun için ne kadar yüce hakikatleri temsil ettiğimizin ve davranışlarımızın da ne ölçüde müstakim olduğunun farkında olmalıyız.

***

İmanın, insanın sinesine tastamam yerleşmesi ancak amelle mümkün olur. Salih amelle beslenmeyen imanın solması hatta sönmesi her zaman muhtemeldir.

***

Gıybet ve dedikodu kadar bir toplumu fesada sürükleyen ikinci bir virüs gösterilemez.

***

Mübarek bir gayeden ve onun yolundaki mukaddes hafakandan mahrum bir neslin önce içten içe yanarak karbonlaşması, sonra da bir alev topuna dönüşerek, etrafındaki her şeyi yakıp kül etmesi kaçınılmazdır.

***

Göz ibret için, ağız Hakka tercüman olmak için, kulak Ondan gelenleri duymak için ve beden Onun karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde durmak içindir. Bunlara dikkat etmeyenler hayatlarını israf etmiş olurlar. Çünkü, yaratılış gayesi istikametinde kullanılmayan her şey boşa harcanmış sayılır.

***

Allah (azze ve celle) eşhâsa (şahıslar) değil de evsâfa (vasıflar) bakar.

***

Gönülden âh! edenin her âhına icabet edilmiştir. Ona doğru içten yükselen hiçbir ses cevapsız kalmamıştır. Elverir ki, biz sesimizi gönlümüzün sesi haline getirelim.

***

Tefekkür, zatında çok kıymetli bir ibadet olmakla beraber, ona asıl derinliğini kazandıran, tefekkürde bulunulan mevzuun ehemmiyeti ve kıymetidir.

HARP
12.Temmuz.2009, 00:39
Bizi geride bırakan 5 sinsi hastalık

ALİ DEMİREL

Büyüklerimiz genel itibarıyla müminlerin önünde bir set gibi duran beş afetten (âfet-i hamse) bahsederler. Bu âfetler ruha tuzak kurmuş, kalbi öldüren hastalıklardan ibarettir. Bir mümin topluluğu içinde bu hastalıkların yaygınlaşması o toplumu baş aşağı getirir.

1. ESKİYLE ÖVÜNÜP AVUNMA
Birincisi başkalarına ait meziyetleri ve faziletleri anlatmakla yetinerek onların kahramanlıklarını destanlaştırıp, öyle olma duygu, düşünce, hamle ve gayretinden mahrum yaşamaktır. Yani evliya menkıbeleriyle teselli olup evliya olma duygu ve düşüncesinden mahrum olmak. Aslında bu hastalık, zelil olmuş milletlerin maruz kaldığı bir aşağılık duygusu hastalığıdır.

Bir millet, geçmişine ait şerefli durumunu kaybetmiş, dilencilik durumuna düşmüşse, sadece atalarıyla övünür kalır. İşin doğrusu onlar övünülecek kimselerdir; ama sadece onlar ile övünüp onlar gibi olmaya çalışmamak çok büyük bir yanlıştır. Bu durum, zelil olan millet ve toplulukların aşağılık duygusu adına mahkumiyetlerinin ifadesidir. Binaenaleyh sadece Fatih, Yavuz, Kanuni, Abdülkadir Geylani, Şahı Nakşibendi gibi zatlarla teselli olup da onlar gibi olma cehd ve gayretinden mahrum olmak, perişaniyet içinde kalmak demektir.

2. GEÇMİŞ BÜYÜKLERİ ELEŞTİRME
İkinci bir âfet de büyüklerin büyüklüğünü teslim etmeme hastalığıdır. Hatta bu hastalık bazen öyle bir kerteye varır ki, insan kendisini o büyüklerin seviyesinde görebilir. Mesela, Ebu Hanife kim ki, ben ondan daha fazla hadis biliyorum. Abdülhamid ne yapmış ki, ben bile o dönemde Osmanlıyı ondan daha iyi idare ederdim... gibi sözler sarf etme bu tür bir hastalığın sözlere yansımış ifadeleridir. Kendisini beğenme hastalığı, birinci âfetin diğer ucunda olan, ona tam olarak ters diğer bir hastalıktır. Böyle düşünen kimse, büyüklerin füyûzâtından ebediyyen mahrum kalır ve bir adım ileriye gidemez. Binaenaleyh insan haddini bilmeli ve geçmiş büyüklerine dil uzatmaktan fersah fersah uzak durmalıdır.

3. ARAÇLARI AMAÇ HALİNE GETİRME
Bir diğer âfet de şudur: İnsanlar her hizmete, her yüce davaya, her kudsî mefkûreye önce şevkle sahip çıkarlar. Mesela, yüce duygu ve düşünceleri gönüllere yerleştirmek ve hakim kılmak için durmadan çalışır ve bu uğurda müesseseler açarlar. Bir itfaiye memuru gibi nerede bir yangın varsa onu söndürmek için durmadan didinirler. Daha sonra da gayet ulvî, hasbî ve diğerkâmlık içinde başlatılan bu hizmet ve gayretler, bir müddet bu şekilde devam ettikten sonra, Ona giden yolda kullanılan sebeplerin vesileliği unutulur, onlar esas olarak ele alınır ve böylece insanlar hedeften ve gayeden saptırılmış olurlar.

Vesilelere gâye diye sarılmak da mümini bitiren bu beş âfetten bir tanesidir. Bu âfet de Allah yolunda koşturan kardeşlerimizi daha evvel başkalarını yaraladığı gibi yaralamış, adeta bir hançer gibi sinelerine saplanmıştır. Bu âfete karşı da büyük bir teyakkuz gerekmektedir.

4. ŞAHSÎ HAREKET ETME
Bir diğer âfet de Cenab-ı Hakkın rızasını kazanmak için hizmet eden müminlerin kendi ilim, idrâk ve bilgilerine güvenip müstakilen hareket etmeleridir. Kendisinden başka ilim, irfan ve düşünce kaynaklarına müracaat etmeden, hususiyle de istişareye saygılı olmadan, ben, bana yeterim düşüncesi ile hareket etmek öyle bir âfet ve gaflettir ki, hususiyle bu insan, birkaç tane insanın uhrevî hayatını da temsil ediyorsa, hem kendine zararı vardır hem de onlara. Yani hem kendisinin mahvına sebebiyet vermiş olur hem de onların dalâlete sürüklenmesine sebep olmuş olur.

5. ÜLFETE GİRME
Beş hastalıktan bir diğeri de mümin kardeşlerimizin iman ve Kuran aşkının sönmesidir. Bu husus da diğerleri gibi çok önemli hususlardan bir tanesidir. Bu hastalığı, insanda yavaş yavaş İslâmî aşk ve heyecanın, dinî duygu ve düşüncenin, daha geniş bir ifadeyle ferdin metafizik gerilimini kaybetmesi şeklinde de ele alabiliriz. Zira metafizik gerilimin korunması, bir milletin ebediyen yaşayabilmesinin en büyük garantisidir.

HARP
12.Temmuz.2009, 00:46
Ben düşmem deme!

İnsan, her gün kalbini defaatle cilalamalı; gönül kıblesinin nereyi gösterdiğini sürekli kontrol etmelidir. Yoksa -hafizanallah- Ben doğru inanıyorum, Allah yolundayım, istikamet üzere yürüyorum; bundan sonra aldanmak benim için söz konusu değildir. şeklinde düşünen biri bütün bütün kaybetmeyle karşı karşıyadır.

Bir insanın, kendini bu derece güvende hissetmesi ve aldanmanın onun için mevzubahis olmadığını düşünmesi, zaten aldanmış olduğunun delilidir; bir gün mutlaka onun sırtı da yere gelecektir ama o zaman meselenin hakikatini anlasa bile iş işten geçmiş olacaktır.

Helal dairesi kâfidir

Hisler meşrû işlere yönlendirilip meşrû işlerden lezzet alınmalıdır. Keşke her şeyi O emrettiği için ve Onun hoşnutluğu için yapabilsek.

Vifak ve ittifak şart

Birbirimize kırılmamaya yeminli gibi olmalıyız. Vifak ve ittifak sebep, tevfik-i İlahi müsebbeb olur.

Hazımsızlık yok!

Kalbinizde hazımsızlık varsa üzerinde bulunduğunuz işte muvaffak olamazsınız. Kardeşlik hususunda çok temrinata ihtiyaç var.

HARP
12.Temmuz.2009, 00:50
Tehlikeli üç yol: Cimrilik, heves, kendini beğenme

MUSTAFA AYDIN

Söz, Allahın elçisinin olur da insanlığa ufuklar açmaz mı? O sözün kelimesi, nefesi ve manası nice sırlara doludur anlayabilene. Her yeni gün ve her insan kendini bulur ve tanır o sözlerin içinde. Bizim için altın ve mücevherden değerlidir eşsiz nasihatler. Can-ı gönülden iyiliğimizi isteyen ve hepimize rahmet olanın sözleri ab-ı hayattır idrak edebilene.

Enes bin Malik hazretleri Resulullahın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: Üç şey vardır insanı helake sürükler; üç şey de vardır ki insan için kurtuluş vesilesidir. İnsanın helakine sebep olan üç şeyden ilki artık karakter haline gelmiş cimrilik, ikincisi hep peşinde koşulan heva ve heves, üçüncüsü de kişinin kendini beğenmesidir.

Bir kimsenin kurtulmasına vesile olabilecek üç şeyden birincisi gizli-açık her hâlükârda Allah mehâbet ve mehâfeti içinde bulunmak, ikincisi fakirlikte de zenginlikte de ifrat ve tefritlere düşmeyip istikamet içinde olmak, sonuncusu da gazap anında da hoşnutluk anında da adaletten ayrılmamaktır.

(Mecmaüz-Zevâid, 1/90; Müsnedüş-Şihab,1/214; Feyzül-Kadîr, 3/307)

Enes b. Malik, Efendimize hizmetiyle tanınan ve en çok hadis rivayet eden sahabilerden biridir. Resulullahın vefatına kadar hizmetinde bulunmuştur. 103 yaşında vefat etmiştir. Hadis rivayetinde titiz davranan ve yazılmasına önem veren Hak âşıklardan biriydi.

Resul-i Ekrem (sas) bu hadis-i şerifte öncelikli olarak tehlikeli olan üç şeyi haber vermektedir: Eskilerin deyimiyle, Def-i mazarrat celbi menfaatten evladır. İslama giriş cümlesi olan tevhit de Lâ ile başlayarak evvela tehlikeyi haber vermektedir. Kuran okurken ilk söylenen cümle istiaze yani şeytan tehlikesine karşı uyarmaktadır. Bu hadis-i şerif de bizlere öncelikle tehlikeli yolları haber vermektedir.

Cimrilik: Servet tutkusu ve bencillik

Cimrilik; servet edinme tutkusuyla karşılıksız harcama ve hayır yapmaktan kaçınma eğilimidir. Şuhh kelimesi buhl kelimesinden önceki haldir. Yani servet tutkusu ve bencilliktir. Buhl ise iyilikten kaçınmaktır. Kuranın ifadesiyle nefisler cimriliğe eğilimli yaratılmışlardır (Nisa 128). İnsanın imtihanı da nefsini eğitmek değil midir? Gerçek iman cimrilik duygusunu engeller. Cimrilik duygusuyla imanın bir arada bulunmayacağını (Müsned, II, 256, 340, 341; Nesai, cihad,8) Resulullah ifade buyurmuştur. Cimrilik, toplumları birbirinin kanını dökmeye dahi sevk etmektedir. Resulullah (sas); geçmişte bazı kavimlerin cimrilik yüzünden birbirlerinin mallarına saldırmak, kanlarını akıtmak suretiyle helak olduklarını belirtmiştir. (Müslim, Birr, 56)

İmtihan sırrını anlayamayan insan faniyim derken ebedilik hırsıyla cimriliğe esir olmuştur. Cimrilik öncelikle yüreğin, gönlün esaretidir. En büyük zararı servet kafesine mahkum olmuş insanın kendisinedir. Allaha kulluk için zaman ve imkan ayırmayan insandan daha cimri kim vardır? Cimrilik sadece malda değildir, sevgide, merhamette, ilimde, kısacası ahlâkî değerlerde de kendini hissettirmektedir. Cimrilik virüsünden kendini kurtaramayanın ikinci adımda başarılı olması mümkün değildir.

Heves: Sadece zevk peşinde koşmak

Heva, nefsanî arzu ve eğilimleri ifade eden terimdir. Akıl ve din dışı talep ve isteklerdir. Doğru-yanlış, iyi-kötü ayırımı yapmadan haz ve zevk peşinde koşmaktır. Heva sadece şehevî tutkular değildir.

Kulluk şuuru dışındaki her türlü tutku hevanın eseridir. İster servet, ister şehvet, isterse şöhret ve makam mevki olsun fark etmez, bunlar insanın kendi nefsinde tanrılaştırdığı duygulardır. Kendini putlaştırmasıdır. Kimi zaman şirk olarak karşımıza çıkar, kimi zaman günah, kimi zaman da gaflet olarak kendini gösterir. Nefsin ve duyguların ilahlaşmasının diğer bir adıdır. (Furkan,43; Câsiye 23). Allah (cc) Resulünü tanıtırken O hevâsına göre konuşmaz, Onun konuşması vahiyden ibarettir. (Necm, 3-4) buyurmaktadır. Vahye dayanmayan, destek almayan sözler hevanın eseridir.

Kendini beğenmek: Hevanın esiri olmak

Yaratılmışların en değerlisi olan insan bu şerefi taşıyabildiği kadar kıymetlidir. Mükemmellik Allaha mahsustur. İnsan daima muhtaçtır. En güzel amelle sorumlu olan insan, kıyametteki neticeyi görmeden makbuliyetini ifade edemez. Tüm kâinat, yaratılış sırrına göre vazifesini yerine getirmektedir. İnsan ise imtihanıyla farklı noktadadır. Hevanın esiri olmak, beğenmişliği getirir. Kendine kimsenin benzemesine tahammül edemeyen modernizm anlayışı gıpta yerine hasedi tercih etmiştir. Kuranın açık ifadesiyle, Kendinizi temize çıkarmayın. (Necm, 32) ayeti kendini beğeneni Allahın beğenmediğini öğretmektedir. Allah için güzel olmak ayrı, nefis ve heva için güzelleşmek ayrıdır. Kendinle oyalanmak ve bezenmek nefse kulluğun göstergesidir. Beğenilen şey isterse fazilet getiren, ilim, ahlak gibi erdemler de olsa yanlışa bizi sevk etmektedir. Tevazu getiren günah, beğenmişlik getiren amelden iyidir.

Yanlışı terk et, sonra Hakka bağlan

HELAK YOLLARI;
A- Cimrilik
B- Heves
C- Kendini beğenmek

KURTULUŞ YOLLARI;
A- Haşyet
B- İktisat
C- Adalet

HARP
12.Temmuz.2009, 00:52
Methedilmeyi bekleme ve makam-mevki zararlı bir istek mi?

Çok tehlikeli olan şeytanî tuzaklardan biri hubbu câhtır. Hubb; sevgi, bağlılık, tutku demektir; câh ise, makam, mansıb, pâye, şöhret ve itibar manalarına gelmektedir. Dolayısıyla, hubbu câh; makam sevgisi, pâye tutkusu, şöhret düşkünlüğü, rütbe hırsı ve itibar arzusu gibi manaları çağrıştıran bir terkip olarak dilimize girmiştir ve yaygınca kullanılmaktadır. İnsanlara görünme, methedilmeyi bekleme ve halk nazarında saygın bir kişi olmayı istemek insanın en zayıf damarı olarak gösterilmiştir.

Hubbu câh çok tehlikelidir; öyle ki, bazı zayıf karakterli kimseler ondan dolayı pek çok hileye başvurur, haksızlıklar irtikap eder ve zulme girerler. Önce makam-mansıp sahibi olmak, sonra da yerlerini ve itibarlarını korumak için olmadık sebeplere tutunur, bir sürü cürümlere bulaşır ve pek çok günah işlerler. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurmuştur: Şöhret ve makam sevgisinin insana verdiği zarar, koyun sürüsüne saldıran bir kurdun o sürüye verdiği zarardan daha çoktur!

BeRaaT_
12.Temmuz.2009, 01:36
eline yüregine saglık hocam allah razı olsun tebrikler...

HARP
12.Temmuz.2009, 20:37
SÖZ İSRAFI

İsraf denince, eşya ve zaman gibi elde edilmesi güç şeylerin lüzumsuz harcanması akla gelir; Ekmek israfı, elektrik israfı, su israfı, giyim eşyası israfı gibi... Fakat söz israfı pek aklımıza gelmez.
İsraf, saçıp savurmak, yerli yersiz harcamak, eldeki nimetin kadrini bilmez bir şekilde sarfetmek olduğuna göre, elbette konuşmak nimetinin meyvesi olan sözün de israfı olur.
Konuşabilmek melekesi insana mahsus kıymetli bir nimettir. Ağız, dil, ses ve gırtlağa sahip bulunan diğer canlılara verilmeyen "beyan, ifade etme, konuşma" nimetini insana veren kudret, tabii ki, o nimetin nasıl kullanılması gerektiğini de tayin ve tespit eylemiştir.
Bu meselenin, biri dinî ve ahlakî; diğeri edebî olmak üzere iki yönü vardır. Bu yazıda meselenin dinî ve ahlakî yönünü ele alacağız.
Her şeyde olduğu gibi sözde olan israf da dinimizde ve kültürümüzde hoş görülmemiş, önlenmesi için tedbirler alınmıştır. Hangi sözlerin israf sayıldığı hususunu ileriye bırakarak, niçin sözde israf olur sualiyle meseleye ışık tutmaya çalışalım.
Kur'ân-ı Kerim'de, insanın elinden, dilinden, gözünden ve kulağından, hatta kalbinden ve hayalinden geçen her türlü fiil veya tasavvur disiplin altına alınmış (1) faydalı olacak şekilde hükme bağlanmıştır. Bu mükemmel insan anlayışı içinde, ferdin hiçbir davranışı ölçüsüz, başı boş bırakılmamıştır.
İslam bir ölçü ve uyumlar manzumesi olduğuna göre, insanın ağzından çıkan kelamın da bazı esaslar ile tanzim edilmesi icap eder. Kısaca söz israfı diye adlandırdığımız ve mesuliyeti olan tekellüm/muhavere, dinin üç esasından biri olan "ahlâk"ın temelini oluşturur.
Meseleye ayet ve hadislerden bir kaçıyla ışık tutup, kültürümüzde nasıl makes bulduğunu görmeye çalışalım. Kur'an'da mealen şöyle buyruluyor:"O bir söz söylemeye dursun, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır." Buradan anlaşılabileceği gibi, insanın ağzından çıkan her sözü, anında teyp bandına kaydedilircesine, zabtedildiğini anlıyoruz.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’den söz sarfına dair pek çok hadis rivayet edilmiştir.
Bunlardan bazıları şu mealdedir: "Mümin, diğer müminlerin elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir." "İki çeneniz arası ile iki apış arasını koruyacağınıza garanti veriniz ben de size Cennet garantisini vereyim." "Allah'a ve ahiret gününe inanan komşusuna ikram etsin, misafirine ikram etsin. Ya hayır söylesin yahut sussun" "Lüzumsuz sözleri bırakmak, insanın İslamî güzellikleri arasında sayılır."
Bu hadisleri çoğaltmak mümkündür. Ayet ve hadislerden anlaşılan şudur ki, kişi hayırlı, faydalı, lüzumlu olan konularda konuşmalı, boş yere gereksiz ve abes sözlerden kaçınmalıdır.
İslam büyüklerinin bu ilahî tavsiyeye titizlikle uydukları görülür. Boş söz konuşurum endişesiyle, Hz. Ebubekir (ra)'in ağzında çakıl taşı bulundurduğu ve ancak gerektiği yerde ağzından taşı çıkararak konuştuğu naklediliyor. İmam-ı Ahmet, ölüm anı yaklaştığı sırada, inleyişlerinin yazıldığını duymuş ve ruhunu teslim edene kadar inlememiş, susmuştur. Meseleyi bu kadar dikkatle ele almışlar, vakit ve sözlerini israf etmemeye çalışmışlardır.
İslam’ın, konuşma âdâbı ve söz disiplinine genişçe yer verdiğini görüyoruz. Kişinin ağzından çıkan sözler, evsafına göre tasnif edilmiş, isimlendirilmiş ve uygun olmayanlarından sakınılması tavsiye edilmiştir. Aşağıda sadece isimlerini saymakla yetineceğimiz, fakat her biri ayrı bir mevzu teşkil edecek kelâmları konuşmak, "söz israfı" olacağı için, bunlardan sakınmak imanlı olmanın gereğidir.
Dinimizce yasaklanmış olan sözler kısaca şunlardır: Küfür sözleri, yalan, gıybet, iftira, istihza etmek (alay etmek), mâlâyani (boş ve faydasız) konuşmak, cidal, husumet sözleri konuşmak, kelamda tasannu (ağzını eğe büke) konuşma, dedikodu ve koğuculuk, iki dilli ve iki yüzlülük, lanet etmek, kötü söz ve küfürleşme, şehveti tahrik edici sözler, başkasının sırrını yaymak.
Yukarıda İslamî ahlaka sahip kişilerin söz disiplinine kısaca temas ettik. İslâm ahlakı ile terbiye olup yetişmiş ve bunu hayatına tatbik etmiş atalarımızın bir çok sözünde gevezelik ve boş sözler kınanmıştır.
Türkçe'de söz kelimesi ciddi konuşmalar, dinlenebilir özelliğe sahip kelamlar için kullanılmıştır. Söz bir kelimeye değil, bir mânâ bir hüküm ifade eden cümleye de denmiştir."Ata sözü" deyişinde de bu mânâ vardır. Deyimlerimizde de söz, ciddiyet ifade eder. Mesela, söz vermek, sözünde durmak, sözüne güvenilmek, sözünün eri olmak... bu deyimlerden bir kaçıdır. Söz ile ilgili ata yâdigarı şu darb-ı mesellerde de İslâmî bir terbiye kokmaktadır. "Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır. Anlayana bir söz yeter. Söz gümüş ise sükut altındır."
Yerli yersiz konuşan, boş şeylere dalıp gidenlerin ağzından çıkanlara ise "laf/lakırtı" denmiştir. Mesela, laf atmak, lafını bilmemek, lafını esirgememek. Laftan anlamaz olmak, laf lafı açmak... deyimleri söz israfına işaret etmektedir. "Laf ile peynir gemisi yürümez." sözünde de, kuru ve boş kelam ile bir yere varılamayacağı ve bunun söz israfı olacağı vurgulanmıştır.
Sözü uzatmadan, söz ustalarının bu konuda söylediklerinden bir kaçını nakledip meseleyi bitirelim. Söz israfı yapmama konusunda ölümsüz Yunus, çağları delen sesiyle şöyle diyor:
Onsuz sözün gör nedir, çok söz ayvan yüküdür.
Arife bir söz yeter, tende cehver
Gönüllerin pasını ger sileyim der isen.
Şol sözü söylegil kim sözün hülasasıdır.
Söz var kıla kaygıya şad, söz var eyler bilişi yad,
Eger horluk eger izzet her kişiye sözden gelir.
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı. bal ile yağ ede bir söz.
Sözünü bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz,
Sözünü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz.
Sözü uzatıp dolaştırmadan en keskin şekliyle, en kestirmeden söylemesini bilen Hak dostu, gönül eri, eren tipi büyük Yunus, söz israfı hakkındaki fikrini "Çok söz hayvan yüküdür" diyerek kestirmeden ifade etmiştir.
Kutadgu Bilig sahibi Yusuf Has Hacip de söz israfı hakkında şöyle der:
Sözüne dikkat et, başın gitmesin, dilini tut, dişin kırılmasın.
Sen kendi selametini istiyorsan, ağzından yakışıksız bir söz çıkarma.
Çok sözden fayda görmedim, amma söylemek de faydasız değil.
Sözünü çok söyleme, sırasında ve az şöyle, binlerce söz düğümünü bir sözde çöz.
Dili iyi gözet başın gözetilmiş olur, sözünü kısa kes ömrün uzun olur.
İnsan iki şey ile kendini ihtiyarlamaktan kurtarır; Biri iyi iş biri iyi söz.
Her sözü saklamayı da anlayış hoş görmez, insan lüzumlu olan sözü söyler, gizlemez.
Benden sana gümüş ve altın kalsa, sen onları bu söze denk tutma.
Söz israfının zararına bazı meşhurlar da dikkat çekmiş, sakınılması tavsiyesinde bulunmuşlardır. İşte onlardan birkaçı:
Söylemediğim şeylerin hiçbiri bana zarar vermedi. (Calvin Coleridge)
Susmak insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır. (Confucius)
Konuşmak ihtiyaç olabilir, ama susmak bir san'attır. (Goethe)
Gürültü ve acı sözler, haksızlığın işaretidir. (Victor Hugo)
Gönül alıcı bir söz, kışı yaza çevirir. (Çin atasözü)
Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil. (Clavdius)
Ne kadar çok söylersen karşındaki o kadar az hatırlar. Az söyle de kazancın çok olsun. (Fenelon)
Asrın beyin yapıcısı, söz israfına şu vecize ile dikkat çeker:
"Her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu demek doğru değildir."
Demek sözün dinlenmeyeceği yerde söylenmesi, kayalıklar üzerine tohum ekilmesi gibi boşa gidecek bir nasihat, diğer ifadeyle söz israfı oluyor.
Başlığını söz israfı diye attığımız yazıyı daha fazla uzatmadan. Yusuf Has Hâcip'in şu özlü deyişi ile noktalayalım:
"Aman sözün aydın olsun öz olsun.
Işık saçsın, bakan köre göz olsun."

H. İbrahim Okatan

HARP
12.Temmuz.2009, 20:43
Tatlı Dil, Güler Yüz




Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
“Müslüman, diğer insanların elinden ve dilinden emin olduğu kişidir1.” diyerek, olgun bir mümin prototipi çizer. Olgun bir müminin de karşısındaki insanları, ne davranışlarıyla ne de sözleriyle incitmeyeceğini belirtir. Bununla birlikte bizlere, tatlı dilli ve güler yüzlü olmanın, imanda bir olgunluk ölçüsü olduğunu işaret buyurur.
Diğer bir hadislerinde:
“Ey nas! Ne verirseniz sizin için hayırlıdır. Kişi ister bir sa’, ister yarım sa’, ister bir hurma, ister yarım hurma versin. Herhangi biriniz Allah’a kavuştuğunda Allah Ona:
– Ben, sana göz, kulak vermedim mi? Ben, seni mal ve çoluk çocuk sahibi yapmadım mı? Sen bu gün için ne hazırladın? der. O da önüne bakar, arkasına bakar, sağına bakar, soluna bakar ve hazırladığı hiçbir şey göremez. Netice olarak ateşe karşı ancak yüzünü siper yapar. O halde, bir hurmanın yarısıyla da olsa kendinizi ateşten koruyunuz. Şayet onu da bulamazsanız, bari yumuşak bir sözle bunu yapınız2. diyerek dikkatlerimizi başka bir yöne çekmiş, tatlı dil ve güler yüze, sadaka gibi bir ibadet boyutu kazandırmıştır.
Yaptığımız her iyilikte olduğu gibi bunda da en yakınlarımızdan başlayarak çevremizde yaşayan diğer fertlere doğru bu güzel ibadeti yaymamızın gerekliliği göz ardı edilemez. Bundan dolayı tatlı dil ve güler yüzle muamelemizi hak edenler elbette ki öncelikle anne babalarımız olacaktır.
Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz, bizden ana babamıza iyi muamele etmemizi, (kendi rızasına uygun düşmeyen şeyler hariç ) onlara her zaman itaatkâr olmamızı emrederken3 şu tatlı sözlerle de onlara dua etmemizi tavsiye buyurmaktadır:
Onlara acıyarak tevazu kanadını indir ve: “Ya Rabbi! Onlar beni çocukken nasıl koruyup esirgedilerse sen de kendilerini öylece esirge” de.4
Bu ayet-i kerimeyi hayatına aynen aksettiren büyük sahabe Ebu Hureyre r.a.’ın, annesiyle olan muhabbetine bir bakalım:
Ebu Hureyre r.a. evine girerken ve çıkarken bitişiğindeki evde oturan annesine şöyle seslenirmiş:
“- Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun anneciğim!” Annesi de buna aynen mukabelede bulunurmuş. Ardından:
“- Sen küçükken bana nasıl şefkat ve merhamette bulunduysan Rabbim de sana öylece şefkat ve merhamet etsin” dermiş. Annesi buna:
“- Sen de bana şu yaşlı halimde nasıl şefkat ve muhabbetle muamele ediyorsan Allah da sana öyle muamelede bulunsun” diyerek
mukabele edermiş.5
Biz yeni nesil gençlere örnek olacak ne kadar hoş bir tablo.
İkinci olarak bu güzel muameleyi, acısıyla, tatlısıyla hayatın zorluklarına beraberce göğüs gerdiğimiz ailemiz hak etmektedir.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz, eşlerimizle iyi geçinmemizi emrederken6 Peygamber Efendimiz S.A.V de:
“Müminlerin iman bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır. Hayırlınız, hanımlarına karşı hayırlı olanlardır.”7 diyerek, eşlerimize karşı güler yüzlü ve tatlı dilli olmayı, iyi mümin olmanın bir ölçüsü olarak belirtmiştir.
Yine başka bir hadis-i şeriflerinde:
“Hayırlınız aile fertlerine hayırlı olandır. Ailesine en hayırlı olanınız benim.”8 buyurmuştur.
Peygamber Efendimiz S.A.V’in, muhterem validelerimizle olan sevgi, saygı, muhabbet ve hoşgörü çerçevesindeki davranışlarını göz önüne aldığımızda, her konuda olduğu gibi bu konuda da Peygamber Efendimiz ’S.A.V in tüm insanlığa rehber olduğunu müşahede ederiz.
Okuyanların yüzünde tebessümlere vesile olacak şu hadise, Peygamber Efendimizin validelerimize olan engin muhabbet ve müsamahasına ne kadar güzel bir örnektir:
Hz. Ebubekir r.a. birgün Peygamber Efendimizin huzuruna girmek için izin ister. Bu sırada kızı Hz. Aişe r.a.’nın Peygamber Efendimize karşı yüksek bir ses tonuyla konuştuğunu duyar. İçeriye girince kızını:
- Allah’ın Rasülü’ne karşı sesini nasıl yükseltirsin? Diyerek azarlar ve ona vurmak için elini kaldırır. Bunu gören Peygamber Efendimiz S.A.V., aralarına girerek Hz. Ebubeikir’i yatıştırır. Hz. Ebubekir, hane-i saadetten ayrılınca:
- Gördün mü bak, seni babanın elinden nasıl kurtardım? diyerek validemize takılır.
Birkaç gün sonra, Hz. Ebubekir, yine Peygamber Efendimiz S.A.V in hane-i saadetlerine vardıklarında kızı ile Rasûlullah Efendimizin arasının düzeldiğini görür ve:
- Beni kavganıza dâhil ettiğiniz gibi barışınıza da dâhil eder misiniz? der. Resulullah Efendimiz: Buyur kabul ediyoruz ve seni de aramıza katıyoruz. Buyurur. 9
İşte sevgi, muhabbet ve müsamahanın bütünleştiği örnek bir aile tablosu. Kutlu Peygamber’in S.A.V., ümmetine örnek olacak aile yaşantısı. Rabbimiz, hepimize, Peygamber Efendimizi S.A.V. her hususta örnek alabilmeyi nasip etsin.
Çocuklarımıza da tatlı dil ve güler yüzle muamele etmenin ne kadar faydalı ve eğitici olduğunu bu gün artık herkes kabul etmiş durumdadır. Sert ve kaba davranışların, azarlamanın, bilhassa da döverek terbiye vermeye çalışmanın hiçbir tesirinin olmadığı, tam tersine aksi tesir gösterdiğini hepimiz müşahede etmekteyiz.
Peygamber Efendimiz S.A.V in, torunu Hasan’ı( r.a.) öperken gören Akra b. Habis, bu duruma şaşırarak:
- Benim on çocuğum var. Onlardan hiç birini öpmedim. Demesi üzerine Peygamber Efendimiz S.A.V. :
- Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.10 Diyerek çocuklara güler yüz göstermenin Allah’ın merhametine vesile olacağını belirtmiştir.
Ashab-ı Kiramdan olan Ya’la b. Mürre de şahid olduğu bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır:
“- Peygamber Efendimizle çıktık ve bir yemeğe davet edildik. O esnada Hz. Hüseyin yol üzerinde oynuyordu. Peygamber Efendimiz S.A.V. topluluğun önüne koştu, sonra iki elini açtı. Çocuk öteye beriye koşmaya başladı. Peygamberimiz S.A.V. ona gülüyordu. Nihayet onu yakalayınca, iki elinden birini çocuğun çenesine ve diğerini de başına koydu. Sonra onu kucakladı.”
Sonra şöyle buyurdu:
“- Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim. Hüseyin’i seveni Allah sever. Hüseyin, torunlardan bir torundur.”11
Dede, dedelerin en kutlusu, torun da torunların en kutlusu olunca ortaya böyle güzel, böyle örnek bir manzara çıkıyor. Bizim de bu örnekler ışığında en yakınımızdakilerden başlayarak tüm çevremize güler yüz ve tatlı dille muamele etmeyi bir alışkanlık haline getirmemiz gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki biz ne kadar bekliyorsak muhatabımız olan her insan da o kadar tatlı dil ve güler yüz beklemektedir.
Rabbimiz bizlere, o gül yüzlü Peygamberinin güler yüzünden ve tatlı dilinden nasip etsin. Amin…




Dipnotlar: 1) Tirmiz iman 12, Nesai iman 8 2) (El Bidaye c. 5, s. 65, Buhari Kitabü’z Zekat 712) 3) Ankebut suresi 8 4) İsra 24 5) Müsned-i Ahmet c. 4, s. 409, 429, 430, 527 6) Nisa suresi 4. Ayet 7) Tirmizi Rada’ 11 8) İbn-i Mace nikah 50 9) Ebu Davut Edep 84 10) Buhari Edebül Müfred 1. cilt 91. hadis 11) Edebül Müfred 1. cilt 364. hadis

HARP
13.Temmuz.2009, 01:55
Giyimde Haya ve Takva Çizgisi





Güzel dinimiz İslâm, ne sadece vicdanlarda saklanan gizli manzumeler bütünüdür, ne de yalnızca dış görünüşe yansıyan bir takım davranışlardan ibarettir. Bilakis, mensuplarının iç dünyasını tanzim ve tahkim eden ve oradan davranışlarda güzel ahlak numuneleri tezahür ettiren kaideler manzumesidir.

Onun davranışlarımıza yön veren düsturları cümlesinden olmak üzere bu gün, neticede insanı iffet-haya gibi güzel hasletlerle buluşturan giyinme/örtünme konusuna ve bu anlamda geçmişimize ne derece sahip çıktığımıza bakalım istiyorum: Kıyafetlerimizi kendimize güvenerek tercih ettiğimiz dünkü asil duruşumuzu hatırlayalım. Bu günkü ahvâlimize bir bakalım. Yarınlarımızı düşünelim. Kur'ân-ı Kerim'in buyruğunu, orada verilen misalleri tezekkür edelim.

Yüce Kitabımız iffetli yaşamayı ve haya duygusuyla giyinmeyi öğüt veriyor mü'minlerine. Hz. Şuayb'ın kızlarının edeble yürüyüşlerini, utanarak konuşmalarını örnek veriyor. Cahiliye kadınları gibi açılıp saçılmama vakarının, ezvâc-ı tâhirâttan ümmeti aydınlatan bir iffet kaidesi olmasını öngörüyor. Kıssaların en güzelinde Allah'tan haya etmenin büyüklüğünü anlatıyor.

Hayasızlığı yasaklıyor bizim kitabımız. Bir bütünün iki yarısı gibi birbirini tamamlayan kadın ve erkeğin, Allah'ın buyruğuna riayet ettikleri sürece, yekdiğeri hakkında bürüyücü bir elbise olacağını beyan ediyor. Zinaya yaklaşmayın buyruğuyla, o çıkmaz sokağa varan yolların, ancak iffet ve haya ile kapatılabileceğine işaret ediyor. Kadın ve erkek bütün müslümanlara haramdan gözlerini sakınmalarını emrediyor.

Önümüze çıkan haram tabloları bir çırpıda izale etmemizi beklemiyor bizden. Her hayrı usulünce talep etmenin yolunu gösteriyor. Önce nefsimizden başladığımız taktirde, çevremize ışık saçabileceğimizi buyuruyor. Ve müttakilere yaraşır vakur elbiselere bürünmemizi, insanlık içinde iffet ve haya örneği olmamızı...



‘râf Sûresi'nde; sadece insana mahsus olmak üzere verilen elbise nimetinin, bu gayeye hizmet etsin diye ihsan edildiğini buyuruyor:

Ey Âdem oğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan takvâ elbisesidir. İşte bu, Allah'ın âyetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırsınız. (A‘râf.7/26)

Âyet-i kerimede; örtünmeyi ve insanlara düzenli görünmeyi sağlayan, gösterişten uzak, mutedil bir giyim tarzı öngörülmüştür. Ve bu, insanı takvaya, takva libasına götüren yol olarak teşvik edilmiştir. Bedeni teşhir ile insan haysiyetini ayaklar altına alan giyim tarzının çirkinliğine işaret edilmiştir, diyebiliriz.



Çünkü takva elbisesiyle, takva arasında bir bağlantı vardır. Ve bir bakıma bunların ikisi de libastır. Biri kalbin ayıplarını örter ve onu güzelleştirir. Diğeri bedenin kusurlarını kapatır ve onu tezyin eder. Böylelikle kişide, utanma duygusu inkişâf etmiş olur.

Tefsirde belirtildiği üzere; "haya ve takva duygusundan uzak olan kişi, her ne kadar giyinse de, elbisenin rahmet ve bereketinden istifade edemez. Çünkü setr-i avret ve hıfz-ı namus gibi yüce gayeleri gözetmeyenin ve örtünmeyi değil, bedenini teşhir etmeyi gaye edenin kullanımında elbise, bir meta-ı gurûr olur. Elbise nimetinden faydalanmanın esası, hiss-i takva ile giyinmektir. Hiss-i hayâ ve haşyetullah ile giyilen elbise Allah'ın izniyle kişinin maddi ve manevi ayıplarını örter. Sahibini fenalıklardan muhafaza eder."

Nitekim, Peygamber Efendimiz elbiseyi mübarek bedenini örten ve ibâdât ü tââte zemin hazırlayan bir hayır vesilesi olarak değerlendirmiştir. Ehline ve ashabına bunu öğretmiştir.



O, elbisesinin temiz ve düzgün olmasına itina gösterirdi. Örtünme ile temiz ve düzenli giyimin en ideal insicamını mübarek hayatında tatbik ederdi. Asgari ihtiyacından fazlasına rağbet etmezdi. Onun elbiselerinden hiç biri topuklarından aşağı inmez, yerlerde sürünmezdi. Elbiseyi mutlaka sağ taraftan giymeğe başlar ve şöyle dua ederdi; ayıp yerlerimi örten elbiseyi bana giydiren ve onunla insanlara güzel görünmemi sağlayan Allah'a hamd olsun.

Bu davranışıyla giyinmenin; bedenin korunmasına, cemiyette edeb ve haya hislerinin canlı tutulmasına hizmet etmesi gerektiğine işaret ederdi. Önceki peygamberlerin sözlerinden bize intikal eden, utanmazsan dilediğini yap sözünü nakletmesi, bunu temine yönelik en mühim hatırlatmasıydı.

* * *



Yazık ki şimdi onun ümmeti, her gün biraz daha artan bir vurdum duymazlığın içine sürükleniyor. Yeni kuşaklara, giyinmekten maksadın örtünmek ve bedeni korumak olduğunu gereğince öğretemedik. Öğretemedik ki, uzuvların teşhirini ön planda tutan modacıların yönlendirmesine, bir heves ve özenti uğruna kolayca boyun eğmekteler.

Kanatimizce bir toplumda bu derece köklü değişikliklerin bu kadar hızla gerçekleşmesi ve hiç bir fiziki baskı olmadan kabul görmesi hayra alamet değildir. Bir müslüman, inancıyla bağadaştırmadığı bir kıyafeti hangi yorumla üzerinde taşıyor, kendine yakıştırıyor? Bunun sebeplerini araştırmak ve edebin güzelliğini, hayanın ulviyetini, bunları unutmuş görünenlere hatırlatmak ciddi bir mesele olarak önümüzde duruyor.

Görülen o ki, giyinmeyi/örtünmeyi asgari ölçüde dahi sağlamayan kıyafetleri kullanmayı itiyat edinen insan, başta dinimizin direği namaz olmak üzere ibadetlerden uzaklaşmakta ve geri dönülmesi, adeta özel gayret gerektiren bir çıkmazın içine doğru akıp gitmektedir. Dînî-İslâmî kural ve kavramların işitilip söylenmediği ortamlara... Ve buralarda attığı her adım, adeta bir sonraki olumsuz aşamayı davet etmektedir.



Bir insanın giyim-kuşamında dînî-millî hassasiyetlerini yitirmesi, onu gayri İslâmî alışkanlıklara sürükleyen sebeplerin başında gelmektedir, diye düşünüyoruz. Bu sebeple, ezanların okunduğu, Kur'ân'ın işitildiği şu memlekette; o sevimsiz kıyafetlerin nasıl olup da yaygınlaştığını ve insanların hangi yorumla geçiminden sorumlu olduğu kişilere bunları alabildiği sorusu etrafında düşünmek gerektiğine inanıyoruz.



Bu gün toplumun, hangi hayat damarlarını kurutmayı göze alarak bu olumsuz noktaya kaydığının tesbiti bakımından; şöyle bir albümlere, bir de aynaya/etrafımıza nazar etmemiz faydalı olacaktır. Yüreğimizelverirse, oradan geleceğe bakalım. Utanma duygusunu kaybetmenin bizi hangi badirelere sürükleyeceğini tasavvur edelim.

Bir millet düşünelim ki, geçmişiyle olan ortak paydalarını unutma çabasında. İstikbalini yeşertecek hayat damarlarını kurutmağa çalışıyor. Böyle bir milletin encamı nice olur?

* * *

Ecdadımız bu gün yaşasaydı bizleri sevmek isterdi, sevebileceği kılık-kıyafette görmek isterdi. Çünkü biz onların canlarından birer parçayız, nesillerinin devamıyız. Sevgili Peygamberimiz; huzuruna çıkabileceğimiz bir kıyafete bürünmemizi arzu ederdi. Ve biz, pek de uzak olmayan bir zamanda onlarla buluşacağımıza inanıyoruz.

Bununla birlikte şimdi, sokaklarda, caddelerde Allah'tan korkmazsan kuldan utan, sözünden medet umar hale geldik. Utanma duygusunu arıyoruz, hararetle. En son kaleyi. Onu da yitirirse bu toplum, ifsad olur. Yok oluşun eşiğine dayanır diye endişe ediyoruz. Ne acı...

İmanın en zayıf derecesinin kötülüğe kalben buğzetmek olduğu bilgisiyle yüreği sızlayan insanımıza, içinde ümitle sorumluluğun bir arada bulunduğu bir çift sözümüz olacak: Amansız alevler içinden ne kurtarılsa kardır. Bir kişiyi günah deryasından kurtarmanın ecri dünyalara değer olduğu gibi, bir tek insanı ihmal etmenin vebali de o derece ağırdır.


Cafer Durmuş

HARP
13.Temmuz.2009, 02:09
Gönlünü sakın, Müslümanlara kıskançlık, kin ve nefret yatağı olmaktan...


Göz, dil, gönül ve heva... Bu dört şeyden sakın!
Gözlerini sakın, Allahın razı olmadığı şeylere bakmaktan...
Dilini sakın, gönlünde tam zıddını Allahın bildiği bir şeyi söylemekten...
Gönlünü sakın, Müslümanlara kıskançlık, kin ve nefret yatağı olmaktan...
Heva ve hevesini sakın, bir uygunsuz yeltenişe düşmekten...

Eğer bu vergiler sende yoksa, toprak saç başına ki, saadet senden uçup gitmiştir (Abdullah, Huybekoğlu)

Abbas (Ahmedüşşair Ezdioğlu) son dakikalarında, kendisini nasıl bulduğunu soran bir dervişe şöyle dedi:

- Tereddüt içindeyim... Ne istediğimi, ne istemem gerektiğini bilmiyorum. Eğer gitmek istesem, dâvaya ve küstahlığa düşmek korkusu var... Kalmak istesem, dilekte kusur göstermek ve Ondan kaçmış olmak korkusu... Bekliyorum; Onun ne dileyeceğini, ne yapacağını bekliyorum.

Bu sözün peşinden arkasına bakan derviş, başını tekrar çevirdiği zaman gördü ki, Abbas ruhunu teslim etmiş; müsterih ve mütebessim yatıyordu.

HARP
13.Temmuz.2009, 14:08
Ey kişi! Diline ****k ol

Dil, bilindiği üzere söz söylemenin aracıdır. Allahın büyük bir nimetidir. Kendisi küçüktür; ama yaptığı iş büyüktür. Her şey dille ilgilidir. Mesela diğer organların yetenekleri sınırlıdır. Göz, renk ve suretleri görür; kulak sesleri işitir vs. Ama dilin sahası geniştir. Onun imkânlarının sonu yoktur. Dolayısıyla bu etkileri hem hayır hem de şer konusunda böyledir. Bu araç, kontrolsüz kullanılırsa yani kişi dili üzerine malik değilse neyi söylemesi yahut söylememesi gerektiğini bilemez ise dil, kişiyi ziyana uğratır. Bunun için çok söylemekten kaçınmak gerekir. Çünkü o zaman dilin kontrolü güçleşir. Zehirli bir kılıca dönüşür. Kişiyi Hakktan uzaklaştırır. Gönüller yıkar, insanları incitir. Fitnelere sebep olur, kanlar döktürür. Bu yüzden her sözü söylememek gerekir. Söylenmesi icap edenleri iman, akıl ve gönül süzgecinden geçirdikten sonra söylemek doğru olur. Eğer, hak olan söylenemeyecekse susmak en doğrusudur. Konuşmanın dilin ameli olduğunu bilerek hareket etmek gerekir.

15. asrın önemli mutasavvıflarından Eşrefoğlu Rumi, 1448de telif ettiği Müzekkin Nüfus adlı eserinde, insanın ergin ve yetkin bir hale gelmesinin yollarını anlatırken üç kavram üzerinde özellikle durur. Bunlar, nefsi temizlemenin üç şartı olan az yemek, az uyumak ve az söylemek, diğer bir ifadeyle dilin ıslahı meselesidir. Bu son mesele insan ilişkileri bağlamında her zaman olduğu gibi bugün için de çok önemlidir. Eşrefoğlu dilin ameli olan sözleri, haram sözler, helal sözler, helal ve haram karışık sözler diye ayırarak inceler:

Haram sözler ruhu yakar

* Yalan söylemek: Gerçeği gizlemek, yalan yere söz vermek ve yemin etmek, yalancı şahitlik yapmak.

* Şirk ve küfür kokan sözler söylemek: Bu sözler kişinin tevhid akidesi üzerinde olumsuz etkiler yapar.

* Ahlaksızlık ifade eden sözler söylemek

* Kovuculuk özelliği taşıyan sözler

* Bir fasığı yüzüne karşı yahut ardından övmek

* İyi bir şeye kötü, kötü bir şeye iyi demek

* Adaletsiz biri için adildir demek

* Yemin ederek söz söylemek

* Laf taşımak: Laf taşıyan kişi sihir edici ve büyücüden daha tehlikelidir. Onların bir yılda başaracağını kovucu bir dakikada başarır.

* Halka maskaralık edip onları gülüştürmek, birini yahut birilerini alaya almak, tahfif etmek: (Böyle sözler gönül öldürür, kine, öfkeye sebep olur, kişideki heybet ve hürmeti yok eder. Hayayı öldürür, kişiyi küçültür.) Hikmetli latifeleri, gönül hoşluğu sağlayan ve kimseyi incitmeyen şakavari sözleri bu sözlerden ayırmak gerekir.

* Lanet bildiren sözler söylemek: Eşrefoğlu mümin lanet edici olamaz hadisinden hareketle kişiler ve diğer varlıklar için bu tür sözlerden kaçınılmasını söyler.

* Birinin sırrını başkasına söylemek: Çünkü sır emanettir. Başkasına söylemek emanete ihanettir. Sır saklamanın güç olduğunu belirten Eşrefoğlu, işin en doğrusunun kişinin kendi sırırını kendisinin koruması gerektiğini belirtir.

* Gıybet etmek: İnsanın, duyduğu zaman hoşuna gitmeyecek olan bir hususu gıyabında söylemek

* Bühtanda bulunmak: Söylenen şey o kişide yoksa bunun adı bühtan olur.

Eşrefoğlu, bu sözlerin hepsini tehlikeli ve zararlı bulmakla beraber en çok gıybet ve bühtan üzerine durur. Burada çıkış noktası bu konuyla ilgili ayet hükmünün çok kesin olmasıdır: Ey iman edenler, zannın birçoğundan sakının, çünkü zannın bir kısmı günahtır. Müslümanların ayıp ve kusurlarını araştırmayın, bir kısmınız bir kısmınızı arkasından hoşlanmayacağı sözle çekiştirmesin. Hiç sizden biri ölü kardeşinizin etini yemek ister mi?... (Hucurat suresi, 12)

Helal sözler nelerdir?

* Günahlarını anan tövbe sözleri
Kişinin günahlarını anıp onlara tövbesini bildiren, Allahtan bağışlanma dileyen sözlerdir. Bunlar kişinin hatalarını görmesini, onlardan samimiyetle vazgeçmesini sağlar. İç arınmaya vesile olurlar.

* Evliya sözlerini nakletmek
Evliyalar, manevi arınmalarını gerçekleştirmiş Hak dostlarıdır. Onlar Rableriyle kurdukları samimi rabıta ile Hak rızasına uygun sözler söyledikleri için bu sözlerin başkalarına aktarılması hayra vesile olur.

* Efendimize salavat getirmek
Salavat, Efendimizi övme ve Ona dua etme mahiyetindeki sözlerdir. Bu tür sözlerin de kişide bir örnek ve önder olarak Hz. Peygambere bağlılık bilincinin oluşmasında etkilidir.

* Nasihatte bulunmak
Vaaz ve nasihat bilgi ve fikir sahibi insanların işi olmalıdır. Aksi takdirde boş ve anlamsız sözlere dönüşürler. Fayda yerine konuşana da dinleyene de ziyan verirler.

* Halkı Hak yoluna sevk edici sözler
Müminin asli görevlerinden biri iyiliği emr ve kötülükten sakındırmaktır. Bu bakımdan söylenen sözün muhakkak Hakka ve hakikate uygun olması gerekir.

* Kuran okumak
Kuran Allahın buyruk ve yasaklarını, kulun dünya ve ahiret saadeti için gerekli olan kurallarını açıklayan bir kitap olarak Müslümanların yol haritasıdır. Dolayısıyla Kuran okumak, devamlı olarak doğru yol üzerinde yürümenin olmazsa olmaz şartıdır. Üstelik zikir, salavat gibi sözlerin söylenmesinin kişinin kalbi üzerinde de olumlu etkileri olacağı aşikardır. Çünkü dil ile gönül arasında sıkı bir rabıta vardır.

* Allahın adını anmak, zikr bildiren sözler
Bunlar, Esmâ-ül Hüsnâda belirtilen Allah ve Ona ait sıfatları belirten Rahman, Rahim, Melik, Aziz, Rafi gibi kavramlardır. Kişi bu sözleri söyleyerek Yaratıcının sıfatlarını her daim bilme, hatırlama ve kul olarak kendine düşen vazifeyi görme imkanı bulur. Mesela Allahın Habir sıfatını zikreden biri, bu kavramla Allahın her şeyin içyüzünden haberli olduğu bilgi ve bilinciyle her türlü yalandan, çirkinlikten, gizli ve açık kötülüklerden kaçınma ihtiyacı duyar.

* Kişiyi dünyaperestlikten gafletten uzaklaştıran sözler
Çünkü dünya, kişiyi kendinden ve Rabbinden uzaklaştıran tehlikelerle doludur. Kişinin böylesi bir gaflete düşmesini engelleyici sözlerin söylenmesinin faydaları ortadadır.

Helal ve haram karışık sözler

Eşrefoğlu bazı sözlerde ise helal ve haramın karışık olabileceğini belirtmektedir. İçinde haram unsuru olabilme ihtimalinden dolayı bu sözlerin neler olduğunu da genel bir bakış açısıyla şöyle açıklar: Yukarıda helal olduğunu belirttiğimiz sözlere riya ve şöhret niyeti karışırsa, bilgi, irfan ve ihlastan uzak olursa, mesela sözü söyleyen için iyi şeyler düşünülsün için söylenmişse haram sözlere dönüşürler. Böylesi sözlerden de kaçınmak gerekir. Çünkü burada hem ilaç hem zehir vardır. Ama zehir ilacın tesirini yok eder.

Eşrefoğlunun lisan bahsinde söyledikleri elbette Allah ve Resûlünün söyledikleridir. Bu bağlamda konuyla ilgili bir ayet ve bir hadis şöyledir: Çok sözde hayır yoktur. Meğer şol kişiler sözünde halka sadaka etmeğe ve hayır hasenat etmeğe veyahut emr-i maruf ile veyahut küsleri barıştırmakla halkı ıslah için söylene. (Nisa 114)

Bir şey öğret ki, onunla cennete gireyim!

Bir kişi Peygamberimize gelerek Bana öyle bir amel söyle ki onunla cennete gireyim. der. Peygamberimiz, Açları doyur, susuzları kandır, muhtaçların ihtiyaçlarını gider. diye cevap verir. O kişi bunlara gücünün yetmeyeceğini bildirir. Peygamberimiz de bunun üzerine, Var, dilin üzerine malik ol. Ne olursa hemen söyleme. Eğer söylersen, sözün hayırlısını söyle. buyurarak İlahi, Sen dilimizi bu afetlerden sakla! Amin, yâ Rabbel-âlemin diyerek sözlerini bitirir.

Eşrefoğlunun dil bahsinde söylediklerini sadece günlük konuşmalar çerçevesinde ele almamak gerekir. Çünkü sözün iyisi de kötüsü de bugün için çok farklı vasıtalarla söylenebilmektedir. Yani gazete, kitap, dergi, televizyon, sinema, tiyatro, edebiyat sahalarında da bu ilkeler son derece önemlidir. Hatta geçmişe göre bu konuda daha da hassasiyet gerekir. İletişim araçlarının bu kadar yaygın olmadığı zamanlarda sözün etkileri daha dar bir alanda kalmaktaydı. Şimdi ise mesela televizyon yoluyla her tarafa ulaşabilmektedir. Yani söze verilen önem, bu konuda gösterilmesi gereken hassasiyet konusunda daha dikkatli olunmalıdır.


Mustafa Özçelik

HARP
13.Temmuz.2009, 14:12
Kendini beğenme hastalığı


Şeytan hizmetçi kılığına girmiş ve yirmi sene Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin yanına gidip gelmişti. Ancak bir türlü o büyük insanın gönlüne vesvese vermeye, ona istediklerini yaptırmaya muvaffak olamamıştı. Bir gün,
- Ey Üstad! Yoksa siz benim kim olduğumu bilmiyor musunuz? dedi. Hazreti Cüneyd,
- Sen lanetli İblissin. İlk geldiğin günden beri seni tanıyorum, buyurdu. Şeytan,
- Ey Evliyalar Sultanı! Sizin kadar yüksek mertebelere ulaşan başka bir zat tanımadım. Yirmi senedir buradayım ama size hiçbir isteğimi yaptırmaya muvaffak olamadım, dedi. Bu sözleri işiten Cüneyd Hazretleri nefretle,
- Defol mel'un! Şimdi de beni kendini beğenme hastalığına düşürerek mahvetmek mi istiyorsun? Yirmi senede yapamadığını yirmi saniyede mi yapacaksın? Yıkıl karşımdan! diye bağırdı. Şeytan ümidini kesmiş bir halde orayı terk etti.

HARP
13.Temmuz.2009, 14:15
Şevksiz değil, şevk SİZ olun!

ALİ DEMİREL

Hz. Adem (aleyhisselam), hem ilk insan, hem de ilk nebidir. Evlatları, daha gözlerini açar açmaz karşılarında babaları Hz. Ademi, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir peygamber olarak bulmuşlardır. Biz bu vazifeye kısaca Emr-i bil-maruf, nehy-i anil-münker diyoruz. Yani insanlara iyiliği, güzellikleri anlatmak ve onları çirkinliklerden, kötülüklerden uzak tutmaya çalışmak.

Varlık gayemiz olan bu yüce vazifede bulunan bir mümin, daima canlı ve şevkli olmalıdır. Sırtında altın taşıyan bir kimse, kıymetinden dolayı onu büyük bir aşk ve şevkle taşır. Halbuki taşınan bu şey, altın değil; Allahın yüce adı ve Onun yâdı, Resûlü Ekrem (aleyhisselâtü vesselam), haşre iman, iman esasları gibi her birisi elmas kıymetinde hakikatlerdir. Bir insan bu paha biçilmez kıymetleri taşırken şevkli olmazsa, başka ne zaman şevkli olacak ki? Gerçi bunu taşırken, yer yer şevki sönenler olmaktadır. Bunun da değişik sebepleri vardır.

Şeytan ve nefis boş durmuyor

Bu yüce vazifenin en büyük düşmanları nefis ve şeytandır. Nefis ve şeytan, Allahın dinine hizmet edilmesini hiç istemez. Hayırlı işlerin, muzır manileri çok olur. Şeytanlar ve nefis bu hizmetin erleriyle çok uğraşırlar. Yerinde korku, yerinde tama, yerinde dünyaya ait bir sürü iş çıkarıp onları meşgul ederler. Bazen de, Bir siz mi varsınız hizmet eden? Yok mu başka Allahın kulu? Size mi kaldı bu iş? Bu iş, irfan işidir. Bu yüce vazifeyi çok yüksek tahsil yapmış, belli bir ad altında grup teşkil etmiş, belli bir müessesede toplanmış kimseler yapar. demek suretiyle içimize attığı fitnelerle, şevkimizi söndürmeye çalışırlar. Çünkü onların işi budur. Şeytan ve avaneleri, bu kudsi kervanın yolcularını yer yer birbirine düşürebilir, birbirlerindeki kusurları nazarlarına vererek atalete ve şevksizliğe sevk edebilir. Ancak hizmet ehli, bu tür fitnelere asla geçit vermemeli, sık sık bir araya gelmek suretiyle, geride bıraktığı şeylerin muhasebesini yapıp, ileriye matuf meselelerin de fizibilitesini görüşerek daima canlı ve şevkli kalmaya çalışmalıdır.

İrtibatı koparmayalım!

Allah yolunda koşanların bir araya gelip çalışmalarından bahsetmeleri, şevklerinin artmasına vesile olabileceği gibi aynı zamanda bir çay içip birbirlerini görmeleri, hasbihal etmeleri, işlerin gürül gürül yürüdüğünü görmeleri de gayretlerinin coşmasına sebep olacaktır. Buradan hareketle şu da söylenebilir: Malum önümüz yaz. Tatil zamanı. Hizmet ehli bir mümin, hem evdeki hanımı ve çocukları hem de kendisi adına bir tatil düşünüyorsa, bulundukları yerden başka bir beldeye gidip orada koşturan insanları görmeliler. Bu şekilde hem dinlenilmiş hem de canlılık korunmuş olunur.

Birbirimizi teşvik etmeliyiz

Aşklı ve şevkli bir mümin, görüp duyduğu şeyleri, az buçuk şevki sönen arkadaşına anlatmalı, onu takviye ederek sönmesini önlemeli. Mesela iman ve Kurân hizmeti yapan insanların olduğu bir yerde farz-ı muhal herkesin aşkı ve şevki sönse ve sadece bir insan kalsa, o, bir hayırhâh olup etrafındaki insanları tekrar eski canlılıklarına kavuşturmak için gayret göstermeli. Gerçi herkesin şevki birden sönmez ama cüzî bir kısım meselelerle bazı kimseler duraklama veya gerileme dönemine girebilir. Ancak yine de o kimseler boş bırakılmayıp takip edilmeli, geçici dahi olsa, böyle bir şevksizliğin meydana gelmesine katiyen imkan verilmemeli.

HARP
14.Temmuz.2009, 17:11
Borcunuzu geciktirmeyin

Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor: Resulullahta (sas) bir adamın (parası ödenmemiş) bir devesi vardı. Borcunu istemeye geldi. Bu sırada kaba sözler sarfetti, hatta ashabdan bazıları haddini bildirmek istedi. Ancak Resulullah (sas) buna meydan vermeyip, Bırakın onu! Hak sahibinin konuşma hakkı vardır. buyurdu, sonra da, Devesini verin! diye emretti, (ilgililer) devesini aradılarsa da bulamadılar. Fakat onunkinden daha değerli bir deve buldular. Aleyhissaltu vesselam Efendimiz, Bunu verin. dedi. Adam, Bana borcunu tam ödedin, Allah da Sana ödesin. dedi. Aleyhissalatu vesselam, En hayırlınız, borcunu en iyi ödeyendir! buyurdu. (Buhari, İstikraz, 4, 6, 7, 13)

HARP
14.Temmuz.2009, 17:15
Sofra Kültürümüz
Sofrada hatırla, düşün ve şükret!

AHMED ŞAHİN

Gerçekten de bizim temel kültürümüzün içinde özel ve güzel bir sofra kültürümüz vardır. Bu kültür unutulmamalı, hatta yemek yiyip su içtiğimiz müddetçe bu kültür hayatımızda yaşamalı, yokmuş gibi bir ihmal ve ilgisizliğe de maruz kalmamalıdır... Böyle bir anlayış içinde baktığımızda görüyoruz ki, insanın yiyecek kadar iştiha duyması, bu iştihasını karşılayacak kadar da sofrasında nimet bulması her şeyden önce Allahın büyük bir lütuf ve ikramıdır. Çünkü yiyeceği var, ama iştihası yok. İştihası var, fakat bu defa da yiyeceği yok nice kimseler vardır bu âlemde. Öyle ise inanmış insanlar sofraya her oturuşta bu lütfu hatırlamalı, bu nimeti düşünmelidir. Yani yemek boyunca zikir, fikir ve şükür içinde olmalıdır. Sofrada böylesine bir zikir, fikir ve şükür içinde olunabilir mi? Alimlerimiz olunabileceğini şöyle anlatıyorlar. Diyorlar ki:

-Yemeğe Bismillah diyerek başlamak zikirdir. Bu iştihayı verip, bu yiyeceği nasip eden Yaratanı düşünmek fikirdir. Yemek sonunda Elhamdülillah diyerek kalkmak ise şükürdür.

Sofraya böyle zikirle başlayan, fikirle devam eden, şükürle de kalkan kimse, sofra kültürünü yaşayan ve de yaşatan kimsedir.

Böyle kimseler sofrasında bereket, kalbinde de hep mutluluk ve huzur hissederler...

Alimlerimiz sofra kültürümüzü anlatırken bazı sünnet ölçülerine de dikkat çekiyor ve diyorlar ki:

-Sofraya zikirle oturup, fikirle devam ederken şükürle kalkan kimseye layık olan, midesini aşırı yemekle doldurmamak, tıka basa yememek... İhtiyaçtan fazla yemeye alışmak hem sünnete aykırı hem de sıhhate...

Hem tıp hem de dini ilimlerde ihtisas yapmış bir alime sormuşlar:

-Kuran-ı Kerimde insan sağlığı ile ilgili bir ayet buldunuz mu? diye. Şöyle cevap vermiş:

-Kuran-ı Kerimde insan sağlığı ile ilgili çok ayet vardır. En başta geleni ise şu ayettir:

-Yiyiniz, içiniz ama çok yiyerek israf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez!..

Alim şöyle devam etmiş sözlerine:

-Anlaşılıyor ki, helalinden yiyip içmek serbesttir. Ama çok yemek serbest değil, en azından mekruhtur!.. Çünkü çok yemekte israf vardır. Allah ise israf edenleri sevmez!..

Nitekim bu ayeti tefsir eden en eski tıp adamı meşhur İbn-i Sina da şu açıklamayı yapmıştır:

-Yediğinizde israf yapmayın, az yiyin. Yemekten sonra dört-beş saat bekleyin. Üst üste yiyip de mideyi yormayın!.. Şifa hazımdadır.

Aslında yemek konusunda en nihai ölçüyü Efendimiz (sas) Hazretleri vermiştir:

-Midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya, kalan üçte birini de rahat nefes almaya ayırın!..

İşte size sünnete uygun şekilde sofraya oturma ve sofradan kalkma kültürümüz...

Yani sofraya iştiha ile oturmalı, yine iştiha varken kalkmalı, midede suya, nefes almaya her zaman yer bırakmalıdır.

Sahabeden Semüre bin Cündebin oğlu yemekten sonra kusmuştu. Çok yedikten sonra kusmayı hayra alamet saymayan baba Semüre şöyle dedi:

-Şayet bu kusmadan dolayı ölmüş olsaydın, cenaze namazını kılmakta tereddüt ederdim!..

Demek ki, çok yemekten dolayı ölen insanı, namazı kılınamayacak derecede günahkar kimse gibi görüyordu sahabeler.

Hazreti Ömer Efendimiz (ra)in ikazı da düşündürücüdür. Şöyle diyordu meşhur sözünde:

-Nefsin arzu ettiği her şeyi yemek israftandır. Allah ise israf edenleri sevmez!..

Şunu da ilave ediyordu sözüne:

-Unutmayınız ki yediğiniz helal ise hesabı, haramsa azabı vardır!.. Demek ki insan, iradesine sahip olmalı, aklına gelen her şeyi alıp yeme alışkanlığı gibi bir irade zaafına düşmemeli, hem sıhhatini, hem parasını, hem de sofra kültürünü korumasını bilmelidir!..

Helal kazanç kolay harcanmaz

Helal kazanç kolayca harcanamaz, birtakım gereksiz şeyler ihtiyaç olarak görülüp de müsrifçe para kullanma sorumsuzluğuna yönelinemez. Bilhassa böyle günlerde. Çünkü helal kazanç çok zor elde ediliyor. Asla kolayca ele geçirilemiyor. Elbette zor elde edilen şeyler zor harcanacak, elden çıkarılırken defalarca düşünülüp tartılarak sarf edilecektir.

Bu sebeple, hayatlarını helal rızıkla tamamlamak hedefinde olanlar, haram lokma yemekten, yılandan, akrepten korkar gibi korkanlar, israftan da korkacaklar, ihtiyaç olmayan gereksiz şeyleri ihtiyaç gibi görerek lüzumsuz şeylere para sarf etmekten çekineceklerdir.

Bu çok makul ve meşru bir titizliktir. Cimrilik sanılmamalıdır.

Hatta, yemeklerde bile şöyle bir düşünüp taşınma gereği duyarak, görenek belasıyla alışılan yemek çeşitlerinden de bir ölçüde kaçınacak, sünnet olan, en az çeşitte karar kılmaya gayret göstereceklerdir.

Yemeklerinde hep bol çeşide alışan, bu yüzden kazancından da hep şikâyette bulunan bir obur adama, Geylani Hazretleri şöyle ikazda bulunmuştur:

Sizi çok yemek öldürdü, bizi de az yemek diriltti!

Evet, israflı sofralarda midesini tıka basa dolduran kimsede manevi konulara karşı bir ölü ilgisizlik ve duyarsızlığı başlar. Onun bütün meselesi bitmek bilmeyen israflı ihtiyaçlarıdır. Bunu da helal kazançla temin edemediğinden felsefe değişir, malum şu tekerleme de gelişir:

Ver Allahım ver, kulun haram helal demez yer!

Böyle bir sonuç, sünnetten uzaklaşıp israfa dalmakla, ihtiyaç olmayan şeyleri ihtiyaç sanıp bol harcamakla meydana gelir. Bilmem yanılıyor muyum? İsterseniz bir de siz deneyin israfsız iktisatlı hayatı...

HARP
14.Temmuz.2009, 17:30
Hırslıyım, Hırslısın, Hırslı...

ALİ DEMİREL

Hırs, doyma bilmeyen bir arzu ile bazı şeyleri istemek, şiddetli istek ve arzu manalarına gelir. Bediüzzaman'ın ifadeleriyle hırs, sebeb-i hasârettir. Yani, mutlak manada hırslı olan kişi maddî-manevî kaybetmeye aday demektir. İnsan, meşru dairede olan isteklerde bulunabilir. Ancak bu konuda hırs göstermek ve hep memnuniyetsiz davranmak insanı bataklığa sürükler. O yüzden hüsrana uğramamak için hırsı terk etmek veya onu hayra/iyiye kanalize etmek gerekir.

Hırs ile haset arasında ciddi bir irtibat vardır. Aslında dünya insanın bütün isteklerini karşılayamayacak kadar küçük bir yerdir. Bu dünyada elindekiyle yetinmesini bilmeyen ve hırsla daha fazlasını isteyen insan bunların hepsine ulaşamaz ve çevresindeki insanların sahip olduklarını kıskanmaya başlar. Aslında o kimsenin de sahip olduğu bir sürü güzellik vardır, ama elindeki güzellikleri görmek yerine başkalarınınkilere bakıp kıskanmayı tercih eder ve kendinde olmayan güzelliklerden dolayı da hep şikayette bulunur. Bu kanaatsizliğini tedavi etmez ve hırsından vazgeçmezse, hastalığı daha da ilerleyerek hasede dönüşür ve insanların elindeki şeylerin onlarda değil de sadece kendisinde olmasını arzu eder. Gerekirse onlara sahip olmak için hilelere ve zorbalıklara başvurur.

İnsan, hayatı boyunca pek çok konuda hırslı olmadan edemez. Bu da gayet normaldir. Zira hırs insanın tabiatında vardır. Bu konuda asıl önemli olan, hırs hissini insanın doğru yerde kullanmasıdır. İnsan öyle şeylere karşı hırs gösterir ki aslında bunun, onun manevî dünyasında bir arpa kadar değeri yoktur. Meselâ bir insanın dünyevî-uhrevî hiç bir kaygı gözetmeksizin, "Sosyal hayatta kademem şöyle olsun, hayatı şöyle yaşayayım, maaşım şöyle olsun, her imkana kavuşayım" gibi temennileri, insana kaybettiren zararlı birer hırs ifadeleridir. İşte bu manadaki hırs, hüsrana sebebiyet verir ve insana hayatın pek çok alanında kaybettirir.

Allah Rasulü'nün hırsı nasıldı?

Öte yandan öyle şeylere hırs gösteren bazı insanlar da vardır ki, onlar bununla Allah Rasulü'nün mübarek bir vasfını kazanmış olurlar. Cenab-ı Hak, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için "Harîsun Aleyküm... - Size karşı çok hırslı..." (Tevbe, 9/128) buyurmaktadır. Tabii Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanların iman etmesine, âlemin O'nun nuruyla nurlanmasına, herkesin sırat-ı müstakime ulaşmasına, hiç kimsenin gözünün kapalı kalmamasına ve zikzaklar çizmemesine, herkesin gözünü açıp Allah'ı görmesine ve doğru yolu bulup Allah'a ulaşmasına karşı çok hırslıydı. İşte hırsın böyle mukaddes olanına ve insana fayda getirenine talip olmak lazım.

Hırs yapılacaksa Allah'ın rızasını elde etme ile Allah ve Rasulü'ne ulaşma mevzuunda yapılmalıdır. Hırs olmadan dünyayı imar etmek imkansızdır. Doğrudur. Fakat bu uğurda hırsa takılıp arzu ve isteklerinin kölesi olarak yolda kalmak tehlikesi de söz konusudur. Bu açıdan denebilir ki, insan bir taraftan kazanma, bir taraftan da kaybetme kuşağında bulunmaktadır. Bu makam (hırs) öyle bir yerdir ki, bu makamda dünyalar kazanılabildiği gibi, -hafizanallah- dünya ve âhiret kaybedilebilir de... O yüzden dikkatli olmalı ve hırs gösterdiğimiz şeylerin bizi bizden almasına izin vermemeliyiz.

Netice itibariyle herkeste hırs hissi vardır. Fakat hırsın babayiğitleri, azimli, imanlı, olabildiğine doğru; son derece emin, vazifelerinin şuurunda, Hak rızası konusunda fevkalâde hırslı, günahlara karşı her zaman dimdik ve kararlı, insanları doğru yola çağırmayı hırs edinen kahramanlardır.

HARP
14.Temmuz.2009, 17:40
Yalanın sonu hüsrandır

Ebil-Cevzai (ra) rivayet ediyor: Hasan İbn Aliye (ra), Resulullah (sas)tan ne ezberledin? diye sordum. Şu cevabı verdi: Aleyhissalatu vesselamdan Sana şüphe veren şeyi terk et, emin olduğun şeye ulaşıncaya kadar git. Zira sıdk (doğruluk) kalbin tatmin olmasıdır, yalan şüphedir. (Tirmizi, Kıyamet 61)

Rabbimiz cömerttir

Ebu Hureyre (ra) rivayet ediyor: Resulullah (sas) bir hadis-i kudside, Allahü Teala Hazretlerinin şöyle söylediğini haber verdi: Sen infak et (insanlara yardımda bulun), ben de sana infak edeyim. Efendimiz devamla dedi ki: Allahın eli (yedullah) doludur. Gece ve gündüz (boyu yapılan) arkası kesilmez infaklar onu azaltmaz. Arz ve semavatın yaratılışından beri Allahın infak ettiklerini düşünün! Bunlar, Onun elindekinden hiçbir şey eksiltmemiştir. (Buhari, Tevhid 22, 35)

Namazda neyi düşündü?

Ukbe İbnul-Haris (ra) rivayet ediyor: Resulullah (sas) bize ikindi namazı kıldırmış idi. (Selam verince) acele ile cemaati yarıp evine girdi. Halk onun bu telaşından hayrete düşmüştü. Ancak geri dönmesi gecikmedi. Gelince, (halkın merakını yüzlerinden anlayan Hz. Peygamber şu açıklamayı yaptı): Yanımda kalan bir kısım altın vardı (namazda) onu hatırladım. Beni alıkoyacağından korktum ve hemen gidip dağıttım. (Buhari, Ezan 155, Amel fis-Salat 18)

HARP
14.Temmuz.2009, 17:43
Utanma duygusu

ALİ BUDAK

İbnu Mesud (ra) rivayet ediyor: Resulullah (sas) Allahtan hakkıyla haya edin! buyurdular. Biz: Ey Allahın Resulü, elhamdülillah, biz Allahtan haya ediyoruz. dedik. Ancak O, şu açıklamayı yaptı: Söylemek istediğim bu (sizin anladığınız haya) değil. Allahtan hakkıyla haya etmek, başı ve onun taşıdıklarını, onun ihtiva ettiklerini muhafaza etmen, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır. Kim ahireti dilerse dünya hayatının zinetini terk etmeli, ahireti bu hayata tercih etmelidir. Kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allahtan hakkıyla haya etmiş olur. (Tirmizi, Kıyamet 25)

Mümtehine
16.Temmuz.2009, 13:13
İyiliği yaymaya çalışalım

Günah, tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar kutsanmamıştı. Çevremize baktığımızda hepimizi dünya ve ahiret felaketine götürecek en pespaye haller insanlar ve çeşitli iletişim vasıtalarıyla normalleştiriliyor ve neredeyse yapılması emrediliyor. İyilik ve güzellikler ise sürekli kınanabiliyor. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak demek olan emr-i bil-maruf, nehy-i anil münker ise şuurlu bir müminin vasfıdır. Bunu önce kendi nefsinde uygular sonra sırasıyla, gücü ve şartları nisbetinde çevresinde de hakim kılmaya çalışır. Bir sohbet meclisinde eğer içki, fuhuş, kumar, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, zina gibi konular ballandıra ballandıra anlatılıyor ve mümin orada bulunuyorsa, önce ikaz eder. Dinlenmiyorsa kendisi artık o çatı altında kalmaz. Eğer çatıyı da terk edemiyorsa kalbini Allaha yöneltip, işi sahibine havale edip susar. Ama kişi sorumluluk sahibi bir idareci ve bu pespaye sohbeti yapanlar da onun elemanları ise onları lisan-ı münasiple ikaz edip susturmak o kişinin üstüne vazifedir. Tabii burada üslup ve tarz önemlidir. Tatlı dil her zaman ikna edici ve tercih edilen bir yöntemdir.

İşlenen günah eğer anlatılmaz ve gizlenirse bir olarak kalır ve umulur ki tövbe neticesinde Rabbimiz Settar ismi gereği örtüp, bizi affedebilir. Ama Gayretullaha dokunan şey, o pis fiil veya davranışın reklam edilmesi, safi zihinlerin bulandırılması ve günahın yayılmasıdır.

Mümtehine
16.Temmuz.2009, 13:16
Toplumu bölme fitnesi çıkaranlar...

AHMED ŞAHİN

Kimi insanlar bal yapan arı gibidirler. Hep güzel şeyler yapmaktan lezzet alırlar, topluma hizmet etmekten huzur duyarlar. Kimileri de zehirden gıda alan yılan gibidirler.

Hep kötülükten lezzet alır, topluma huzursuzluk vermekten mutluluk duyarlar. Çevrenizde her iki tipten de örnek görebilirsiniz. Hatta öylelerini de görebilirsiniz ki, işleri güçleri çöplük eşeleyip koku yaymak, fitne ateşi yakıp yangın çıkarmak olur. Toplumda kucaklaşıp kaynaşma başlarsa bundan rahatsızlık duyarlar. İtişip kakışma, kavga, dalaşma başlatabilirlerse bundan da sevinip lezzet alırlar. Çünkü menfaatlerini toplumda çıkaracakları kavga ve karışıklık üzerine kurmuşlardır.

İslam kültüründe kardeşliği bozarak topluma anarşi körükleyen bu tiplere, fitne adam denir. Yaptıkları da fitne çıkarmak diye tarif edilir, bedduaya layık görülürler.

Nitekim şahsına karşı yapılan zulüm ve haksızlıklara asla beddua etmeyen Efendimiz (sas) Hazretleri, fitne adamların topluma verdikleri zararın büyüklüğünü görünce bedduaya müstahak görerek demiş ki:

-Fitne uykudadır, uyandırana Allah lanet etsin!..

Evet, kendine reva görülen nice zulüm ve eziyetlere beddua etmekten hep kaçınmış olan Efendimiz, toplumda fitne çıkaranlara lanet okumaktan kaçınmamış, onları böylesine ağır bir bedduaya müstahak görmüştür. Çünkü toplumda büyük felaketler, bu tiplerin yaktığı fitne ateşiyle başlar, sonra içinden çıkılmaz yıkımlara, cinayetlere bunlar sebep olur. Nitekim arz edeceğimiz fitne adam örneği de, bunu anlatmak için yazılmıştır kitaplarımıza.

Hep karışıklık çıkarmak için fırsat bekleyen bir fitne adam, komşusunun mutlu ve huzurlu yaşayışından rahatsız olur, haset duyar. Bu sebeple bir fitne ateşi yakmayı hemen planlar. Yaptığı şey aslında basittir, ama sonucu bir yuvanın sönmesine sebep olacak dehşettedir.

Gider komşusunun bahçesinde bağlı duran koçun ipini çözüp koçu serbest bırakır. Bundan sonra da bir kenara çekilerek meydana gelecek fitne sonucunu haince bir zevkle beklemeye başlar. İpi çözülerek serbest kalan koç ise doğruca evin içine girer, duvarda asılı duran koca aynaya bakıp da kendi gibi heybetli bir koçun karşısında dimdik durduğunu görünce, geriye çekilerek olanca hızıyla bir kafa koyar aynada gördüğü koça... Bir anda tuz buz olan aynanın şangırtıları üzerine koşarak gelen evin hanımı, hatıra aynayı koçun vurduğu bir kafayla tuz buz ettiğini görünce hiddete kapılır, derhal bir adam çağırıp koçu hemen oracıkta kestirir...

Mesele bu kadarla bitse iyidir. Ama bitmez. Çünkü uykuda olan fitne uyandırılmıştır bir defa... Akşam işinden eve dönen bey de, sevimli koçunu kestiren hanımına karşı öfkeye kapılır, tabancasını çekip, Bir ayna için bir koç kesilir mi? diyerek tek kurşunla hanımı yere serer. Bu defa olayı duyan hamının ailesi gelip de kızlarının kanlar içinde yerde yatan cesedini görünce, Bir koç için bir cana kıyılır mı? diyerek aynıyla karşılık verirler, tek kurşunla onu yere sererler.

Olayları geriden zevkle seyreden fitneci adam ise omuzlarını silkerek söylenir:

-Ben bir şey yapmadım ki, benim yaptığım sadece bir koçun ipini çözmekten ibarettir. Ne yaptılarsa kendileri yaptı.

Halbuki o koçun ipini çözmekle mutlu bir aileyi yok etti...

Evet, Allah Resulü Efendimiz (sas) Hazretleri hak söylemiştir:

-Fitne uykudadır, uyandırana Allah lanet etsin!.. Çünkü yakılan o fitne ateşiyle nice masum insanların ciğerleri yanmakta, toplumdaki birlik, beraberlik parçalanmaktadır. Halbuki bizler asırlar boyu kardeş kardeşe hep kucaklaşarak yaşadık. Yine de öyle yaşamak azim ve aşkındayız. Bizim bu mutlu kardeşliğimizi bozmaya çalışan fitne adamlar şimdilerde görev başındalar anlaşılan. Bizi bölmek, parçalamak, kardeşi kardeşe düşman yapmak istiyorlar. Biz de Allah Resulü Efendimiz (sas)in duasını tekrarlamaktan çekinmiyoruz artık:

-Fitne uykudadır; uyandırana Allah lanet etsin!..

HARP
16.Temmuz.2009, 13:31
Hasetçi, güzelliklere söven bir saldırgana dönüşür

Haset, birkaç kişiye karşı çekememezlik hissi zamanla büyür, genişler; sonra da düşünce ve hissiyat ufkunu tamamen kuşatarak insanı bütün iyiliklere, güzelliklere sövüp sayan bir saldırgan hâline getirir. Hatta bazen hâsid kimse, kıskandığı insanlar müslüman olmasına rağmen, her fırsatta onlara hakaretler savurur; sırf kıskançlığından ötürü ehl-i küfürle bir olup haset ettiği müminlere saldırır. Kendi nefsine ait bir darlığın mahkumu olan böyle biri, ahsen-i takvime ait genişliği katiyen duyamaz ve iman atmosferinin gerçek rengini asla göremez.

HARP
16.Temmuz.2009, 13:51
Kötü huy diken gibidir

Mevlânâ hazretleri, Mesnevide kötü huyun insanın nefsine ve çevresine nasıl bir eziyet yaptığı hakkında şöyle bir hikaye anlatır: Huysuz adamın biri bir gün herkesin gelip geçtiği yol üzerine dikenli çalılar diker. Yoldan geçenler her ne kadar Bunları buradan sök at dese de o bunların hiçbirine kulak asmaz. Yine kendi bildiğini okur. O dikenli çalılar büyür yoldan geçen halkın ayağına takılır, onlara eziyet eder. O yoldan geçenler perişan olur. Bu durum valiye kadar intikal edince vali onu yanına çağırır. Dikenleri sökmesi için emreder. O da sökerim diye söz verir; ama bugün yarın diye ertelemeye devam eder. Ne sökmem der ne de sökmeye teşebbüs eder. Bir gün vali onu yanına çağırır; Verdiği sözde durmayan adam, emrimi uygula! diye sıkı sıkı tembihler. Ağır ikazlarda bulunur. Çalıları diken huysuz adam da şöyle der: Önümde hayli günler var. Merak etme nasıl olsa günün birinde sökerim. Vali ise çabuk olmasını söyler ve onu uyarmaya devam eder. Ama adam sözden anlamaz. Dikenler de kök salıp büyümeye devam eder. Mevlânâ, hikayenin bu kısmında bir işi yarına ertelerken zamanın su gibi akıp gittiğini söylüyor ve; Her gün sen yarın bu işi görürüm diyorsun ama günler geçip gittikçe o dikenler daha da kuvvetleniyor. Onu sökecek olan da ihtiyarlıyor, kuvvetten düşüyor. Sen de her bir kötü huyunu bir diken bil. O dikenler kaç keredir senin ayaklarına battı. Kaç kere oldu seni kötü huyun yaraladı. Sen kendi tabiatından hastalandın da duygusuzluğun yüzünden habersizsin. Çirkin huyunun da başkalarını rahatsız ettiğini bilmiyorsun. Sen şu dikeni gül fidanı haline getir. Gül fidanı ile onu aşıla. Böylece sendeki dikenler gül fidanı haline gelsin. Eğer sen de şerri gidermek istiyorsan, ateşin gönlüne hakkın rahmet suyunu dök.

Mevlânâ, burada nefsinin kötü arzularına düşmeyi dert edinmeye dikkat çekiyor ve diyor ki:

Nefsinin ateşi söndüren sonra, gönül bahçesine dikersen biter. Laleler, ak güller, güzel kokulu çiçekler yetişir. Sözün kısası; işini yarına bırakma. Çabuk tövbe et de istiğfarı yarına bırakma. Yıl geçti ekin vakti geldiğinde sende yüz karalığından başka bir şey kalmaz.

Beden ağacının köküne kurt düştü.

Onu söküp ateşe atmak, kulluk yaparak iyi işlerle onu öldürmek gerek.

HARP
16.Temmuz.2009, 13:52
Doğruluk sâdıkların işidir

Doğru düşünce, doğru söz, doğru davranış manâlarını ihtiva eden sıdk; Hakk yolcusunun her çeşit yalana karşı kapanıp, hayatını doğruluğa göre planlaması, sadâkatin emin bir temsilcisi olması; diğer bir tabirle, duygu, düşünce, söz ve davranışlarında doğruluğu tabiatının bir parçası haline getirip, şahsî hayatından insanlarla olan muamelesine, hakkı ilan adına şehâdetinden mizahlarına kadar; hattâ Her zaman doğrularla beraber olun!

(Tevbe/119) fehvâsınca, dost ve arkadaş çevresi itibariyle hep doğruluk aramasıdır ki; hadisin ifadesiyle böyleleri yüce divanda sıddîk, aksine olarak yalanlarla içli-dışlı yaşayan ve hayatını hilâf-ı vâkiler çizgisinde sürdürenler de o ulu divanda kezzâb olarak kaydedilir. (Buhâri, Edeb, 69)

KURAN BİZE DOĞRULUĞU EMREDİYOR

Kurân, değişik âyetleriyle, gerçek mümin olmayı, insanın söz ve davranışlarından iç âlemine kadar her hal ve tavrını sıdka göre dizayn etmesine ve sadâkat etrafında örgülemesine bağlamıştır. Ayrıca böyle bir tanzim ve düzenlemeyi de dünyevî mutluluk ve uhrevî saadetin esası saymıştır. İşte Beyân-ı Sıdktan birkaç pırlanta:

De ki: Rabbim! Gireceğim yere doğrulukla girmeye, çıkacağım yerden doğrulukla çıkmaya beni muvaffak eyle!.. (İsra/80)

Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemil) lûtfeyle! (Şuara/84)

İman edenleri Rableri nezdinde kadem-i sıdk (ve hüsn-ü istikbâl)le müjdele! (Yunus/2)

Şüphesiz müttakîler, cennet bahçelerinde ve ırmaklar başında, O gücü her şeye yeten Sultanlar Sultanının nezdinde sıdk oturağı (ve otağında)dırlar.. (Kamer/54-55)

YARDIMCISIDIR DOĞRULARIN ALLAH!

Sıdk, Hakka ulaştıran yolların en sağlamı, sâdıklar da bu vuslatın talihli namzetleridir. Sıdk, amelin rûhu ve özü, düşünce istikametinin de en yanıltmaz mihengidir. Sıdkla mümin münafıktan, ehl-i cennet de ashâb-ı nârdan ayrılır. Sıdk, peygamber olmayanlarda bir peygamberlik sıfatıdır ve bu sıfat sayesinde halâyık ve kapı kulları, sultanlarla aynı nimetleri paylaşırlar. Allah bu dîn-i mübînin başlangıcında, hem onun tebliğcisini hem de bu İlâhî mesaja ilk defa evet deyip koşanı sıdkıyla tavsif ederek Sıdk mesajıyla gelen ve Onu gönülden tasdik eden... (Zümer/33) diyerek tebcil buyurmuştur.

Sıdk; ferdin, amel ve davranış bütünlüğünü koruyup, tehlike anında ve yalanla kurtulması söz konusu olduğu yerlerde bile, gizli-açık iç ve dış ayrılığına düşmemesi, düşünce ve davranış mutâbakatını yakalayabilmek için halden hale girmesi ve kıvrım kıvrım kıvranmasıdır ki; Hz. Cüneyd Sâdık kimse günde kırk defa halden hale döner durur; mürâî ise, kırk sene ızdırapsız olduğu yerde kalır. (Kuşeyrî, er-Risâletül-Kuşeyriyye, s. 211) der.

Sıdkın en aşağı mertebesi, şahsın iç-dış, gizli-açık her halinin aynı çizgide cereyan etmesidir. Bundan sonra duygu, düşünce, tasavvur ve niyetlerde sâdık olma derecesi gelir. Bu itibarla sâdıklar, söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan kahramanlar; sıddîklar da, hayal, tasavvur, duygu, düşünce hattâ mimiklerine kadar her hal ve tavırları doğruluğa kilitlenmiş Hakk eri babayiğitlerdir.

İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh;
Yardımcısıdır doğruların Hz. Allah (cc)!

DOĞRULUKLA HAREKET EDEN TAKILIP YOLLARDA KALMAZ

Hz. Ademin alnında tevbe nûrunu parlatan doğruluktur..

Dünyanın tûfana gömüldüğü bir dönemde, tufan peygamberine sefîne-i necât olan sıdktır.

Alev alev ateşler içinde Hz. Halili berd u selâma ulaştıran sıdktır..

Evet o, âdiyât içinde emekleyip duran kimseleri hârikulâdeliklere yükselten bir peyk ve varlığın perde arkası kapılarını açan sırlı bir anahtardır.

O peykle seyahat eden takılıp yollarda kalmaz, o anahtarı kullananın da yüzüne kapılar kapanmaz. Bu engin mülâhaza, âşıklar sultanı Hz. Mevlânâ tarafından ne hoş terennüm edilir..

Âşığın sıdkı cansızlara da tesir eder; insanın kalbine müessir olması neden tuhaf sayılsın? Hz. Musanın sıdkı; dağa, asâya, hattâ o muhteşem deryâya bile tesir etmişti. (Hz. Musanın, Tur dağındaki tecelli esnasında asâsının yılan olduğu, (Tâ-Hâ/17-20) Benî İsrâili Nilden geçirirken onu deryâya çalınca, on iki yolun açıldığına işaret ediyor ki, (Şuara/63) bunların hepsi Kurân âyetleriyle sabittir.) Hz. Ahmedin sıdkı ise Ayın cemâline, hattâ o parlak Güneşe tesir etmişti.

GÜLSEREN
16.Temmuz.2009, 15:40
Doğrulukla hareket eden takılıp yollarda kalmaz

Çok doğru bir söz :-),emeğinize sağlık Rabbil alemin doğruluktan ayırmasın...

Mümtehine
16.Temmuz.2009, 22:47
Cimrilik öyle kötü bir hastalık ki

Bugün varız, yarın yokuz
Mal sahibi mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan
diyerek ne de güzel özetlemiş Yunus Emre.

Elimizde bulunan oyalanıp durduğumuz maldan vermek, vermesini bilmek öyle güzel ki Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bunu vurgulamak için: Veren el, alan elden üstündür. buyurmuş.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ümmetinin iyi ve güzel olmasını arzulamış, bu uğurda çalışmıştır. Bunun için de Peygamber Efendimiz (s.a.s.): İki haslet vardır ki bir müminde asla beraber bulunmazlar: Bunlar, cimrilik ve kötü ahlâktır. diye buyurmuştur.

Bizler Onun arzuladığı güzel vasıflara sahip iyi bir insan olmak istiyorsak kötü ahlaktan ve cimrilikten uzak durmalıyız.

Çünkü bu iki hasletin müminde olmaması gerektiğini söylüyor Peygamber Efendimiz (s.a.s.).

Cimrilik öyle kötü bir hastalık ki

Vermesini bilmiyorlar. Vermenin lezzetini tatmamışlar. Vermenin elde olanı azaltmak değil, çoğaltmak olduğunu bilmiyor, elindekinin bereketlendiğini görmüyorlar.

Bu gün biz vereceğiz, o tadı yaşayacağız ki bunun karşılığında Allahın sonsuz rahmetini cömertçe dağıttığı zaman rahmetten karşılığını kat kat alacağız.

Elimizdeki varı vermek, varı azaltmak ya da bitirmek değildir, terbiyesini veriyor dinimiz. Zekatı zengine farz kılıyor. Sadakayı teşvik ediyor. Veren elin alan elden üstün olduğunu söylüyor.

Karşılığında ise bizden çok çok cömert olan, her şeyimizi veren Rabbimiz, biz verdikçe daha çok veriyor bize. Bunu bilince açılıyor elimiz.

Buna inanınca yağıyor üstümüze bereket

Dualarla iniyor bereket. Ya tersi

Ya elimizdeki bir avuç malın bizi boğması, gecelerimizi süslemesi, gelenin geçenin sözlerini dikmesi, ama bizlerin kimseye bir şey koklatmadan üstüne oturmamız o malın mülkün.

Ne hazin

Cimri olmak ne acı Paylaşılmayan o malın bize faydalı olmaması, bir gün kuş misâli uçup gitmesi ve o kuşun kanatlarında olamayışımız.

Kimi zaman mal, sahibini sahibinden önce yer. Yemeyenin malını bir yiyen çıkar. demişler ya atalarımız. Ne güzel demişler.

Allah için, insanlar için, kullanılmayan o malın faydası kime ki

O halde ey insan, toprağa düşmeyecek hayır çiçekleri için vermekle, Allah için vermekle başlayalım işe, verdikçe erelim güzele; verdikçe güzelleşelim ve öylece gidelim Güzeller Güzelinin katına, avucumuz dolu olarak

HARP
17.Temmuz.2009, 14:07
Borcunu ihmal

Ebu Hureyre (ra), Resulüllah (sas)ın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: Varlıklı birisinin, borcunu ödemeyip uzatması zulümdür. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî)

Borç vermek; şefkat, iyilik ve yardımseverlik duygularının eseridir. Bu güzel duyguların istismar edilmemesi, kötüye kullanılmaması gerekir. Bu da alınan borcun, o borcu ödeme imkânı elde edilir edilmez ödenmesiyle mümkündür. Eline borcunu ödeme imkânı geçtiği, darlıktan varlığa çıktığı halde, kişinin, borcunu ödemeyip uzatması, alacaklıyı oyalaması, zulümden başka bir şey değildir. İslamiyet, yardımseverlik duygusunun böylesine istismar edilmesine göz yummaz, câiz görmez.

Mümtehine
17.Temmuz.2009, 21:50
İman edenler hayâlı insanlardır


Kuran-ı Kerim, iman edenlerin iffetli, hayâlı ve edep yerlerini koruyan insanlar olduklarını nazara vermiş (Müminûn, 23/5-7); iffetli yaşamanın mükafatı olarak Allahın mağfiretini ve ahiret sürprizlerini müjdelemiş (Ahzâb, 33/35); mevzunun önemine binaen kadınları ve erkekleri ayrı ayrı zikrederek bütün müminlere iffetli olmalarını ve iffetsizlik için bir giriş kapısı sayılan haram nazardan kaçınmalarını emir buyurmuştur (Nur, 24/30-31). Hazreti Yusuf ve Hazreti Meryem gibi iffet abidelerini misal vererek inananlara hayâ ve ismet ufkunu göstermiştir. Evet, Hazreti Yusuf aleyhisselam, vezirin hanımından gelen bir günah çağrısı karşısında Ya Rabbî! Bu kadınların beni dâvet ettikleri o işten zindan daha iyidir. (Yusuf, 12/33) diyerek, iffetine toz kondurmaktansa senelerce hapiste yatmayı göze almış ve kıyamete kadar gelecek olan bütün ehl-i imana bir hayâ timsali olmuştur. ^ Bediüzzaman hazretlerinin, Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. şeklinde dile getirdiği ölçüye göre iffet, meşru daire içinde yaşayıp gayr-i meşru sahaya nazar etmeme, el uzatmama, adım atmama demektir. Dolayısıyla, iffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün âzâların helal dairedeki lezzetleriyle iktifâ etmeli, hiçbir şekilde ve hiçbir yolla haram işlememeli, izzet ve haysiyetine dokunacak durumlardan da sakınmalıdır.

Mümtehine
17.Temmuz.2009, 21:53
Hatasız kul olmaz!

Yunus; Yaratılanı hoş gör Yaratandan ötürü. demiştir. Herkesin çok iyi bildiği veya yapamadığı konular vardır. Kişinin yapamadıklarına tolerans gösterilmeli, ama bir daha olmaması şartıyla. Unutulmamalıdır ki hata yapanı yerden yere vurmak onu kötü durumun en alt tabakasına atmaktır. Bu, problemleri çözmez. Konuşarak problemin kaynağına inilmeli, gerçekçi çözümler getirmeli, sevgi beslemeli, atmosfer çekilmez hale getirilmemeli, kalpler kazanılmalı, kendimizin de aynı hale düşebileceğimizi düşünmelidir. Yenilik için bazen başarısız olmak gerekir. Hata yapılıp ders almak lazımdır; ancak bunun da bir sınırı vardır. Astlara hata yapabilme imkanı tanınırsa gelecek için güçlü yöneticiler yetiştirilmiş olur. Hiç yanlış yapmadığını savunan, dar görüşlü, kendisiyle sınırlı insanlarla iş yapılmaz.

Mümtehine
18.Temmuz.2009, 18:52
KORKAKLIK

Korkmak, korunmamızı temin eden bir duygudur. Eğer insan korkmasaydı kendisini kollamaz, korumaz her türlü tehlikeye açık olurdu. Montaigne ise bir başka cepheden bakarak: “Korkaklığı zalimliğin anasıdır” diye tarif eder. Doğrudur. Korkaklığı kullanmak akıl, ilim, iman ve amel ister. Bunların devrede olmadığı yerde korku, sahibini canavarlaştırır.

Yiğitlik, düşmanı önünde diz çöktüğü zaman sona eren bir eylem değil, ona karşı koymaya çalıştığı zaman affedebilmedir. Malum hikaye, Hz. Ali (ra) savaşta bir kafiri yere yatırmış, dizi ile göğsüne basmış, tam öldüreceği sırada o kafir Hz. Ali (ra)’nin yüzüne tükürmüş. Ta ki Hz. Ali sinirlenip acele onu öldürsün istemiş. O hareketin sonunda Hz. Ali (ra) birdenbire durmuş ve öldürmekten vazgeçmiş. Yerde yatan kafir merak etmiş. “Neden beni öldürmedin?” Hz. Ali (ra) : “Seni, yüzüme tükürdüğün an öldürseydim, nefsim hesabına öldürmüş olacaktım. Halbuki ilk niyetim seni Allah için öldürmekti.” deyince o kafir: “Madem sizin dininiz böyle güzelliklerle doludur, şimdi ben de Müslüman oluyorum” diyerek İslâmiyet’i kabul etmiş.
İnsan, korktuğu için öldürür. Öldüren öleni pişman etmeyi düşünürken kendi pişmanlık korkusuyla yaşar. Çünkü öldürdüğü adamın pişmanlığı olamaz. O ebedi hayata gitti. Beriki arkasından gelen herkesi kendisini yakalayacak bir polis düşüncesiyle sürekli korku içinde yaşayacaktır.
Bir şey yapmak isteyip de yapamadığınızda ve elinizden kaçırdığınızda pişmanlık duyarsınız. O yapamadığınız ölmüş demektir. Ölenin arkasından söz etmek köre dil çıkartmak veya sağıra bir şey anlatmak gibidir. Aristoteles’e, hakkında birinin kötü şeyler söylediğini bildirirler. O da: “İyi yapmış, ben orada olmadığıma göre isterse kırbaçlasaydı” diye cevap vermiş. Eskiden kavgalar teke tek yapılırdı. Şimdi bire üç-beş yapılıyor. Kavganın sonunda kimse şahitliğe bile gitmiyor.

Zalimlikten sonra intikam devreye girer. Çağlayanlar gibi akmaya başlayan zalimliğin karşısına dikilmek güç ister kuvvet ister. Bunun için Doğuda çok eşlilik daha yaygındır. Çok eşlilikte çok çocuk, çok çocukta güç vardır. Böylece düşmandan intikam almak kolaylaşır. İntikam hissi ıslah edilmezse nesiller boyu sürer gider, irsi hastalık gibi.

Dün dünyanın çeşitli ülkelerinde bulunan Yahudiler, 1948 yılında, Ortadoğu’da İsrail devleti kurdular. 61 yıldır rahat ve huzur bulamadılar ve bulamayacaklar. Dünyada bütün Yahudiler bulundukları ülkelerin en iyi yaşayan halklarıydı. Çoklarının hayat seviyeleri o ülke insanlarının çoğundan da iyiydi, hiç başları ağrımıyordu. Şimdilerde, gelip girdikleri Filistin topraklarında, hayat korkusuyla, ABD’yi de arkasına alarak masum insanları öldürmeye devam ediyorlar. Yahudiler yaptıkları zulüm ile Ortadoğu’ya intikam tohumları ekti. Bu intikam tohumlarından çıkan nesiller kıyamete kadar Yahudi’ye rahat yüzü göstermeyecek. Ne yazık ki şimdi de bırakıp gidemiyorlar. Geldiklerine, İsrail devletini kurduklarına bin pişman oldular. Şimdi de orada kalmak için masum insanları öldürmeye devam ediyorlar. Ya gerçeği anlayıp adam gibi oturacaklar veya kıyamete kadar intikam savaşı devam edecek! Gözyaşı dinmeyecek.

Başkalarının üzüntü ve ıstıraplarına akan gözyaşında, hasbilik, samimilik vardır. Kendine dönük gözyaşlarında bencillik ve savunma gösterisi vardır. Bazı ağlamalar zorda olanı anlayabilmenin adıdır. Bugünkü gözyaşının adı GAZZE’dir.

Korku bizi değil, biz korkuyu yönetmeliyiz. Korkularımız şefkat ve merhamete dönmeli. Duygularımızı sevgiye bağlamalıyız. Gönlümüze şefkat ve merhamet tohumları ekmeliyiz. Yüreklerimize adalet meşalesi dikmeliyiz. O zaman korkunun da kalmayacak silahı. / Belki mazlumun da bitecektir mevcut ahı. / Zalimliktir korkunun bilinen bir ilahı / Dinecektir sonunda çoklarının eyvahı.


Durmuş GÖKTEKİN

Mümtehine
18.Temmuz.2009, 18:54
Dindarsan, laftan çok işe önem ver


Bir gün keserle çalışırken, elime öyle vurdum ki, acıdan fır fır dönmeye başladım. Tam o sırada babam karşıma dikildi, "Oğlum ben sana demedim mi dikkatli çalış, keseri şöyle tut, gözünü dört aç, sağa sola bakma!
Daha ne zaman keseri tutmasını, iş yapmasını öğreneceksin?" diye uzatıp durdu. Gerçi canımın acısından dinlemiyordum ama bana nasihat ettiğini çok iyi biliyordum. Canıma mı yanayım, onun laflarını mı dinleyeyim, derken asabım bozuldu, "Yeter be! Bana zaten olan oldu, bir de siz..." deyince babamın güldüğünü gördüm. Garibime gitti. Hemen sargı falan getirdiler, sardılar, biraz kendime gelince, babam aynı mütebessim çehre ile dedi ki;
"İşte evladım, nasıl ki bu hata senin canını acıttı ise her günah da insanı zor duruma düşürür. Zor duruma düşmüş adama nasihat etmek hiçbir zaman iyi değildir. Böyle kimselere yardım etmek en iyi nasihattir. Bu bakımdan sen iyi bir dindarsan laftan çok işe önem ver. İşin Müslümanca olmazsa lafın beş kuruş etmez. Hem de başkasının canını sıkar."
İslamiyet, ölçü ve ahenk dinidir. Ölçü ve ahenk ise "güzel"i ortaya koyar. Güzel yaşanmış bir hayat, aynı zamanda bir eserdir. Hiçbir nazım ve nesir, güzel yaşanan bir hayat kadar güzel ve tesirli değildir.
Peygamber Efendimiz'in hayatı en üstün ve en tesirli bir eserdir. Öyle ki; O'nun biyografisi bile yaşadığı hayatın gölgesidir. Sahabe, "anam babam sana feda olsun" diyor, o kadar hayran bırakmış kendine...
Bir arkadaşım, Amerikalıya demişti ki; "Size İslamiyet'i anlatayım mı?" Amerikalı da dedi ki; "Ben senin hayatını beğenmiyorum ki dinini anlatasın! Bu konuda seni dinlemek istemiyorum. Sen, bira içmeyen Amerikalılara benziyorsun!" Gerçekten o arkadaşın ahlakı çok bozuktu. Şaka yapacağım, milleti güldüreceğim diye kötü şeyler anlatırdı.
Sonuçta bir Hıristiyan, Müslüman'ı beğenmedi.
İnandığı gibi yaşamak, belagatin en tesirlisidir. Dikkat edin, İslam büyükleri, susabildikleri kadar susmuşlar, sadece İslamiyet'i yaşamışlar.
Harf inkılâbından sonra Kur'an yazısını okuyamaz olduk. Risale-i Nur'lar da eskimez yazıyla yazılıyordu. Kitapları aldım, okuyamadım. Okuyanları dinleyemedim. Anlayamıyordum Risale-i Nurları... Fakat Bediüzzaman'ı ziyarete gittim, onun fakir yaşayışını gördüm, çok hoşuma gitti. Hayatını anlatan ağabeyleri dinledim, kitaplar okudum, O'nu çok beğendim. Yani ben Risale-i Nurları okuyarak değil, Bediüzzaman'ın yaşayışının tesirinde kalarak Nur talebesi oldum. Allah demenin yasak olduğu devirlerde Allah deyişine, elinde zengin olma imkânları varken, fakirane yaşamasına hayran kalarak bağlandım ona...
Zübeyir ağabeyi, Bayram ağabeyi, Hüsrev ağabeyi, Tahir ağabeyi düşündükçe diyorum ki; "Bu hayatlara nasıl hayran olmazsın!"
Onlar, dünyaya önem vermedikleri için önemli oldular!
Kesin olan şudur: "Müslüman, zengin olacak, fakir yaşayacak. Bunda öyle bir sır var ki; karşıdakine tesir eder. Debdebe içinde yaşayıp da İslamiyet'i anlamak zor...
Kendi hayatımdan bir misal vereceğim. İslamî çalışmalara başladığımda milleti kurtarmak için işe başlamıştık. Anlattıklarımızı tamamen doğru ve kabule değer şeyler görüyorduk. Bizleri dinleyenlerin bunları kabul etmemesine kızıp, üzülüp ümitsizliğe düşüyorduk. Hatta hasta olduğumuz devirler bile oldu. Bir doktor, "Sen bu beyninden ne istiyorsun!" diye bağırmıştı bana. Bütün meselemiz milletin kurtulmasıydı.
İslamiyet'i zamanla öğrendikçe bizim vazifemizin sadece ve sadece İslamiyet'i öğrenmek, anlamak ve yaşamaktan ibaret olduğunu anladık, çok rahatladık.
Şimdi sohbetlerde soruyorlar, "Hizmet nedir? Nasıl hizmet edebilirim?" Diyorum ki; İslamiyet'i öğren, anla ve yaşa! En güzel hizmet budur.

Hekimoğlu İsmail
Zaman

HARP
20.Temmuz.2009, 21:15
İstikamet
Her işte doğruluk üzere bulunmak, adaletten ve doğruluktan ayrılmayıp din ve akıl çerçevesi içinde yürümek demektir.
Din ve dünya görevlerini olduğu gibi yapmaya çalışan bir müslüman, tam istikamet sahibi bir insandır.
Böyle bir insan toplumun en önemli bir organı sayılır.
İstikametin karşıtı, hıyanettir ki, doğruluğu bırakıp verilen sözü gözetmemek, caymak, emanete riayet etmemektir, insanların haklarına tecavüz etmektir.
Bir âyet-i kerimede, Peygamber Efendimize hibaten şöyle buyurulmuştur:
"Emrolunduğun gibi istikamette bulun."
İşte bu âyet-i kerime, istikametin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu göstermeğe yeter.

cadaLOZ
20.Temmuz.2009, 22:38
Allah cc razı olsun Paylaşım için Teşekkürler.

Mümtehine
21.Temmuz.2009, 16:07
Yerlere tükürmek,Çöp atmak vs

Ebu Hureyre ve Ebu Said el-Hudrî anlatıyor: Hz. Peygamber(a.s.m) bir gün mescidin duvarında bir tükürük gördü, hemen bir taş alıp onu silmeye çalıştı ve sonra da şöyle buyurdu: “Biriniz tükürmek zorunda kaldığında, önüne ve sağ tarafına tükürmesin, sol tarafına veya sol ayağının altına tükürsün”(Buharî, Salat, 35; Müslim, salat, h.no: 1254; Nevevî, İbn Hacer, Aliyyu’l-Karî, ilgili hadisin şerhi). İmam Nevevî, bu hadiste mescitle ilgili ise de, bu hükmün mescidin dışındaki yerler için de geçerli olduğunu söylemiştir(a.g.y). Bu hadisin söylendiği 14 asır öncesine gitmek, cehalet içerisinde yuvarlanan muhatapların durumunu düşünmek, o günkü sosyal şartları göz önüne almakta fayda vardır.

İşin önemi bu takdirde daha iyi anlaşılacaktır. Özellikle tükürüğün yasaklanması veya belli bir kurala tabi kılınmasıyla ilgili hususların mescitler etrafında dönmesinin hikmetini daha kolay anlarız. Çünkü, insanların uğrak yerleri, gidiş-geliş yolları, toplantı yerleri mescitler idi. Yoksa her tarafı çamur ve toprak olan memleketin başka yerlerine atıfta bulunmakta müspet bir etki olmayabilirdi. Ayrıca, çevre temizliğini din ekseninde anlatmanın toplum üzerindeki tesiri büyüktür. Bu sebepledir ki, Hz. Peygamber(a.s.m) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “İman yetmiş küsur şubedir. En üstünü, Allah’tan başka ilah olmadığına şahadet etmek, en alt mertebesi ise, insanlara eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmaktır”(Müslim, İman, 58).

Hiç şüphe yoktur ki, insanlara eziyet veren şeylerin başında gelenler, ağız ve burundan çıkan şeylerdir. Diğer bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Adamın biri yolda yürürken, yol üstünde gördüğü bir diken dalını kaldırıp bir kenara attığı için, Allah onu mükâfatlandırdı ve onu bağışladı”(Buharî, Ezan, 32). Bu bakımdan sâdece tükürmek değil, rastgele yerlere çöp atmak, araba park etmek, insanların gelip geçmesini zorlaştıracak malzemeler koymak gibi her türlü eziyet verici hususlardan sakınmak gerekir. Yüce Allah, dünyayı en güzel bir şekilde, her şeyi yerli yerinde yaratmıştır. Aynı zamanda dünyadaki canlı-cansız varlıklar insanın istifadesine sunulmuştur. İnsanın bir görevi de Yüce Allah’ın bu eşsiz nimetinin kıymetini bilmesi ve onu güzel bir şekilde değerlendirmesidir. Yüce Dinimiz çevrenin korunması, çevre temizliği üzerinde önemle durmuştur. Nitekim, dinin direği olarak kabul edilen namazın kabul edilmesi için, namaz kılanın ve namaz kılınan yerin temiz hale getirilmesi farzının ortaya konulması dinimizin bu konuya verdiği önemi açıkça göstermektedir. Müslüman sadece kişisel temizlikle yetinmemeli, toplumun ortak kullanım alanları olan cami, hastane, okul, kamu alanları, yol ve çeşme gibi yerlerin temizliğine de çok özen göstermelidir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır. “… Allah da tertemiz olanları sever” (Tevbe, 108) Gelişen yaşam şartlarında, çağın getirdiği stresten kurtulmak için mesire yerlerine gitmek, temiz hava almak, dinlenmek biri ihtiyaç haline gelmiştir. Hal böyle olunca top yekun çevre temizliği daha da önem arz etmektedir. İnsanların dinlendiği yerlerin temiz tutulması, buraların iyice korunması konusunda Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır. “Lanete uğramış olmaktan sakının. Ashap; Bunlar kimlerdir diye sorunca “Halkın gelip geçtiği yola, gölgelendiği yerlere abdest bozanlardır.” (bkz. Kütüb-i Site, 10/390) Her konuda iyi davranmayı emreden dinimiz, başkasına rahatsızlık veren şeylerin de ortadan kaldırılmasını emretmektedir.

İnsanlara eziyet verici şeyleri yoldan kaldırmayı sadaka sayan bir dinin üyeleri olarak, Yaşam alanlarına çöp atmak, tükürmek, insanlara eziyet verici şeyleri ortaya atmak bize hiç yakışmayan davranışlardır. Çünkü yaşadığımız yerde insanları rahatsız etmemiz onların hakkını ihlal etmemiz anlamına gelmektedir. Kul hakkı ise ancak hak yenilen kulların helal etmesiyle mümkündür. Günümüzde, çevre kirliliğinden dolayı bozulan ekolojik dengenin bir sonucu olarak iklimlerin değiştiğini, özellikle çevre felaketlerinin yaşandığını görmekteyiz. Peygamber Efendimiz önemli bir uyarısı da şöyledir: “Allah pak ve temizdir, paklık ve temizliği sever; kerim ve cömerttir, kerem ve cömertliliği sever. Öyle ise avlularınızı ve boş sahalarınızı temiz tutun….” (Kütüb-i Site, 10/390)

HARP
03.Ağustos.2009, 19:59
Kur'ân ahlakı ile ahlaklanmış şuurlu bir müslümanda bulunması gereken başlıca özellikler şunlardır:


• Allah'ın birliğine ve O'ndan başka ilah olmadığına Allah'ın meleklerine peygamberlerine Hazret-i Muhammed'in aleyhissalatü vesselam Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna peygamberlere kitap gönderildiğine ahiret gününe öldükten sonra dirilmeye hayır ve şerrin Allah'ın yaratmasıyla olduğuna şüphesiz inanır ve dili ile de bunları ifade eder.
• Allah'ın emrettiği ve Hz Muhammed'in (sav) gösterdiği şekilde namazını kılar orucunu tutar malının zekatını verir. Ayrıca yetimlere yoksullara muhtaçlara hısım ve akrabalara yolda kalmışlara malı ve imkanları ile seve seve yardımda bulunur.
• Allah'ın ve Hz Peygamber'in (sav) emirlerine itaat eder ve ahlaki vazifelerini ek****iz yapar.
• Mühim ve tehlikeli durumlarda asla sarsılmaz. Gevşeklik göstermez. Allah'a itimad eder.
• Felaketleri metanetle karşılar. Bunları sarsılmadan atlatabilmek için bütün kuvvetini sarfeder sabır ve tahammül gösterir. Allah'tan ümidini kesmez.
• Anne ve babaya itaat eder. Onların kalplerini kıracak en ufak işlerde ve sözlerde bulunmaz.
• Sözünde durur ahdine vefa gösterir emanete hıyanet etmez.
• Üzerine aldığı her türlü vazifeyi sorumluluğu en güzel şekilde yapmaya çalışır.
• Kılık kıyafetini oturup yattığı yeri bütün eşyalarını kirden ve pastan; kafasını kötü fikirlerden; kalbini fena duygulardan; dilini çirkin ve kaba sözlerden temizler. Beden ve ruh temizliğiyle herkese örnek olmaya çalışır.
• İnsanlar arasında ihtilaf çıkarmaktan insanları birbirine düşürecek sözlerden ve işlerden sakınır.
• Kimsenin ayıplarını ve gizli taraflarını araştırmaz ortaya dökmez.
• Bilmediği bir konu hakkında hüküm vermez.
• Şahsiyetini zina, kumar içki ve uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklardan korur; riyakarlık dalkavukluk ve hilebazlığa tenezzül etmez.
• Özü sözüne içi dışına uygun ve dosdoğru olur. Her nerede olursa olsun kendi aleyhinde bile bulunsa hak ve doğruluktan ayrılmaz. Düşmanlarına karşı dahi adaleti ve insafı elden bırakmaz. Onların düşmanlıklarını sebebiyle adaleti çiğnemez.
• Başkalarına karşı kibirlenmez büyüklük taslamaz.
• Kötülüğün ahlaksızlığın her çeşidinden; gizlisinden açığından büyüğünden küçüğünden sakınır.
• Yalan söylemez yalan yere yemin etmez yalancı şahitlik yapmaz.
• Nefsinin alçak ve süfli arzularına uyarak doğru yoldan sapmaz. İffetten ve namustan şaşmaz. Kötülerle dostluk kurmaz.
• İsraftan da cimrilikten de sakınır
• Ne eliyle ne de diliyle hiçbir kimseyi incitmez.

HARP
06.Ağustos.2009, 12:11
Allah için Sevmek

Peygamberimiz (sas) bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Allah’ın öyle kulları vardır ki, onlar ne peygamberdirler, ne de şehid. Ama hem peygamberler, hem de şehidler onlara gıpta etmektedirler, kıyamet günü onların Allah katındaki makamları, gıptaya sebep olm Bunun üzerine soruldu: ‘O bahtiyar kişiler kimlerdir?’ Efendimiz cevap verdi: ‘Onlar aralarında akrabalık ve birbirine mal verme konusu olmaksızın, Allah için birbirlerini severler. Allah’a and olsun ki, onların yüzleri nurdur, onlar nur üzerinedirler. İnsanlar korktuğunda onlar korkmazlar, insanlar üzüldüğünde onlar üzülmezler. Haberiniz olsun ki, Allah dostları üzerinde hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de ...” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 10/276)

betülrana
06.Ağustos.2009, 16:49
güzel paylaşımlarınız için teşekkürler..

HARP
26.Eylül.2009, 22:19
İyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış

Kurân, hayırlı evlad olması istenen yavruya kazandırılması istenen kulluk bilinci ile sosyal kimliği Lokmân (as)ın oğluna nasîhatinde şöyle özetlemektedir:

Evladım namazını hakkıyla eda et, iyiliği yay! Kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir. Kibirli davranarak insanlara yüzünü eğme! Yerde yürürken çalımlı çalımlı yürüme. Çünkü Allah kibirle kasılan ve öğünüp duran kimseleri sevmez (Lokman 31/15-19). Allah Rasûlü insanların hayır ve bereketinin üç şeyde olduğunu ifâde buyurmuşlardır: İnsanoğlu ölünce amel defteri kapanır. Üç şey sebebiyle amel defteri açık kalır: Sadaka-i câriye, yararlanılan ilim ve hayırlı sâlih evlâd (Tirmizî, Ahkâm, 36)

HARP
25.Aralık.2009, 00:18
Yalnız kalmayıp, mutlaka iyi arkadaşlar edinmeli

İnsan, yalnız kalmaktan kaçmalıdır; çünkü yalnızlık kötü düşüncelerin insan ruhunu sarmasına yol açar. İki kişi olmada da aynı tehlikeler bahis mevzûu olabilir; çünkü iki kişinin bir fenalık ve kötülük üzerinde anlaşması, zayıf bir ihtimal de olsa
mümkündür. Üç kişininse fenalıklarda anlaşıp bir araya gelmesi zordur. Bu hakikata parmak basan Efendimiz, İki kişi de şeytandır; üç kişi ise cemaattir. buyururlar. Üç kişi, bir cemaat teşkil eder ve şeytanın insana nüfuz edeceği delikleri, çok daha küçültmüş olurlar. İster evli, ister bekâr olalım, evde, mektepte, işyerinde, sokakta ve çarşıda bizi aralarına alıp, üzerimize kanatlarını gerecek, duygu ve düşüncelerimizi şeytânî esintilerden koruyacak ruh ve irade insanı arkadaşlara ihtiyacımızın varlığı ortadadır.