PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : İSLAM AHLAKI (Güzel ve Çirkin Huylar)



Sayfa : [1] 2 3 4 5

HARP
09.Temmuz.2009, 14:38
Kötü ahlâk insanı yer bitirir





Kötü ahlâk, insanda darlık hasıl eder. Vicdan, cehalet, kibir, gurur, bencillik, kıskançlık gibi fenalıklar sebebiyle daralır, büzüşür ve bir hodgâmlık dehlizine dönüşür. Mesela; bir insanda çekememezlik ve kıskançlık da diyebileceğimiz “haset” marazı mevcutsa, o kimse, kendisinden başkasının başarısını, zenginliğini, güzelliğini, ilmini, mutluluğunu... çekemez; kendisinde olmasını istediği değişik vasıf veya mevhibelerin başkasında bulunması karşısında rahatsızlık duyar. Hakk’ın takdirine rıza göstereceğine, kaderî planların kendi heva ve hevesi istikametinde cereyan etmesini ister; hadiseler arzu ettiği gibi gitmeyince de kaderi tenkit eder ve sürekli hezeyan yaşar.


Ailem Dergisi

HARP
09.Temmuz.2009, 14:47
YARDIMLAŞMA

Özellikle bu dönemlerde eksikliğini bir hayli hissettiren, insanlar tarafından unutulmaya yüz tutmuş ulvî değerlerden biridir yardımlaşma. Ancak yardımlaşmanın, karşılık beklenmeden yapılanı… Alacağı ücret ya da kendisine yapılacak bir övgü, insanı yardıma teşvik etmemeli, bu huy güzelliği, zaten kişinin içinde taşıdığı bir değer olmalı.

“Her kim Müslüman kardeşinin bir iyiliğe ulaşması konusunda aracılık ederse veya zorluğu kolaylaştırmasında ona yardımda bulunursa, Allah kıyamet günü ayakların kaydığı anda sırattan geçerken ona yardım eder.”(Taberânî, Sağîr)
Yüce Nebî’nin müjdelediği bu güzel haberi duyan bir Müslüman’ın, elbette kardeşine yardım konusunda gayret ve çabalarını artırması beklenir. Ancak bu zamanda, tüm insanlığın bu güzel haberlerle ilgilenemeyecek kadar dünya telaşına düşmüş olması, yapılacak her iyiliğe yalnızca maddî karşılık bekleniyor olmasının bir göstergesidir. Oysaki karşılığı yalnızca, insanı birçok yönden nimetlerle donatan Yaratıcı’dan beklenerek yapılan küçük bir iyilik, bir yardım, insanlar arasında muhabbet oluşması için atılmış büyük bir adımdır. Zira Peygamberimiz (s.a.v.)’in bir müjdesi de şudur ki: “Amellerin en faziletlisi (farzlardan sonra), ihtiyacını karşılamak suretiyle bir Müslüman’ı sevindirmektir.”(Taberânî, Evsat)
Verilen küçücük bir hediye karşısında sevinerek dualarını kardeşinden eksik etmeyen bir Müslüman’ın, ihtiyacının giderilmesi sırasında edeceği dualar, belki de iyilik yapanın âhiretteki derecelerini yükseltecek ve aralarındaki kardeşlik bağını kuvvetlendirecektir

Bir kimse Mü’min kardeşini yardımıyla sevindirince, Allah bu sevinç dolayısıyla kendisine ibadet eden ve kendisini tevhid eden bir melek yaratır. Kul kabrine vardığı zaman o sevinç gelir ve ona:

- “Beni tanıyor musun?” der. O:

- “Sen kimsin?” diye sorar. Sevinç:

- “Ben filancaya yardımından dolayı verdiğin sevincim. Bugün yalnızlığında sana dost olacağım. Vereceğin cevabı sana telkin edeceğim. Sabit söz ile seni destekleyeceğim. Kıyamet günü göreceğin dereceleri sana göstereceğim, senin için Rabb’inden şefaat dileyeceğim ve sana Cennet’teki yerini göstereceğim.” der.(İbn-i Ebi’d-Dünya ve Ebu’ş- Şeyh, Kitabu’s-Sevab)

Sevmeyi ve kardeşini sevindirmeyi amaç edinmiş olan bir Müslüman’ın bahtiyarlığı kim bilir ne yücedir! Karşılığını beklemeden, fedakârlık göstererek yaptığı iyilikleri içine gömen, yardım sever Müslümanlar… İşte bunlar gerçek manada iyiliği ve güzelliği yaşayanlardır.

Kardeşinin mutluluğu için fedakârlıktan kaçınmamak, kişinin gerçek iman sahibi olduğunun, mümin vasfını taşıdığının bir ifadesidir. Zira bu yüce dinin bu günlere gelebilmesinde hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış olan Sahâbe (r.anhüm), Müslümanlara en güzel örnek değil midirler? İmanlarını, kardeş sevgisiyle birleştirerek tüm zerrelerinde hisseden o mübarek sahâbeler, yaşadıkları dönemin ismini “Asr-ı Saadet” olarak yazdırabilecek kadar birbirlerini çok sevmiş, yardımlaşmış, ihtiyaç sahiplerinin dertlerine ortak olmuş ve bir zaman sonra artık sadaka verecek kimse bulunamaz hale gelinmiştir.

Dinimizin, bu denli önemle üzerinde durduğu karşılıksız yardımlaşma hususu, aynı zamanda kişinin nefsiyle birebir mücadeleye girişmesini amaçlayan bir davranıştır. Çünkü hiç kimse karşılığını alamayacağı bir iyiliğe girişmek istemez. Bu, nefsine çok ağır gelir ve böylelikle artık hayatta onun için yardımlaşma diye bir olgu kalmaz. Ancak nefsinin dizginleri elinde bulunan, fedakârlıktan kaçınmayarak kardeşinin ihtiyaçlarını gidermeye çalışan ve bundan kazanacağı sevabın farkında olanlar başka…

Fedakârlık yapıp yardım etmek merhametli olmayı gerektirir. Merhameti olmayan bir insan başkalarına yardım edilebileceğinin dahi farkında değildir. Yalnızca, varsa kendi dertleriyle ilgilenir, yoksa zaten kimsenin derdi kendini ilgilendirmez. Yapacağı her türlü yardımla kendisinden bir şeylerin eksileceğini düşünür. Ama insan ne kadar kötü olsa da içinde az bir merhamet duygusu varsa, bu merhameti sebebiyle fedakârlık ve iyilikte bulunabilir ve Cennet’i kazanabilir. İşte şu misalde olduğu gibi:
Çölde yürüyen adamın, susuzluktan yüreği yanar. Nihayet giderken bir kuyu bulur, inip su içer ve çıkar. Tam o sırada susuzluktan dilini çıkarmış, susayan ve toprakları yalayan bir köpek görür. Köpeğin bu halini gören adam kendi kendine: “Bana isabet eden susuzluk bu zavallı köpeğe de isabet etmiştir. Ona da yardım etmeliyim.” der ve tekrar kuyuya iner. Ayakkabısının içine su doldurur. Sonra ayakkabısını ağzı ile tutar ve elleriyle kuyunun kenarlarına tutunarak yukarı çıkar ve köpeğe su verir. İşte sırf bu düşüncesi ve yardımı sebebiyle Cennet’i kazanan bahtiyarlardan biri oluverir adamcağız.

Müminler kardeştirler. Kardeşler ise birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları gibidirler. Bu sebeple kardeşler arasında öyle bir samimiyet ve birlik olmalıdır ki, hiçbir şey kardeşleri birbirinden uzaklaştırmasın. Bunun temel taşı da karşılığı yalnızca Allah’tan beklenerek yapılan yardım ve fedakârlıktır.

O halde Müslümana düşen, şu duayı dilinden düşürmemek, yaptığı yardımdan dolayı kardeşinden karşılık beklemeden, alacağı bir tebessüm ve duayla yetinebilmektir.

“Yâ Rabbi! Yapmış olduğum tüm amelleri, iyilikleri, güzellikleri, hayır ve hasenatı, yardımları, yalnızca Sen’in rızana erebilmek ümidiyle yapıyorum. Sen, bu uğurda bana güç ve kuvvet ver. Yaptığım yardımlardan usanmayacak, terbiye edilmiş bir nefis ver. Ve Sen’in rızan için herkesi yardıma teşvik edecek bir lisan ver!” Âmin!

HARP
09.Temmuz.2009, 14:49
DİKKATLİ OLMAK



Dikkatli olmak Yüce Rabbimiz’in Kuran’ın birçok ayetinde emrettiği güzel bir tavırdır.
Dikkatli bir insan, dış dünyadaki tüm nesnelere, tüm olaylara son derece hikmetli bakar. Allah’ın her an herşeyi kuşattığının bilincindedir ve bu sayede her durumda Müslümana yakışan en güzel tavırları sergiler.Dikkat, insana birçok farklı konuda faydası olan bir vasıftır. Olaylardan ders almak, öğüt alıp düşünebilmek, çevremizdeki delilleri algılayabilmek, bir ya da sonraki birkaç aşamayı hesaplayarak hareket etmek dikkatin göstergelerindendir. Kuran’a göre dikkatli olmak ise, Allah’ın her an herşeyi sarıp kuşattığının, herşeyin tüm gizli yönlerini bildiğinin ve ahirette insanı hesaba çekeceğinin farkında olmaktır. Çünkü kainatta herşey Allah’ın emri ve ilmi ile gerçekleşmektedir. Her olayın, her gelişmenin bir anlamı, bir hikmeti vardır. Mümin, dikkatini ayakta tutarak, bu anlamları hikmetleri yakalar. Olayların önemli noktalarını, detaylarını kavrar.Kuran’da Allah’ın Dikkat Gösterilmesini Emrettiği Konulardan Bazıları:
Allah, Her An Herşeye Hükmettiği Konusunda Dikkatli Olmayı Emreder
Allah, tüm evreni ve evrenin her parçasını Kendi varlığının delillerini göstermek için yaratmıştır. Ancak insan kimi zaman günlük işlerin koşuşturmasına dalıp karşılaştığı olayları, gördüğü canlıları Allah’ın yarattığını unutma gafletine kapılabilir. Oysa Allah kainattaki herşeye her an hükmetmekte ve insanın yaptığı her işi, ağzından çıkan her kelimeyi ve içinden geçirdiği her düşünceyi bilmektedir. Allah ayetlerde insana bu gerçeği unutmama konusunda dikkatli olmayı emreder: Dikkatli olun; göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. O, üzerinde bulunduğunuz şeyi elbette bilir. Ve O’na döndürülecekleri gün, yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah, herşeyi bilendir. (Nur Suresi,64)Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, herşeyi sarıp-kuşatandır.(Fussilet Suresi, 54)
Allah, Kendisi’nden Ümit Kesilmemesi Konusunda Dikkatli Olmayı Emreder
Allah Kuran’da, Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım edeceğini (Hac Suresi, 40) bildirmiştir. Bu Allah’ın vaadidir. Öyleyse insan bundan hiçbir kuşku duymamalı, asla ümitsizliğe düşmemeli ve Allah’tan gelecek yardımı her an bekleme konusunda dikkatli ve uyanık olmalıdır. Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü’minlerle; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214)
Allah, Şeytana Karşı Dikkatli Olmayı Emreder
Allah’ı anmaktan ve O’nun emirlerini yerine getirmekten yüz çeviren kimseler şeytanın dünyevi bir takım uzun uğraşı ve hedeflere daldırdığı kimselerdir. Allah Kuran’da, şeytanın taraftarı olan bu insanların mutlak hüsrana uğrayacaklarını unutmamak konusunda dikkatli olunmasını emreder: Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 19)…Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 22)
Müminlerin Dikkati
İman eden bir insan, son derece dikkatli ve canlı olur. Bezgin, cansız, boş vermiş bir ruh hali, ancak inkarcılara ait bir özelliktir.
Mümin, hem kendi son derece canlı, şevkli, atak olur, hem de diğer müminleri bu yönde teşvik eder, canlandırır.
Allah’ın verdiği nimetlerin çeşitliliğini, yarattığı canlıların mükemmel yapılarını ve kaderin mükemmelliğini düşünerek gösterdikleri bu dikkat, müminlerin Allah’a olan imanlarını ve O’nun sanatı karşısında duydukları heyecanı artırır. Bu sayede müminler dünya nimetlerinin bitip tükenmeyen çeşitliliği karşısında daima şükredici olur, Allah’ın Şanını hamd ile yüceltirler. Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34)

HARP
09.Temmuz.2009, 14:50
Hırs Hüsran Sebebidir




Hırs gösteren, her zaman zarar etmiştir. Bu bakımdandır ki “Hırs sebeb-i hasârettir”, yani “hırs, hüsran, zarar ve pişmanlık sebebidir” sözü atasözü hükmüne geçmiştir. Cenab-ı Hak, mutlak rızk verici olarak tüm yarattığı mahlûkatın rızkına kefildir. İnsan istediği kadar hırs göstersin, Allah-u Azimüşşan onun rızkını ne kadar tayin etmişse ancak onu elde eder. Hakikat ilmini her kim olursa olsun “isteyene” vereceğini vaat eden Allah, zenginliği “dilediğine” vereceğini beyan etmiştir. Rabb’imiz, ‘rızkı dilediğine genişletip, dilediğine daraltacağını’ buyurmuştur. (Ra’d, 13/26). Ancak yine Rabb’imiz, rızkımızı arayıp bulabilmemiz için gündüzü yarattığını belirtmektedir. (Kasas, 73) Ankebut Sûresi’nin 17’nci ayetinde de, “Rezzak-ı Hakiki”nin (Gerçek Rızk Verici’nin) kendisi olduğunu ifade ederek, “Doğrusu, Allah’tan başka taptıklarınızın size rızk vermeye güçleri yetmez. Artık rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin. O’na şükredin. Siz O’na döneceksiniz.” buyuruyor. Cenab-ı Hak “Hakîm”dir. Hikmetle iş yapar. Hikmete uygun hareket eden başarılı olur. Bu ismi nazar-ı dikkate almayan da zarar eder. İşte, hadiselerin “hikmet” yönünü dikkate almayıp da “hırs” kapısını hırsla açan insanlar, “Doğrusu, Allah’tan başka taptıklarınızın size rızk vermeye güçleri yetmez.” ayetine muhatap oluyorlar. Çünkü, “Rızkı bana bu verir!” diye düşündüğümüz işadamları, patronlar, idareciler, zenginler, güç sahiplerinin etrafında pervane olmak, onları memnun etmeye çalışmak, yaltaklanmak, sırf kazanabilmek için haramlar dairesine girerek, rüşvete, iltimasa, adam kayırmacaya bulaşmak insanı “hasarete/hüsrana” sürükler. Va’dinde durmak, söz verince sözünü yerine getirmek, Müslüman’ın temel şiârı olmalıdır. Hırs yüzünden bu ahlakı kaybedenler zarar etmeye mahkûmdur.

Hülya Özpirinç

HARP
09.Temmuz.2009, 15:09
Adil ve dengeli olun!


Değersiz gibi görünen bazı şeyler vardır ki aslında çok önemlidir. Mesela, dengeli davranmak gerekir her zaman ve her yerde. Adalet ve dengeden çıkılırsa her şey altüst olur. Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet, Hıristiyan mimarla mahkeme salonunda bulunuyordu. Kadı Hızır biraz öne geçmeye çalışan Fatih’i uyarmış ve: “Begüm, geç şuraya, hasmının yanında dur.” demiştir. Hazreti Ömer zamanında bir mescit yapılmış; fakat bu mescit bir Yahudi’nin evine gölge yapınca Hz. Ömer hemen mescidin yıkılmasına karar vermişti. İşte adalet, işte denge.

Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:14
Hiçbir iyiliği küçümseme!




Hiçbir iyiliği küçümseme! Ne, aç bir hayvanı doyurmak küçük bir şeydir, ne de bir kardeşinle karşılaştığında ona gülümsemen basit ve değersizdir. “Kim zerre kadar hayır yaparsa onun karşılığını görür, kim de zerre kadar kötülük yaparsa onun karşılığını görür” (Zilzâl, 7–8)
Hz. Peygamber buyurmuştur: “Cennet kapısını açacakların ilki benim. Fakat beni geçmeye çalışan bir kadın göreceğim ve ona: “Sana ne oluyor? Sen kimsin?” diyeceğim. O da: “Babasız kalmış yetimlerimin başında oturup bekleyen bir kadınım” diyecek.” Şam’dan biri gelir ve “Bana Safvan b. Süleym’i gösterin. Onu rüyamda gördüm. Cennete girmişti” der. Adama: “Neden ötürü girmiş?” diye sorarlar. Adam: “Bir gömlekten ötürü” cevabını verir. Sonra bazı arkadaşları Safvan’a bu gömlek neyin nesi deyince Safvan: “Soğuk bir gecede mescitten çıkmıştım. Çıplak birini görünce, hemen gömleğimi çıkarıp ona vermiştim” diye cevap verir. İmam–ı Gazali çalışıyordu. Kalemini hokkadan çıkarmış, tam yazmaya hazırlanıyordu ki, kaleminin ucuna bir sinek kondu ve mürekkepten içmeye başladı. İmam Gazali, sinek uçuncaya kadar hareketsiz kaldı... İyilikte büyük–küçük ayrılmaz. Cennet bir sürprizler diyarıdır. Bizi hangi amelimizin kurtaracağı da belli değildir, o da bir sürprizdir. Bazen, dudağımızda beliren bir tebessüm goncası, karşımızda bütün ümitleri hazanla sarsılmış birisine öyle bir inşirah baharı yaşatır ki, onun karşılığını biz, ahirette cennet bahçeleri olarak görürüz. Öyleyse iyiliklerden hiçbirini, ama hiçbirini küçük görmek doğru değildir. Velev ki bu iyilik, kovadaki suyu bir başkasının kabına boşaltmak kadar küçük bile olsa...


Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:16
Hoşgörülü ol, zaman tanı



Yunus; “Yaratılanı hoş gör Yaratan’dan ötürü” demiştir. Herkesin çok iyi veya yapamadığı konular vardır. İnsanın yapamadıklarına tolerans gösterilmeli, ama bir daha olmaması şartıyla. Unutulmamalıdır ki hata yapanı yerden yere vurmak onu kötü durumun en alt tabakasına atmaktır. Bu, problemleri çözmez.
Konuşarak problemin kaynağına inilmeli, gerçekçi çözümler getirmeli, sevgi beslemeli, hizmet atmosferi çekilmez hale getirilmemeli, kalpler kazanılmalı, kendimizin de aynı hale düşebileceğimizi düşünmelidir. Yenilik için başarısızlığa uğrama yeteneği lazımdır. Hayat, insanın kendi güç ve kapasitesiyle aşabileceği bir iş değildir. Aşmanın çaresi hoşgörüdür. Toplumsal problemler hoşgörüsüzlükle başlar. Başarısızlığın verdiği en büyük ders; başarısızlıktan korkmamadır. (Öldürmeyen her şey güçlü kılar.) Hata yapılıp ders almak lazımdır, ancak bunun da bir sınırı vardır. Astlara hata yapabilme imkanı tanınırsa gelecek için güçlü yöneticiler yetiştirilmiş olur. Siz kibarsanız ekibiniz de kibar olacaktır. Personelin başarıları takdir edilirse hatalarında da eleştiri yapabilme imkanı olur. Kabul edilemez davranışlara karşı açıkça konuşmak lazımdır. Ekibin elemanını değerlendirirken ona açıkça ondan nefret etmediğinizi hissettirmelisiniz. Çünkü konu onun kişiliği değil iştir. Hiç yanlış yapmadığını savunan dar görüşlü kendisiyle sınırlı insanlarla iş yapılmaz.

Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:20
Kusurlara karşı hoşgörü prensibi

Çocuktan sâdır olan kusurlara karşı bilmezlikten gelme; yani, kusurları yüzüne vurup perdeyi yırtmamak gerekir. Aksi halde iyice arsızlaşır ve yapılan telkinlere dirsek çevirir. Eğer, mutlaka, kusurun giderilmesi isteniyorsa, suçlu ve kusurlu muhatap alınmadan, toplum içinde umumî olarak konuşmak ve yapılan uygunsuz davranışların, aklen, kalben, vicdanen sevimsizliği üzerinde durmak daha uygun olur. Eğer bu yolla da muvaffakiyet elde edilemez ve kusurlar sürer giderse, bir köşeye çekip, kendisi hakkında, düşünce, kanaat ve bakış açımızın onun davranışlarına uymadığını anlatmak muvafık olur. Kim bilir, belki de bir Sen de mi? sözü, ona, bin nasihatten daha tesirli olur.

Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:23
Yardımseverliği istismar etmemeli

Borç vermek; şefkat, iyilik ve yardımseverlik duygularının eseridir. Bu güzel duyguların istismar edilmemesi, kötüye kullanılmaması gerekir. Eline borcunu ödeme imkânı geçtiği, darlıktan varlığa çıktığı halde, kişinin, borcunu ödemeyip uzatması, alacaklıyı oyalaması, zulümden başka bir şey değildir. İslamiyet, yardımseverliğin istismar edilmesini câiz görmez.

HARP
09.Temmuz.2009, 15:25
Sadaka sıla-i rahim


“Allah Resûlü (sas) buyurdu ki: – Allah, sadaka ve sıla-i rahim sebebiyle, insanın ömrünü uzatır. Yine bunlar sebebiyle kötü ölümü, şerri ve zararı (o insandan) uzaklaştırır.” Bu hadis–i şerifte, mü’minler, sadaka vermeye ve sıla-i rahimde bulunmaya teşvik edilmektedir. Sıla–i rahim, yakın akraba ile ilgilenmek, onlarla irtibatı kesmemek, yardım ve iyilikte bulunmak demektir. Sadaka ve sıla–i rahim, hadisin ifadesi ile kötü ölümü önler. Kötü ölüm, insanın günahlarına tevbe etmeden ölmesi veya günah işler bir halde vefat etmesi demektir. Sadaka ve sıla–i rahim, mü’mini bu kötü akıbetten koruduğu gibi, her türlü şer ve zararı da ondan uzaklaştırır.

Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:27
Müslüman müslümana beddua etmez


Bir gün devlet büyüklerinden biri, düşman olduğu birisinin zarar görmesini istemiş; bu niyetle İbrahim Gülşenî’ye gelip, o zatın zarar görmesi için beddua etmesini istemişti. İbrahim Gülşenî de, “İşi Allah Teala’ya havale etmek iyidir. Kin tutarak, öfkelenerek bir Müslüman’a zarar vermeye kalkmak, hatta uğradığı bir zarara sevinmek câiz değildir.” buyurdu.
İbrahim Gülşenî’den, arzu ettiği neticeyi alamayan o zat, atına bindi, başka birinden yardım almak niyeti ile yola çıktı. Yolda at şahlanarak doğruldu. O zat da attan düşüp bayıldı. Görenler yetişip o haliyle evine götürdüler. Kendine gelince, yanındakilere: – İbrahim Gülşenî’ye gidin. Ben tevbe edip pişman oldum. Beni affetsin, diyerek İbrahim Gülşenî Hazretleri’ne haber gönderdi. İyi olup ayağa kalkınca da bizzat İbrahim Gülşenî Hz.leri’nin dergahına vardı. Huzurunda tekrar tevbe edip, onun sadık talebelerinden biri oldu.

Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:31
Vefa ve sadakat




Vefalı olmak Cenab-ı Hakk’ın istediği bir husustur. Buyurun size ilgili ayet-i kerimeler: “Bu, sadıklara doğruluklarının fayda sağladığı gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır”. ALLAH onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur. (Maide, 119) Kur'ân'da İs****'i de an; çünkü o, vaadine sadık bir kuldu ve gönderilmiş bir peygamberdi. (Meryem, 54) Müminlerdendir o erler ki ALLAH'a verdikleri ahde sadakat gösterdiler. Kimi adağını ödedi (canını verdi), kimi de beklemektedir. Onlar, ahidlerini hiç değiştirmediler. (Ahzab, 23) Çünkü ALLAH sadıklara sadakatleriyle mükafat verecek, dilerse münafıklara da azab edecek veya tevbe nasib edecektir. Şüphe yok ki ALLAH çok bağışlayıcıdır. Çok merhamet edicidir. (Ahzab, 24) Herhalde sana bey'at edenler ancak ALLAH'a bey'at etmektedirler. ALLAH'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de ALLAH'a verdiği ahde vefa gösterirse ALLAH ona büyük bir mükâfat verecektir. (Fetih, 10)


Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:33
Allah yolunda harcayın

Hazreti Ali (kerremallahü vechehu) hurma bahçesinde akşama kadar çalışmış, akşam da devesinin üzerine bir çuval hurma yükleyerek evinin yolunu tutmuştu. Devenin yuları yardımcısı Kamber’in elinde kendisi de önde gidiyordu. Medine’nin içine girdiklerinde yolun kenarından bir ses geldi. Yoksulun biri elini açmış sızlanıyordu: Ne olur Allah rızası için!... diyordu. İşte bu sırada sesi duyan Hazreti Ali (ra) ile arkadan deveyi getiren Kamber arasında şu konuşma geçiyor. Hazreti İmam soruyor: – Kamber ne istiyor bu yoksul? – Hurma istiyor Efendim! – Ver öyleyse!... – Hurma çuvalda Efendim! – Çuvalla ver öyle ise!... – Çuval da devenin üzerinde!... – Deveyle ver öyle ise!... Emri yerine getiren Kamber der ki: – Devenin ipi de benim elimde, demekten korktum. Çünkü beni de deveyle birlikte yoksula vermekte tereddüt etmeyebilirdi.


Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:35
İlim adamına hürmet etmeli!




Fatih Sultan Mehmed Han döneminde ilme ve alime büyük derecede kıymet verilirdi. Fatih’in hocalarından Molla Hüsrev, Ayasofya’da derse başlamadan önce talebeleri tarafından evine gidilip atına bindirilerek, arkasında da talebelerinin eşliğinde camiye getirilirdi.
Zamanın Ebu Hanife’si sayılan Molla Hüsrev, camiye girdiğinde, hürmet ifadesi olarak ayağa kalkılırdı. Hoca dersini bitirdiğinde talebeleri tekrar onu atına bindirerek evine kadar bırakırlardı.

HARP
09.Temmuz.2009, 15:42
LİSAN-I HAL

Müslüman her hal ve hareketiyle İslam’ın güzelliklerini yaşamalı ve çevresine bunları yansıtmalıdır. O, her yerde kendi gibi, yani Müslüman olarak davranmalıdır. Başkalarının tavır ve davranışları onun kendisini ifade etmesine engel olmamalıdır. Bir hamal duymuştum; yırtık pırtık elbisesini kibar bir hanımefendiye tamir etmesi için veren. Hanımefendi, nasıl olsa bir hamalın elbisesi diye öylesine bir ordan bir buradan geçirmişti iğneyi; sanki bir çuval ağzı diker gibi. Elbiseyi alan adam kadına şöyle bir bakmış ve “Hanımefendi, siz benim kılık kıyafetime uyan değil; kendinize yakışan bir şekilde dikmeliydiniz sökükleri.” diyerek teessürünü ifade etmişti. Zamanla kazanılan alışkanlıklar bir halata benzer. Halat küçük küçük iplikçiklerden oluşur. Bunlar tek tek örülür; sonunda koparılamayacak hale gelirler. İşte, iyi davranışlar da bir bir edinilir ve bunların tek başına oldukları zaman kaybedilmesi kolaydır. Ancak hepsi bir araya gelince onları hiçbir şey etkileyemez. Müslüman, İslam’ın bütün güzelliklerini kendinde topladığı zaman, artık onun kaybetmesi söz konusu olmayacaktır. İfadeler biraz abartılı gibi görünse bile şu yargıya tamamen karşı olmak mümkün değildir: “İslam'ın güzelliklerini yaşayan bir hanımın, çöpçüye verdiği çöp poşeti, diğer insanların düğüne götürdüğü hediye paketi kadar güzel olmalıdır.” Zira, Müslüman her şeyiyle örnektir.

Elif Urbay

HARP
09.Temmuz.2009, 15:49
Nimeti verenin kulu olalım, nimetin değil!



Çok yakın bir arkadaşım, 3–4 yaşlarındaki oğlunu kucağına almış, telaşla muayenehaneye gelmişti. Küçüğün ateşlendiğini ve kusmaya başladığını söylüyor, oğluna duyduğu sevgi onda büyük bir üzüntü ve endişe meydana getiriyordu. Kısa bir muayeneden sonra, yediği bir şeyin dokunmuş olabileceğini düşünerek sorduğumda;
“Buzdolabındaki bir kiloya yakın dondurmanın hemen hemen hepsini yemiş. Biz sonra fark ettik.” dedi. Mesele anlaşılmıştı. Ancak çocuğuna karşı büyük bir muhabbet duyan babayı teskin etmek, çocuğu tedavi etmekten daha zor olmuştu. Bu itibarla çocuğun da babasını ne kadar sevdiğini göstermek, aynı zamanda hastalanmasına sebep olan dondurma olduğunu ihsas etmek için; ‘Oğlum, babanı mı yoksa dondurmayı mı daha çok seviyorsun?’ dedim. Çocuğun cevabı; ‘Dondurmayı...’ olmuştu. Evet, çocuk henüz 3–4 yaşındaydı. O sevdiği şeye fazla düşkünlüğün kendisine zararı olacağını, ayrıca onu temin edenin babası olması cihetiyle, öncelikle onu sevmesi gerektiğini, onun için hiçbir şeyi esirgemeyenin, dondurma gibi bir şeyle kıyas bile edilemeyecek bir varlık olan babası olduğunu bilecek idrak şuuruna sahip değildi. Sadece çocukluk hissini dile getirmişti. İşte biz büyükler; çoğu zamanda idraksiz, şuursuz ufacık çocuğun durumuna düşerek, bize sonsuz nimetleri bağışlayan Yüce Rabbimize şükretmemiz, en çok O’nu severek O’na yönelmemiz gerekirken, yine O’ nun lütfu olan dünya nimetlerini daha çok sevmiyor muyuz? Dünya hayatına dalarak kulluk vazifemizi unutmuyor muyuz? Bu fani dünya hayatına fazla düşkünlüğün bize zararı olduğunu bile bile...

Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:53
Şakanız yemeğe atılan tuz kadar olsun!


Söz ve fiilleriyle örnek olan alimlerden biri der ki: “Bir iş yaparken içine bıkkınlık gelir ve ağırlık çökerse, yaptığın işi, bir müddetliğine bırak ve kendini dinlendir! Azıcık şakalaş! Bu şekilde kendini biraz neşelendir. Fakat şakalaşmayı o derece ayarla ki, yemeğe atılan tuz gibi olsun. Yani yemeğe atılan tuz, çok olunca yemeğin hakiki lezzetini nasıl giderirse, şaka da o miktarda olmalıdır. Fazlası zararlıdır. Şaka, çok az olursa gönlümüzün neşesi yerine gelmez. Şaka, gönlümüzdeki donukluğu ve o işe karşı doğan bıkkınlığı giderecek kadar olmalıdır.” Evet! Yaptığımızın şakaların dozunu ayarlayamazsak, bu durum ileride başımızı ağrıtabilir. Unutmayalım! “Her şeyin bir tohumu vardır. Düşmanlığın tohumu da şaka ve alaydır” deyişi boşa söylenmiş bir söz değildir.


Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:53
Sözünüzün eri olun



Mehmet Akif Ersoy sözünün eri bir insandı. Ve söz verdiği şeyi yerine getirmek için ölümü bile göze alırdı. İstanbul Yeniköy’de oturan bir dostu ile öğleden bir saat önce buluşmak için sözleştiklerinde o gün yağmurlu–fırtınalı bir gün olmasına ve her tarafı sel basmasına rağmen Mehmet Akif, binbir zorlukla sırılsıklam bir vaziyette söz verdiği yere vaktinde gelmiş, fakat arkadaşının gelmemesi üzerine çekip gitmiştir.
Ertesi gün özür dilemek için gelen arkadaşını dinlemeyip: “Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaket sebebiyle yerine getirilmezse mazur görülebilir” diyerek tam 6 ay arkadaşının o hareketine tavır almıştır...


Ali Budak

HARP
09.Temmuz.2009, 15:55
Aşırı iltifatta bulunmak



Günümüzde bazıları, hüsnüzan ettikleri, mensup oldukları, düşünce ve aksiyonlarına çeşitli seviyelerde destek verdikleri şahıslara İslami kaidelerle izahı imkansız bir şekilde medh u senada bulunuyor. Bu türlü şeyler şöyle–böyle, haklı–haksız, az veya çok onu çekemeyen insanları tahrik eder.
Böyle yapıldığı takdirde insanlar, suizanna sevk etmiş olursunuz. Sonunda onlar da kaybeder, siz de. İnsanlar yer yer ve zaman zaman yaptıkları ameller ile başkalarının takdirlerini bekleyebilirler. Bu kabil takdir ve tebciller karşısında insanın kalb balansını ayarlaması çok önemlidir. Kişi “Allah’ım hakkımda söylenen bu sözleri dua olarak kabul buyur, ayağımı kaydırma, beni bir lahza bile benimle başbaşa bırakma” demelidir. Aksine, insan kendini şımarıklık ve gaflete salarsa, Allah da onun ayağını kaydırabilir. Evet, yapılan takdir ve övgüler, gökten bir nida halinde gelse bile insan bir İmam Rabbani, bir Bediüzzaman edasıyla “Allah’ım, ben çok hakir bir şey olduğuma o kadar inanmışım ki, şu nidalar benim kanaatımı değiştiremez.” diyebilecek ölçüde düşünce duruluğuna ve hazımkâr bir nefse sahip olmalıdır. Bizim çizgimiz bellidir. Bizim en büyük vazife ve misyonumuz kulluktur. Başkalarının övgüleri, o övgülerin hakkımızda biçtiği makamlarda gözümüz yoktur. Biz, her zaman Hz. Ali’nin “insanlardan bir insan olma” hedefine ulaşmaya çalışmalıyız. Bizim büyüklüğümüz, şahsı manevide, güncel tabirle tüzel kişiliğimizdedir. Bâki hakikatlar, fani şahısların üzerine bina edilemez.. bina edilse, onlar ahirete göçtüğünde, dava da ortadan kalır. Bu açıdan birbirimizle irtibatımızı güçlü tutmalı ve sabah akşam bir ve beraber olma yollarını araştırmalıyız.. araştırmalı ve birliğimizi korumaya çalışmalıyız. Kendimizi devamlı sıfırlayarak yolumuza devam etmeliyiz. “Ben yaptım, ben ettim.” demek şirkin bir uzantısıdır. Ene’yi (ben) yırtıp, Nahnü’yü (biz) ya da “Hu”yu (O) göstermek bizim vazifemizdir. Topluluk içinde ihtilaf çıkarmama, yalanın en küçüğüne dahi tenezzül etmeme de yine vazifelerimiz cümlesindendir. O halde yapılan/yapılacak olan övgüler bizi bizden almamalı ve vazifelerimizi yapmaya engel teşkil etmemelidir. Bu ise, yukarıdaki esasları benimsemeye ve özümsemeye bağlıdır.

HARP
09.Temmuz.2009, 16:06
“Hedefi olmayanın veya gàyesini unutanın, artık her şeyi nefsi olur”

Hedef tespitine göre hayatı programa almak, belli bir gayeye sadık kalarak hareketini planlamak gerekirken, çoğu zaman bunlar unutuluyor. Böyle olunca da nefis ve benlik, her şeyimize hâkim oluyor. “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona takılmış. Ne ehemmiyeti var?” diyenler gibi hiç hedef sapması yapmadan hareket edenler, nefis ve enâniyetlerinin müdafaası için kendilerine çelme takanlara dönüp cevap bile vermemişlerdir. Halbuki, uyanık gözle bu yangını göremeyenler, ızdırabını derinliğince vicdanında duyamayanlar kendilerini müdafaa etmekten, yangını söndürmek için fırsat bulamıyor ve sürekli olarak hep hedefin etrafında dönüp dolaşıyorlar.