PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Muhtelif hikâyeler



Sayfa : [1] 2

pentar54
01.Haziran.2010, 14:25
Başlıyorum.

pentar54
01.Haziran.2010, 14:26
Peygamber Efendimiz, irtihaline yakın bir sırada İslâm ordusunun başına Zeyd bin Haris'in 19 yaşındaki oğlu Üsame'yi kumandan tâyin etmişti. O sırada bir sefre çıkılacaktı. Resülüllah:

— «Harbe iştirak etmek isteyenler, Medine dışında Üsame'nin çadırı etrafında toplansınlar», diye emir buyurdu.

Ordu Medine dışına karargâh kurmuştu. Resulüllah'ın hastalığının şiddetlendiği haberi geldi. Hazreti Usame:

— Resülüllah bu kadar ağır hasta iken, sefre çıkmak pek doğru olmaz, dedi ve üç gün orduyu bekletti.

Uç gün içinde de, Efendimiz irtihal-i Darî beka eyledi. Resülüllah vefat edip yerine Hazreti Ebubekir halife olarak geçince, Üsame'nin kumandanlığını yerinde bulmayan ve genç olduğunu ileri süren bazı ashap:

— Ya Ebu bekir! Usame daha çok genç... Onu azledip yerine başka birini nasbetseniz daha iyi olmaz mı? diyerek azlini teklif etmişlerdi.

Hazreti Ebubekir çok hiddetlendi ve:

— Resulüllah'ın tâyin ettiği bir kumandanın azlini, benden nasıl istersiniz? dedi ve kafiyetle yapamıyacağını bildirdi.

Böylece ordu, Üsame'nin kumandasında yoluna devam ediyordu. Hazreti Ebubekir (r.a.) onu ata bindirdi, kendisi ise yerde yürüyordu. Bir müddet gittikten sonra Üsame (r.a.) çok sıkılmıştı:

— Ya Ebabekir! Ya siz binin, ben yürüyeyim, yahut da, benim de inmeme izin verin! dediği zaman, Hazreti Ebubekir, her ikisini de kabul etmedi:

— Siz bineceksiniz, bense yürüyeceğim. Allah için savaşa giden ordunun arkasında biraz yürüyeyim ki, onların ayak tozlarından ayağım şereflensin, buyurdu ve o ihtiyar haliyle ordunun arkasından uzun müddet yürüdü.

İşin en enteresan tarafı; 19 yaşındaki Üsame (r.a.)'nın kumandan bulunduğu orduda Hazreti Ömer bir nefer olarak harbe iştirak ediyor ve bundan şikâyet de etmiyordu. Hazreti Ebubekir (r.a.) orduyu uğurlayıp kendisi ayrılacağı zaman, Usamenin yanına vardı ve:

— Ya Üsame! Görüyorsun ki, Resülüllah vefat etti. Medine'de onun ayrılması ile bir boşluk hâsıl oldu, işler çok fazla. Askerlerinin içinde bulunan Ömer'in, benimle gelmesine ve geri dönmesine müsaade eder misin? dedi.

Hazreti Üsame:

— Memnuniyetle!., diyerek Hazreti Ömer'in geri dönmesine müsaade etti ve ondan sonra Hazreti Ömer geri döndü.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:27
Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri 70. haccını ifa ediyordu. Arafat'a çıktığı zaman, insanların bir kuyu başına toplanmış su alabilmek için uğraştıklarını gördü. Kendisi de kuyunun başına vardığında baktı ki, bir köpek susuzluktan bitap düşmüş, çaresiz bir halde solumakta. Beyazıd-ı Bestamî Hazretlerine bu köpeği sulaması için ilâhî bir ilham geldi. O da kuyunun başına varıp hacılardan köpeği kim sularsa 69 haccının sevabını vereceğini ilân edip, bir miktar su vermelerini istedi. Amma kimse O'nun bu teklifine iltifat etmiyordu. Bu sefer Beyazıd-ı Bestamî 70 haccının da sevabını vereceğini ilân edip biraz su vermelerini isteyince, hacıların içinden birisi zorlukla aldığı suyu verdi.

Beyâzıd-ı Bestamî Hazretleri, suyu köpeğin önüne koyup içmesini beklemeye başladığı bir anda; içinden: «Ben ne yaptım, hiç bir köpek için yetmiş hacc sevabı verilir mi?» diye geçirdi. Bütün içtiyakıyla suyu içmeye koşan köpek bu hal üzerine gerisin geriye dönüp suyu içmekten vazgeçti. Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri anlamıştı hata ettiğini... Allah tarafından şu hitab-ı izzet geldi:

— «Ey kulum Beyazıd! Sen yetmiş hacc sevabı vererek, hayır yaptım sanıyorsun. Halbuki, görüyor musun senin hayrını köpek bile kabul etmedi.»

Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri, Cenab-ı Allah'tan günahının affı için yalvarmaya ve göz yaşı dökmeye başladı. Kızgın kumların üzerinde perişan bir halde kalan Beyazıd'ın hatasını, Cenab-ı Allah affetti ve köpek de ondan sonra, ancak kendisi için konan suyu içip rahata kavuştu.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:31
Eshaptan birinin, evine bir yerden bir koyun başı gelmişti. Evde başka yiyecekleri de yoktu. Hanımına onu hazırlamasını söyledi. Pişirdiler, hazırladılar; tam yiyecekleri zaman bir komşu gelip:

— Günlerden beri açız. Bize verecek bir şeyiniz yok mu? dedi. Onlar yemeye hazırlandıkları kelleyi verdiler.

Kelleyi alan sahabi eve götürdü, sevinç içinde çocukları ile yiyeceği bir sırada başka bir komşu bu sefer onlara gelip:

— Günlerden beri açız, bize verecek bir şeyiniz yok mu? dedi Onlar da komşudan aldıkları kelleyi, tadına bile bakmadan verdiler. Bu arada kelleyi ilk veren zat, komşudan bir şeyler almak için başka bir sahabinin evini çaldığında, onlar da önlerine koymuş bir kelle yemeye hazırlanıyorlardı. O gelip de:

— Günlerden beri açız, bize verecek bir şeyiniz yok mu? deyince, önlerindeki kelleyi hiç tereddüt etmeden komşularına verdiler.

Kelleyi ilk veren eve getirip de baktığında, kendisine verilen kellenin, kendisinin verdiği kelle olduğunu anladı. Daha sonra soruşturup öğrendi ki, o koyun kellesi kendisine geri gelinceye kadar dokuz ev dolaşmış.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:32
Hacı Bayram Velî Hazretlerinin müridlerinden, Yazıcıoğlu Mehmet Efendi namıyla meşhur Muhammediye kitabının yazarı (Muhammed Efendi) Edirne ve Gelibolu civarında yaşamıştır. Bu muhterem zatın bir de Ahmet isminde (Ahmed-i Bican olarak ma'ruf) kardeşi vardır. Ahmed-i Bican Hazretleri, aynı zamanda Envarıl Aşıkın kitabını Farsça-dan tercüme eden zattır.

İki kardeşten biri olan Ahmed-i Bîcan, bir gün bir camide vaaz etmekte iken ağabeyi Muhammed Yazıcıoğlu camiden içeriye girer ve küçük kardeşinin sohbetini dinlemeye başlar. Kardeşi ağabeyinin camiye geldiğinin farkındadır. Fakat bir de bakar ki, ağabeyi biraz sonra camiyi gülerek terkeder. Kürsüde nasihat etmekte olan Ahmed-i Bîcan Hazretleri, ağabeyinin bu halinden bir şey anlayamaz ve akşam eve geldiği zaman durumu annesine anlatıp durumu öğrenmesini ister. Her iki dervişin de anası, büyük oğlu Muhammed eve geldiği zaman:

— Oğlum, kardeşin camiden niçin gülerek çıktığını soruyor, bir hata mı işledim diyor. Kardeşinin dersinden niçin gülerek çıktın, diye sorduğunda şöyle cevap verir:

— Anneciğim, ben kardeşimin vaazına gülmedim. Ben bir insanoğlunun sohbetini dinlemeye ne kadar melaike gelmiş, oturacak yer bulamıyorlar da biri birlerinin üzerine oturuyorlar, onların hali çok hoşuma gitti de ona tebessüm ettim. Ben de melâikeden camide oturacak yer kalmadığı için çıkıp gittim, diye cevap verir.

Annesi, ağabeyinin bu sözlerini anlattığında Ahmed-i Bican çok müteessir olup:

— Anneciğim! Ağabeyim melekleri görme derecesine erişti de ben neye erişemedim. Bunu ondan bir sorar mısınız, dedi.

Bu sefer o muhtereme anne büyük oğluna bunu sorduğunda aldığı cevap şöyle oldu: «Anam bu noksanlığı sen kendinde araman lâzım, sen benden daha iyi bilirsin.»

O vakit düşünme sırası anaya geldi. Analan uzun müddet tefekküre daldıktan sonra bunun sebebini şöyle açıkladı: «Oğlum sana hiç abdestsiz süt emzirmedim. Ahmedim ise henüz kundakta iken, ben namaza durmuştum, Ahmed de şiddetle ağlamaya başlamıştı. Bu sırada evimizde bir komşu kadın vardı. O, çocuk ağlamasın diye Ahmedi aldı emzirmeye başladı. Ben hemen namazı bozup elinden aldım ama, birkaç damla emmişti. Sonra sordum o kadına abdestli olup olmadığını, bana abdestinin olmadığını söylemişti. Onun melekleri görmemesine sebep olsa-olsa bu olmalı.»

Yani Ahmed-i Bîcan Hazretleri hataen emdiği bir damla sütün cezasını ölünceye kadar çekti ve onun yüzünden derece almakta engellerle karşılaştı. Ya bu zamanın kadınlarının çocukları nasıl olur. İşte meydanda...

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:33
Gavs-ül Vasilin Abdülkadir Geylânî, küçük yaşta ilim tahsiline başlamıştı. Daha dokuz yaşında iken annesinden izin alıp Bağdat'a ilim tahsiline gitti. Giderken annesi oğlunun beline kırk altın bağlamış ve bazı nasihatlarda bulunarak:

— Oğlum sakın, ne olursa olsun yalan söyleme! diye tenbihte de bulunmuştu.

Abdülkadir'in de içinde bulunduğu kervan, Bağdat yolunda devam ediyordu. Bir vadiden geçerken kervanın önünü kırk kişilik bir eşkiya kesti. Eşkiyalar kervanda işlerine yarayan ne varsa aldılar. Ayrılacakları zaman, içlerinden biri Abdülkadir Geylânî'ye:

— Senin neyin var? diye sordu. O hiç tereddüt etmeden:

— Belimde kırk tane altınım var!., dedi. Eşkiyalar üzerini bile aramaya lüzum görmedikleri çocuğun öyle söylemesine hayret etmişlerdi. Onu alıp reislerinin yanına götürdüler.

Reis:

— Evlâdım biz seni aramayacaktık. Sen niye bende altın var dedin ve başını derde soktun, dediğinde, Abdülkadir:

— Ben dünya malı için anneme ve Allah'a verdiğim sözümü bozamam! diye cevap verdi. Henüz dokuz yaşında bulunan bir çocuktan bu sözleri duyan eşkiya reisinin kalbi yumuşamaya başladı.

Bir müddet karşısındaki çocuğu ve kendi halini düşünen eşkiyabaşı:

— Arkadaşlar, ben şu andan itibaren bu zamana kadar yaptığım bütün günahlarımdan dolayı pişman oluyor ve tevbe ediyorum, bundan sonra da bir daha kötülük işlemeyeceğime söz veriyorum. Eğer siz bu işe devam etmek istiyorsanız, başınıza başka bir reis bulun, dedi ve bütün alınan malların geri verilmesini emretti.

Reislerini dinleyen diğer eşkiyalar:

— Biz bu işe seninle başladık, seninle bitireceğiz. Madem sen vaz geçtin, biz de tevbe-istiğfar ediyoruz, dediler.

Abdülkadir Geylânî'nin , ihlâslı ameli semerisini verdi, eşkiyalar kervandan aldıkları bütün malları geri verdiler. Ve o zamana kadar o muhitin korkulu rüyası iken oralarda bir kötülüğün bile işlenmesine müsaade etmez oldular.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:34
Büyüklerden Hayyan b. Hibal'in bulunduğu meclise; arif-i billah hatunlardan bir kimse gelerek:

— Benim soracağım suallere içinizde cevap verecek kimse var mı? diye sordu.

Oradakiler, Hibal'i göstererek:

— İstediğinizi bu zata sorabilirsiniz, dediler.

Kadın:

— Size göre cömertlik nedir? diye sordu.

Hibal:

— Bol bol ihsan etmektir, diye cevap verdi.

Hanım bu sefer:

— Bu anlattıklarınız dünya ile ilgili cömertliktir. Ben sana dindeki sahadan soruyorum, onu bana söyle? dedi.

Hibal:

— Gönül arzusu ile Allah'a (c.c.) ibadet etmektir, diye cevap verdi.

Kadın:

— Bu ibâdetinizde Allah'tan karşılık bekler, birşey ister misiniz? diye sorunca, Hibal:

— Tabii bekleriz,.. Allahü Teâlâ bize en azından bire on sevap vaadediyor. Niçin beklemeyelim, diye cevap verdi.

Kadın:

— Ne acaip şey! Hem bire on bekliyor, hem de kendinizi ibadette cömertlerden sayıyorsunuz, diye karşılık verdi. Hibal, cevapsız kalmıştı...

— Ya size göre ibadette cömertlik nasıl olur? diye sorunca, abide hanımın cevabı şöyle oldu:

— Dinde cömertlik, ibadetten zevk alarak hiç bir karşılık beklemeden, sadece Allah rızası için kulluk etmektir. Sen Allah'a ibadet edeceksin, Allah nasıl isterse öyle yapar!.. Siz Allahü Teâlâ'nın içinizden geçirdiğinizi bildiğini bildiğiniz halde ona ibadet etmekten utanmaz mısınız?

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:35
Ormanlar arasında bir gürültü, bir bağırıp çağırmadır başladı. Büyük ağaçlar:

— Ne oluyor yahu? Ne bağırıyorsunuz!?, diye sorduklarında, küçükler:

— Kenarlardan başlamışlar kesmeye... Adamın biri elinde bir demirle kesip geliyor, derler.

Büyük ağaçlar:

— Korkmayın çocuklar, korkmayın... İyi baktınız mı? Bizden bir şey var mı adamın elinde? diye sorduklarında, onlar:

— Var efendim var! Adamın elindeki kesici şeyin (balta) sapı bizden, diye cevap verirler.

O zaman büyük ağaçları bir korku kaplar:

— Şimdi korkun işte... Eğer bizden birisi ise, hepimizi de kesebilir, derler.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:36
İslâmm meşhur kadılarından İyas'ın huzuruna iki kişi geldi. Bunlardan biri, hacca giderken arkadaşına emânet olarak bin altın bıraktığını, fakat hacdan gelince vermeyip inkâr ettiğini söyleyerek hakkının alınmasını istedi.

Kadı Eyas, parayı aldığı iddia olunan adama:

— Aldınsa ver. Adamın hakki' kalmasın, dediğinde adam kadının huzurunda da almadığını tekrarladı.

Bu sefer kadı bir plân düşündü. Parayı veren adama,:

— Git parayı nerde verdiysen, orada ağaç varsa bir yaprak, yoksa verdiğin yerden bir miktar toprak al gel, dedi.

Adam parayı bir ağacın altında vermişti. O ağacın yaprağından almak için gittikten bir müddet sonra, kitap okumakla meşgul olan kadı kafasını kaldırıp:

— Amma da bekletti bizi. Nereye gitti bu adam? diye söylendi. Kadının yanında oturan ve parayı almadığını iddia eden adam dalgınlığa gelerek:

— Efendim daha çok bekleriz. Çünkü bana parayı verdiği ağaç çok uzakta, deyiverdi.

Mesele anlaşılmıştı. Kadı:

— Ver bakalım adamın parasını. Ağaç daha gelmeden şahitlik etti. Ya parayı verirsin yahut seni hapse attırırım, dedi ve adamdan davacının parasını aldı.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:37
Hazreti Aişe validemiz anlatıyor:

Bir gün Resûlüllah'ın vefatlarından önce, yanlarında oturmakta idik. Hazreti Fâtıma çıkageldi. Çok dikkat ettim. Onun her hareketi, babasının aynıydı. Yemesi, içmesi, oturup kalkması hep Resûlüllah'a benzerdi.

Zatı Saadetleri:

— Hoş geldin kızım, gel otur! buyurarak sağ tarafına oturttu. Sonra Resûlüllah, Fâtıma'nın kulağına eğilerek bir şeyler söyledi. Fâtıma, ağlamaya başlamıştı. Biraz sonra tekrar bir şey söyleyince, bu sefer de Fâtıma gülmeye başladı. Ben hayrette kalmıştım.

Meseleyi Fâtıma'dan sordum:

— Ağlamakla, gülümsemek... ikisi bir anda nasıl oldu bu? Bunların ikisi bir anda olamazlar. Sebebini bana söyler misiniz? dedim. Hz. Fâtıma, bana:

— Bu babama ait bir sırdır. Benim de babamın sırrını başkasına açmağa hakkım yoktur, diye cevap verdi.

Fakat aradan zaman geçip, Resûlüllah vefat ettikten sonra tekrar sordum. Fâtıma (r.a.) cevap verdi:

— Babam artık vefat etmiştir. Bunun için de meseleyi anlatmamda artık beis yoktur, dedi ve Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu anlattı:

Kızım, Cebrail aleyhisselâm her sene bir kere Kur'ân-ı Kerîm'i hatmederdi, bu sene iki kere hatmetti. Ben de bundan anladım ki, benim fani âlemden göçme zamanım yaklaşmıştır, buyurunca ben ağlamağa başladım. Benim ağladığımı gören babam, bu sefer yine kulağıma gizlice:

— «Kızım, ehli beytimden bana ilk kavuşacak sensin» buyurunca gülmeğe başladım. Sonra da bana:

— «Bütün dünya hatunlarının hanımefendisi sen olacaksın» buyurdu, işte beni sevindiren, babama ilk önce benim kavuşacağım haberi idi.»

Hakikaten Peygamber Efendimizden sonra irtihal'dan beka eyleyen ilk ehli beyt Hazreti Fâtıma validemiz olmuştur.

Hazreti Peygamberimiz vefat etmişti. Eshap, defin işini tamamladıktan sonra Hazreti Fâtıma validemizi, teselli etmek gayesiyle ziyaretine gelmişlerdi. Eshabın içerisinde Enes (radıyallahu anh) de vardı.

Hazreti Fâtıma, Hazreti Enes'e:

— Siz Resûlüllah'ı definden mi geliyorsunuz? diye sordu. Onlar:

— Evet! dediler.

Hazreti Fâtıma kendisini ziyarete gelen eshaba:

— Sizin kalbiniz Resûlüllah'ı toprağın altına koyup gömmeye nasıl müsaade etti, dedi.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:38
Cafer-i Huldî Hazretleri, Hayrun - Nessac Hazretlerine:

— Senin mesleğin dokumacılık mıdır? diye sordu. Hayrun - Nessac Hazretleri O'na:

— Hayır!, diye cevap verdi. Hazreti Cafer:

— Öyle ise sana niçin Nessaç (bez dokuyucu) diyorlar, diye sorunca, Hayrun-Nessaç Hazretleri sebebini şöyle anlattı:

— Ben bir zamanlar bir daha taze hurma yemeyeceğim, diye Allah'a ahdetmiştim. Bir gün nefsim çok fazla taze hurma arzuladı. Gittim, çarşıdan bir miktar taze hurma aldım. Bir kenara çekilip yiyecektim. Bir tanesini yeyince karşımda bana bakan bir adam gördüm:

— «Seni kaçkın seni», diyerek beni yakaladı.

Meğer adamın Kayr adli bir kölesi varmış, kaçmış... Beni ona benzetmiş, insanlar başıma üşüştüler:

— Vallahi bu senin kölen Hayr'dır, dediler.

Şaşırdım kaldım.

Nasıl belâya uğradığımı ve günahımı anladım. Ama iş işten geçmişti. O beni diğer bez dokuyan kölelerinin yanına götürdü-:

— Ey efendisinden kaçan köle! Daha evvel ne yapıyorsan şimdi de onu yapacaksın. Kaçıp da kurtulacağını mı sandın? Geç bakalım işinin başına!, dedi.

Ben çaresiz kalmıştım. Geçtim bez tezgâhının başına, başladım dokumaya... Sanki kırk yıllık dokumacı imiş gibi dokumaya başladım.

Dört ay kadar orada bez dokudum. Birgün sabah namazı vakti idi. Abdest alıp mescide girdim, iki rekat namaz kıldıktan sonra:

— Ya Rabbi! Bir daha ahdimden dönmeyeceğim. Sen beni bu işten kurtar!, diye dua ettim.

Sabahleyin Hayr isimli kölenin benzerliği benden gitti, eski halime çevirdi Allah (C.C.) beni... Asıl suretime döndüğümü gören adam, beni serbest bıraktı, memleketime geri geldim. Böylece de o belâdan kurtulmuş oldum, işte bez dokuyucusu mânâsına (Nessaç) ismi bana bu hâdiseden kaldı. Bu isim bana Hak Teâlâ'nın verdiği bir cezadan dolayıdır.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:39
Padişahın biri bir gün bir mecliste Semender denilen ve ateş yiyerek geçinen bir hayvandan bahsetti. Buna kimse inanmadı. Oradakilerden hiç biri bir hayvanın ateş yiyerek yaşayacağını aklına sığdıramadı. Üstelik padişah için:

— Bu adam cahil ve aptaldır, demekten de geri durmadılar.

Padişah bakar ki, bu akılsız kimselerin kötü düşünceleri gittikçe çoğalıyor; bir Semender yakalayıp getirtir. Herkes ateşleriyle birlikte Semenderi seyretmeye gelirler ve ateşlerini onun önüne koyarlar. Semender gagası ile ateşleri yer. Bunu görenler kendi ahmaklıklarını anlarlar ve padişaha:

— Sizin sözünüz aklımıza sığmayınca sizin cahil olduğunuza kanaat getirdik, diye özür dilerler.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:41
Hazreti İsa'yı hızlı hızlı giderken gördüler. «Ya Ruhullah! Böyle hızlı hızlı nereye gidiyorsun?» dediklerinde, «Ahmaklardan kaçıyorum» buyurdu.

— Siz ölüleri diriltir, körlerin gözlerini açar, hastalıklı vücûda sıhhat ve cüzzamlılara şifa verdiğiniz halde, ahmaklardan niçin kaçıyorsunuz? Onun bir çaresi yok mu? dediklerinde:

— Bu saydıklarınızın çaresi var ama, ahmaklıktan kurtulmanın bir çaresi yok, buyurdular Nitekim Peygamberlere îman etmeyenler ya ahmaklıklarından veya inatlıklarındandır

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:42
Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, Muhterem Pederi ikinci Murat, Varna muharebesini kazandıktan sonra, savaş meydanında gezer. Komutanlarından biri:

— «Hayret doğrusu Sultanım, aralarında hiç ak sakallı biri yok. Şu kâfir ölülerinin hepsi de gencmiş» der.

Sultan Murat ise şu cevabı verir:

— Eğer içlerinde ak sakallı biri olsaydı, bu haller başlarına gelmezdi.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:43
Kimsesiz bir adam varmış.. Yalnızlık canına tak demiş ve dağa çıkmaya karar vermiş. Dağda bir ayıya rastlamış. Tesadüf bu ya ayının da yalnızlıktan şikâyeti olduğundan adama iyi davranmış ve arkadaş olmuşlar. Birbirlerine iyice alışmışlar.-Bir gün adam ayının dizinin dibinde uyurken arılar adamın üstüne konmak istemişler. Ayı onları-koymuşsa'da yine gelmişler ve adamın üzerine üşüşmüşler. Ayı onlarla baş edemeyeceğini anlayınca, büyük bir kaya parçasını alıp adamın başındaki arılara vurmuş. Tabii iyilik yapayım derken ayı arkadaşını da öldürüvermiş

pentar54
01.Haziran.2010, 14:44
Hazreti Fatih'in de hocası olan Akşemseddin Hazretlerinin 12 oğlu vardı. Birgün 12 oğlunu da yanına toplayıp, uzun uzun onları seyrettikten sonra, «Allah'ım sana hamd ü senalar olsun» diye dua etti. Akşemseddin Hazretlerinin oğulları, babalarına; kendilerini verdiği için Allah'a hamdediyor sandılar.

Akşemseddin Hazretlerinin meczup bir müridi vardı. Şeyhine:

— Ben senin niçin hamdettiğini biliyorum, dedi. Hazreti Şeyh:

— Neden? diye sorduğunda, şöyle dedi:

— Sen Allah (c.c.) sana 12 evlât verdiği halde hiç birisinin sevgisi, senin kalbini Allah'a olan muhabbetinden ayırmadığı için hamdediyorsun.

* * *

pentar54
02.Haziran.2010, 12:50
Gavsül-A'zam Abdülkadir Geylanî Hazretleri, bir Ramazan günü sıcak bir çölde müridleri ile beraber yol almakta idi. Bir tarafta kızgın çöllerin sıcağı bir taraftan Ramazan ayının verdiği susuzluk iyice tesirini göstermeye başlamıştı. Birden önlerinden sanki bir nur belirerek:

— «Ya kulum Abdulkadir! Size bu ayda haram kıldığımı şimdi helâl kıldım. Orucunuzu bozabilirsiniz!» diyordu.

Müridlerden bazıları hakikaten Allah tarafından oruç bozmalarına müsaade olunduğunu sanarak yanlarında taşıdıkları suyu içmiye davrandılar. Fakat o anda Hazreti Şeyh, karşılarındakinin Şeytanı aleyhilla'ne olduğunu anlayarak:

«Üsküt ya mel'un! - Sus ya mel'un. Defol karşımdan» dedi ve eûzü besmele çekti.

Bu hal karşısında müridler hayrete düşmüşlerdi. Abdülkadir Geylânî Hazretlerine onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sordular. O sözü söyleyenin Allah (c.c.) olmadığını ilm-i zahirimle anladım. Çünkü Allah mekândan münezzehtir. Ses ise bir taraftan geliyordu. Şeytan olduğunu ise ilmi batınımla anladım, buyurdular.

Şeytanı aleyhilla'ne bazen insanları hak yoldan ayırmak için çeşitli hilelere başvururlar hatta yaptıkları için Allah'ın rızasına muvafık olduğunu bile iğva ederek o kötü işi yapmasını temin etmeye çalışırlar.

* * *

pentar54
02.Haziran.2010, 12:52
Musa Aleyhisselâmın ümmeti:

— Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı. «Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina'ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:

— «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?»

Musa Aleyhisselâm: «Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi.

Allah (c.c.): «Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu.

Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip: «Ya Musa! Uzak yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi. Hz. Musa:

— Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek, dedi.

Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.

İkinci gün Hz. Musa Tur'a gidip:

— Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu:

— Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:

— Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:

— «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu.

Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah'ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır.

* * *

pentar54
02.Haziran.2010, 12:53
Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri Çaldıran Zaferini kazandıktan sonra ölüler arasında dolaşıyordu, ölülerin içinde düşman askerlerinden birisinin kellesinin hiç zedelenmeden kesildiğini görüp merak etti. Ve yanında bulunan vezirlerine emrederek:

— Bu kelleyi tek vuruşla kim kesti ise onu bulun bana getirin, dedi.

Paşalar hemen asker içine dağıldılar ve bu yiğit askeri aramaya başladılar. Sora sora nihayet o asker bulundu ve Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerinin huzuruna getirildi.

Yavuz, o askere:

— Evlâdım bu başı böyle sen mi kestin? diye sordu.

Meselenin ne olduğunu pek anlayamayan asker biraz durakladıktan sonra:

— Ben kestim, Sultanım, dedi.

Yavuz askerden memnun olmuştu... Belinden kılıcını çekerek askere verdi ve orada bulunan ölüme mahkûm esirlerden birisini göstererek:

— Şunun başını da öyle bir vurmaya kesebilir misin? diye sordu.

Asker soğukkanlılıkla kesebileceğini söyledi. Hazreti Yavuz Selim Han, haydi görelim bakalım nasıl kestin diyerek bir vuruşta kesilmesi için emir verdi. Elinde kılınç olduğu halde bekleyen genç yiğit bütün gücüyle vurduysa da kelle kopmadı, yani asker harpte kestiği gibi adamı ensesinden kesememişti.

Oradakiler şaşkınlık içinde iken Yavuz askere, niçin kesemediğini sorduğunda, aldığı cevap çok calib-i dikkat oldu.

Asker, Yavuz Sultan Selim'e:

— Hünkârım, harp meydanında Allah için kılıç vurdum ve bir vuruşta kestim. Fakat şimdi ise senin rızan için kılıç çekiyorum ve onun için de bir vuruşta kesemedim. Allah rızası için yapılan bir işle padişah iması için yapılan bir iş bir olmasa gerektir, dedi.

Büyük kumandan hazreti Yavuz:

— Ben anlamıştım zaten ondan olduğunu, seni tebrik ederim evlâdım, dedi ve bir kese altın hediye etti.

* * *

pentar54
02.Haziran.2010, 12:54
Ehli mânâdan bir zat, dağda koyun otlatmakta olan bir çobana rastlayıp: «Allah var mı, varsa delilin nedir?» diye sorar. Çoban kendisinden hiç beklenmeyen şu cevabı yapıştırır:

— Deve tersi, oradan devenin geçtiğini, insan ayak izleri yine oradan insan geçtiğini gösterir de, bu kadar kâinat, burçlar, ufuklar, aylar, güneşler, yıldızlar ve saymakla bitmez varlıklar Allah'ın varlığına delil olarak yetmez mi? der.

* * *

pentar54
02.Haziran.2010, 12:55
Bir gün, bir adam ellerini açıp yalvardı:

"Allahım! Konuş benimle!"

Tam o sırada bir çayırkuşu adamın bahçesinde en son şarkısını söylüyordu. Ama adam çayırkuşuna hiç kulak vermedi ve yakarmaya devam etti:

"Allahım! Konuş benimle!"

Az sonra hava aniden kapandı, gökgürültüsü ve şimşekle birlikte kuvvetli bir yağmur başladı. Fakat adam bunlara hiç aldırış etmedi, yakarmaya devam etti:

"Allahım! Seni görmeme izin ver!"

O böyle yalvarırken, sağanak yağmur sona ermiş ve güneş bütün ihtişamıyla ışıklarını adamın evine kadar taşımaya başlamıştı. Fakat adam bu manzaraya aldırış bile etmedi. Her gün gördüğü birşey değilmiydi bu? Yalvarmaya devam etti adam:

"Bana bir mucize göster Allahım!"

Böyle yalvarırken, yakınlardaki evlerden birinden yeni doğmuş bir bebeğin ağlayışları geliyordu kulağına ama o bunu da farketmedi. Üzüntüsünden ağladı, ağladı...

" Cevap ver bana Allahım! Burada olduğunu bilmemi sağla!"

Tam o an, bir kelebek gelip adamın koluna konmuştu. Ama görmemekte, duymamakta ve bilmemekte ısrar eden adam öbür eliyle kelebeği iteleyip kovdu. Sonra da:

"Allahım!" Neden, neden bana bir cevap vermiyorsun?"

diye ağlayıp, yakınmaya devam etti...

pentar54
02.Haziran.2010, 12:56
Bir Almanla bir Yahudi, yolculuk ediyorlarmış. Yahudi önüne bir miktar balık almış yiyormuş. Bir taraftan balıkları yerken diğer taraftan da balıkların başlarını muntazam olarak bir tarafa yığıyormuş... Onun bu halini gören Alman merak etmiş ve balıkların başlarını ayırmasının sebebini sormuş. Yahudi de, bunlar insanın kafasını çalıştırır. En sonra da onları yiyeceğim, demiş.

Alman bunu duyunca balıkların kafalarını satması için Yahudiye teklifte bulunmuş. Yahudi de biraz nazlandıktan sonra, Almana balıkların kafasını satmış. Hem de öyle bir fiyatla satmış ki, balıkların parasının tamamını çıkarmış.

Alman bir miktar kafa yedikten sonra, Yahudinin kendine oyun ettiğini anlayınca, sen beni kandırdın. Balıkların kafası ile balıkların parasını çıkardın, demiş.

Yahudi: «Bak nasıl çalıştı kafan» deyivermiş.

* * *

pentar54
02.Haziran.2010, 13:04
Hazreti Osman, kölesi ile bir yerden geçiyordu. Bir ağacın altında herkesten uzak vaziyette yatan Ebu Zerri Gıfarî Hazretlerini gördü. Ebu Zerr, Eshabın maddeten en fakirlerinden biri idi. Hazreti Osman yanındaki kölesine bir kese altın verdi:

— Git bunu şu ağacın altında yatan adama ver. Eğer dediğimi yaparsan seni azad edeceğim, dedi. Hazreti Osman'ın bu müjdesine sevinen köle, mutlaka parayı verebileceği ümidiyle uyuyan adamın yanına varıp uyanmasını bekledi. Bir müddet sonra Ebu Zerr Hazretleri uyanmıştı.

Köle:

— Al bu keseyi... diye rica ettiyse de Ebu Zerr, kabul etmiyordu.

Köle ısrar ederek:

— Eğer bu altınları alırsan kölelikten kurtulacağım. Sen benim azad olmamı istemez misin, diye yalvardığında O:

— Senin kölelikten kurtulmanı ben de isterim ama, ben onu alırsam, sen hür olacaksın, ben köle olacağım. Sen benim köle olmamı ister misin? Diyerek parayı almayı kabul etmedi.

* * *

pentar54
02.Haziran.2010, 13:05
İki gözleri kör olan mü'min, Peygamberimizin Cemaat sünnetini hiç terk etmez, yağışlı ve karlı havalarda bile mescide; cemaata gitmeye devam ederdi. Evde ailesi bütün vakit namazlarına, hatta yatsı namazına bile gittiği için bir çok kere: «Gözlerin görmüyor, camiye gitmek sana vacip değildir, vakit namazlarını evde kıl!» derdi, ama o ise, bu kıymetli sünneti hiçbir zaman terk edemeyeceğini söylerdi.

Bir gün yine camiye giderken, yol kenarında bir çukura düşüp başı yarıldı. Cemaata gidemeden başkalarının yardımı ile oradan çıktı ve eve geldi. Kocasının kanlar içinde eve geldiğini gören karısı: «Biz sana her zaman söyleyip duruyoruz camiye gitme diye... Bak işte şimdi de başını yardın, iyi mi oldu yani?» diyerek onu bu fiilinden (hareketinden) dolayı birçok sözler söyleyerek rencide etti. O ise bu halinden pişman olmadığı gibi:

— Değil başımın yarılması, kolumda kırılsa, elimden geldiği müddetçe bütün azalarım parçalansa, yine de cemaate gitmekten vazgeçemem. Ben, Resûlullah'ın bu kıymetli sünnetini bırakmam, dedi.

Gerekli tedavisi yapıldıktan sonra, istirahata çekilip yattı ve o gece rüyasında Peygamberimizi gördü. Rüyasında Resûlullah (s.a.s.) ona: «Ailenle niçin münakaşa ettin?» diye sordu. O da, başından geçeni anlatıp cemaata gittiği için münakaşa ettiklerini anlattı. Rüyasında Hz. Resûlullah (s.a.s.) mübarek eliyle iki gözünü de sıvazladı...

Adam heyecanla uykusundan uyandı ki gözleri açılmış, o zamana kadar âmâ olan gözleri görür olmuş, artık cemaata gitmek için hiç kimseye ihtiyacı kalmadı ve ondan sonra rahat bir şekilde ibadetine devam etti.

Böylece o zat cemaatın mükâfatını dünyada iken görmüş oldu.

* * *

pentar54
02.Haziran.2010, 13:06
Hazreti Peygamberimiz (s.a.s.) Selman-ı Farisî Hazretlerine:

— Ya Selman! Seninle garipleri ziyarete gidelim, buyurdular. Selman-ı Farisî Hazretleri:

— Garipler kimlerdir ya Resûlallah? dedi. Peygamberimiz:

— Garipler o kimselerdir ki, dünyadan göçüp gitmişler ve arkalarından da rahmet okuyacak kimseleri kalmayan ölülerdir, buyurup beraberce Medine kabristanlığına gittiler.

Kabristanlığa vardıklarında, Peygamber Efendimiz bir kabrin başına varınca göz yaşlarını dökmeye, hatta hırka-i saadeti ıslanıncaya kadar ağlamaya başladılar. Selman-ı Farisi Hazretleri bu ağlamanın sebeb-i hikmetini anlayamamıştı:

— Ya Hayrelbeşer! Ağlamanızın sebebi nedir? Vahiy mi nazil oldu, yoksa başka bir sebep mi var? dedi. Hazreti Resûl-ü Ekrem Efendimiz:

— Hayır Ya Selman! Vahiy nazil olmadı, bu kabirde yatan bir delikanlıdır; ona şiddetli azap olunmaktadır. Onun azabının şiddeti beni ağlatıyor, buyurdular.

Daha sonra da meseleyi şöyle izah ettiler:

— Kardeşim Cebrail bana geldi. Ben bu ehl-i kabre neden bu kadar azap edildiğini sordum. Cebrail bana anasına asî olduğunu ve anasının da ona hakinı helâl etmediğini ve böylece kıyamete kadar azap olunacağını söyledi. Sen git Medine'ye, Bilâl'a söyle, nida edip bütün Medine halkını buraya çağırsın, buyurdular.

Selman-ı Farisî Hazretleri gidip Bilâl Hazretlerine, emri peygamberi tebliğ etti. Bilâl-i Habeşi Hazretleri yüksek bir yerden Peygamberimizin emrini bütün Medine ehline duyurdu. Medineliler bölük bölük kabristana gelmeye başladılar. Peygamberimiz, gelenlere ve herkese sahibi olduğu kabrin başına varın, buyurdular. Kendileri de o azap gören kabrin başında beklemeye başladılar. Herkes gelip bir kabrin başına vardığı halde o azap gören kabrin başına kimse varmıyordu. Nihayet hayli zaman geçtikten sonra elinde asası olduğu halde yaşlı bir kadın geldi, Peygamber Efendimizin başında beklediği kabrin yanına yaklaşıp durdu.

Efendimiz:

— Burada yatan senin neyin olur? diye sordu. Kadın, «oğlu» olduğunu söyledi. Peygamberimiz:

— Oğluna dargın mı idin? diye sordu.

Kadıncağız dargın olduğunu söyledi ve oğlunun kendisine yaptığı eziyeti şöyle anlattı:

— Birgün eve gece geç gelmişti. Kapıyı birkaç defa çalmış, ben kapıyı açtığım zaman geç açtığım için beni eliyle itti, kolumu ve gönlümü incitti, Ondan sonra da iflah olmayıp bu dünyadan göçüp gitti. Ben ona hakkımı helâl etmemiştim, dedi.

Peygamberimiz, tekrar ona analık hakkını helâl etmesini, oğlunun kabir azabı çektiğini söyledi ise de kadın, ona karşı kalbinin kırık olduğunu ve helâl etmeyi gönlünün istemediğini söyledi.

Bu kerre Hazreti Resûl-i Ekrem Efendimiz ihtiyar kadına:

— Ana bak oğlunun hâline, eğer sen hakkını helâl etmezsen oğlun kıyamete kadar bu azabı çekecek, ondan sonra da cehennem azabı çekecek, diyerek gözlerinden dünya perdesini kaldırdı.

Kadın kabre baktıki oğlu dört yandan hücum eden ateşler içinde kıvranmakta ve:

— Ah anneciğim neredesin! Beni kurtar! diye bağırmakta. Oğlunun bu halini görünce ana yüreği dayanamadı:

— Ya Rabbi! Oğlumu affet, ben ona analık hakkımı helâl ettim, diye Allah'a yalvarmaya başladı.

Cenab-ı Allah da o andan itibaren hemen ondan kabir azabını kaldırıp, başka bir günahı olmayan bu gencin kabrini, cennet bahçesine çevirdi.

Hazreti Peygamber Efendimiz:

— Siz kabri ne zannettiniz, kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya cehennem çukurlarından bir çukurdur, buyurdular.

kapadaw
02.Haziran.2010, 18:58
allah razı olsun

pentar54
03.Haziran.2010, 16:19
Hazreti Peygamberimiz (S.A.V.) eshabıyla oturmuş sohbet ediyordu. Bir kadın sahabe Resûlüllah'ın huzuruna telâşla girerek:

— Yâ Resûlallah! Şu anda kocam ölüm döşeğinde, belki biraz sonra ölmüş olacak,,. Yalnız yanında kelime-i şehadet getirdiğimi anladığı ve kendisi de getirmeye çalıştığı halde şehadet kelimesi getiremiyor. Kocamın imansız gitmesinden korkuyorum. Bu hususta bir yardımınızı bekliyorum, dedi.

Hazreti Peygamberimiz: >

— Kocan sağlığında ne gibi kötü harekette bulunurdu? diye sordu. Kadın hiçbir kötü amelinin olmadığını, namazını kılıp her türlü ibadetini noksansız yerine getirmeye çalışır olduğunu söyledi. Bu sefer Peygamberimiz:

— Kocanızın dünyada kimi var? diye sordu.

Kadın ihtiyar bir anası olduğunu söyleyince Peygamberimiz (s.a.s.) kadının kocası Alkama'nın anasını huzuruna çağırdı. Hazreti Alkama'nın anası, Hazreti Peygamberimizin huzuruna çıktı. Peygamberimiz:

— Oğlun sana karşı nasıl hareket ederdi? Oğlundan memnun musun? dîye sordu.

Alkama'nın anası:

— Ya Resûlellah, oğlum evleninceye kadar çok iyi muamele ederdi. Evlendikten sonra hanımını dinledi, bana hor bakmaya başladı. Hatta son zamanda evini bile ayırdı. Ben de üzüldüm, onun bu hareketine, dedi.

Peygamberimiz (s.a.s.) yaşlı kadına; oğlunun ölüm döşeğinde olduğunu, hakkını helâl etmediği takdirde cehennem azabı çekeceğini söylediyse de kadın:

— Hakkımı helâl etmem, ey Allah'ın Resulü, dedi

Alkama ise evde yatıyor, hâlâ şehadet kelimesi getiremiyordu. Hazreti Peygamberimiz, kadının annelik şefkatini harekete getirmek için, orada bulunanlara:

— Bana biraz odun hazırlayın, diye emir verdi. Kadın hayretle:

— Odunu ne yapacaksın ya Resûlallah! diye sormaktan kendini alamadı.

Çünkü o da şüphelenmişti. Peygamber Efendimiz:

— Oğlunuzu yakacağım... Zira yarın cehennemde yanacağına cezasını burada çeksin, daha iyi, buyurunca, kadın dayanamadı,

— Oğlumun gözümün önünde yanmasına razı olamam ya Resûlallah! Ona hakkımı helâl ediyorum, dedi

Murat hâsıl olmuştu... Hazreti Peygamberimiz, Bilâl-i Habeşi Hazretlerini göndererek:

— Git bakalım, Alkama ne haldedir? buyurdular. Bilâl-i Habeşî Alkama'nın yanına varıp şehadet kelimesi telkin ettiğinde, Alkama'nın dili açılmıştı:

— La ilahe illallah, Muhammedün Resûlüllah, deyip ruhunu Allah'a teslim etti.

* * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:20
Devri Nebevî'de bir sabah, bir sahabi Resulü Ekrem Efendimizin huzuruna varıp:

— Ya Resûlallah! Annem ihtiyarladı... Ben onun ekmeğini kendi elimle hazırlayıp yediriyorum. Abdestini kendim aldırıyor, namaz kılması için seccadesinin üzerine sırtımda götürüyorum. Hatta her istediği yere sırtımda götürüyorum, hiçbir yere yürümeye takati kalmadı. Acaba evlâtlık hakkını yerine getirebildim mi? diye sordu.

Sevgili Peygamberimiz, ona: .

— Sen analık hakkının yüzde birini bile ödemiş değilsin, buyurdu. Sahabi hayret etmişti... «Niçin ey Allah'ın Resulü!» diye sormaktan kendini alamadı...

Serveri Kâinat Efendimiz, şöyle anlattılar:

— Annen seni karnında taşıdıktan sonra, bir de sen büyüsün diye elinden gelen hizmeti ek****iz yapıyordu. Nitekim, senin altını temizleyerek, sırtını yıkayarak, her türlü meşakkata katlanarak seni büyüttü. Yani sen büyüsün diye sana bakıyordu. Sense annenin ölmesini bekleyerek ona hizmet ediyorsun... Böylece hakkını tam ödemiş sayılmazsın!.. Lâkin bu kadar hizmet etmekle de büyük mükâfat kazanırsın, buyurdular. ; * * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:21
Bir kadının bir oğlu vardı, oğlundan başka kimsesi de yoktu. Bütün günlerini onunla geçirir, varı - yoğu oğluna en ufak bir zarar gelmesini, istemezdi. Kadının bu oğlu bir gün tutturdu, illa da hacca gideceğim diyor başka birşey demiyordu.

Annesi ağlamaya başladı. Çünkü oğlunun yanından ayrılmasına tahammül edemeyeceği gibi o gittiği takdirde yapayalnız kalacak ve kimsesizlikten belki de perişan olacaktı.

— Oğlum, Mekke dediğin şurası değil ki, ne zaman gidip - geleceksin. Sen gittikten sonra ben ne yapacağım, etme eyleme, diye yalvardıysa da, oğlu kararında ısrar etti ve hacca gitmek üzere yola çıktı ama, ananın da yüreği yanık kaldı.

Yalnız kalan anne üzgün bir kalple şöyle dua etti:

— Ya Rabbi, oğlumun ayrılığına dayanamayacağım... Söz dinletemedim, onu bir ikaz et de geri dönsün.

Oğul ananın bu yakarışlarından habersiz olarak yoluna devam ediyordu. Bir gece bir şehirde konaklamak için kalmaya karar verip kapısı açık olan bir mescide girdi. O şehirde de azgın bir hırsız evlere dadanmış ne bulursa çalıyor, fakat hırsızı bir türlü yakalıyamıyorlardı. O gece gene hırsız bir yere girip mal çalmış ve kaçmıştı. Hırsızı takip etmeye başladılar, hırsız kaçıyor takipçiler onu kovalıyorlardı. Derken hırsızın izini kaybettiler. Takipçiler buraya girmiş olabilir diye camiye daldılar. Baktılar ki orada bir adam var. Olsa olsa budur diyerek adamı yaka - paça reisin huzuruna çıkardılar. Çünkü her gün hırsızlık vuku bulduğu halde bir türlü yakalıyamıyorlardı. Bu sefer tamam dediler, bu şehri kasıp kavuran hırsız budur. Hırsızın gözünün oyulmasına karar verdi mahkeme. Gözlerini oyup bir merkep üzerine sardılar ve gündüz halkın en kalabalık olduğu bir zamanda şehirde gezdirmeye başladılar. Hırsızı (yani anasının sözünü dinlemeyen ve hırsız zanniyle yakalanan o genci) gezdiren tellâl şehir halkına teşhir ediyor ve:

— Ey ahali işte sizin canınızı yakan, malınızı çalan hırsız nihayet yakalanmıştır; bundan sonra rahat edeceksiniz, diye bağırdıkça, genç, tellâla şöyle bağırmasını rica ediyordu:

— Ey ahali işte anasının sözünü dinlemeyip de illa ben hacca gideceğim diye yola çıkanın hali budur, diye bağır diyordu ama derdini ta baştan kimseye anlatamamıştı ki tellâla anlatsındı.

Bütün şehri dolaştırdıktan sonra genci şehrin dışında bir yol kenarına attılar. Oradan geçenler genci memleketine getirdiler, evini bulmasını temin ettiler.

Genç adamcağız kendi evlerinin kapısına gelince; «bu!» diye seslendi. Tabii ki aradan hayli zaman geçtiği için saçı sakalı uzamış, üstü-başı yırtılmıştı. Kapıyı açan yaşlı kadın, oğlunu tanıyamadı. Bilmiyordu ki kapıya dilenci halinde gelen arkasından, «Ya Rabbi oğlumu azarla da geri dönsün» diye yalvardığı kendi oğluydu.

— Sapa-sağlam adamsın... Dileneceğine çalışıp da kazansana! dedi. Genç:

— Çalışamam, gözlerim kör, deyince, yaşlı kadın:

— Ne oldu gözlerine? diye sordu. Genç:

— Ne_ olacak, annemin hatırını kırdım, sözünü dinlemedim. Allah da benim gözlerimi aldı, diye cevap verince, kadın anladı karşısındakinin oğlu olduğunu, başladı hüngür hüngür ağlamaya...

— Ya Allah'ım! Duam ağır olmuş, ben onun gözlerinin kör olması için dua etmemiştim, diye Allah'a yalvarmaya başladı. Kadına gelen ilâhî bir ses:

— Onun suçuna karşılık biz sadece gözlerini kör ettik, aslında anaya asî olanın cezası daha ağırdır. O buna şükretsin, diyordu.

Kadının oğlu dönüp gelmişti ama gözleri kör olduğundan hiç bir iş yapamıyordu. Kadın çok dua etti Allah'a... Allah'ın iyi bir kulu imiş ki, duası kabul olunarak gencin gözlerini Cenab-ı Allah iade etti...

* * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:22
Acemi hırsız, girdiği apartmanda gözüne kestirdiği kapının önüne gelip etrafı gözden geçirdi. Baktı , kimseler yoktu . Cebinden çıkardığı tornavidayla yavaşça kapıyı zorlamaya başladı . O , çok zor olacağını sanıyordu ama kapı sanki içerden açılmış gibi kolaylıkla ardına kadar açıldı . Sevindi, çünkü hiç ses çıkartmamıştı. . Ayağını kapının eşiğinden içeri atıp yavaşça içeri süzüldü . Ama ne görsün , önünde yaşlı bir kadın sırtı ona dönük bir odaya giriyordu . Acaba ? Dedi Beni görmüş müdür ? Eğer görseydi, çığlığı basardı .” dedi genç hırsız . İçi biraz rahatlamıştı . Ancak şimdi nasıl ortalığı karıştıracaktı? Kadın belli ki yaşlılığından kulakları pek iyi duymuyordu. Yoksa ondan mutlaka haberi olurdu. Ama kendiside hiç ses çıkartmamıştı hani. Kendi kendine övünmeye başladı . Artık yapacak bir şey yoktu. İçeri girip değerli ne var ne yoksa alıp götürecekti. Solonda eski birkaç eşyadan başka bir şey yoktu. Bu sefer diğer odaları da karıştırmaya başladı . Ama o odalarda da aradığını bulamamıştı. Son olarak yaşlı kadının girdiği odaya yaklaştı. Kadın halen oradaydı . Eğilip doğruluyordu . Genç hırsız, yaşlı kadının gecenin bu saatinde ne yaptığını merak etmiş di. Kapıyı biraz araladı . İhtiyar kadın bu kez oturuyordu. Derken kafasını önce sağa sonra sola doğru çevirdi. Ayrıca bir şeylerde fısıldıyordu. Hırsızın şimdi yüzü kızarmış, annesini hatırlamıştı. Annesi o küçükken kardeşiyle ikisini yatağa yatırır sonrada kalkıp namaza dururdu. Kardeşiyle annesinin namazda çıkarttığı fısıltıları dinleyerek uyurlardı. Gözleri dolmuştu delikanlının . Bir defasında kardeşi bir arkadaşının oyuncağını çalmış ve eve getirmişti. Annesi bunu fark edince döveceğini sanıyordu ama o tam aksine kardeşinin başını öpüp okşadıktan sonra: Evladım! Bunu neden yaptın bilmiyorum. Ama bundan sen de mutlu değilsin . Çünkü o senin değil. Hiçbir zamanda o oyuncağı seninmiş gibi kullanıp açığa çıkarıp oynayamayacaksın . bu defa pişman olacaksın. Pişmanlıksa eğer telafi edemezsen seni yiyip tüketecektir. Bence sen gel beni dinle! Bunu arkadaşına geri verip özür dile! Daha sonra da yanıma gel” Kardeşi de aynısını yapmış ve annesinin yanına oturmuş ne söyleyeceğini bekliyordu:
“Yavrularım! İkinizde beni dikkatle dinleyin . Bilin ki Allah’ın size verdikleri herkesin sahip olduklarından daha tatlıdır. Sizin elinizdeki kuru ekmek , diğerlerinin çeşitli lezzetteki yemeklerinden daha temiz ve lezzetlidir. Çünkü o ekmek size Allah’ın hediyesidir. Sakın ha bu tatlı ekmeği başkalarının güzel görünüşlü fakat acı yemeklerine değişmeyesiniz!” Sonrada ömrü boyunca her hatırladığında acı çektiği o duayı hatırladı kelimesi kelimesine.
“Allah’tan dileğim, sizleri yolundan ayırmasın . Eğer bir gün ayağınız kayarsa yine sevdiği bir kulu vasıtasıyla sizi elinden tutup kaldırsın .”
Genç hırsızın yüzü gözyaşlarından ıslanmıştı. Kendinden utanıyordu. Tam geri dönmeye hazırlanırken ihtiyar kadının seslendiğini duydu:
“Evladım! Çekinme gel! Gel de biraz oturalım. Hem yorulmuşsundur. Neredeyse on dakikadır ağlıyorsun. Hadi bir büyük sözü dinle de geçip otur”.
Delikanlı kendinden utana utana :
“Ama ben, ben buraya …”
“Şiiiştt! Sus! Sakın devam etme!”
“Hayır teyzeciğim söylemeliyim . Ben evinize hırsızlık için girdim.”
“Hayır evladım ! Hiç öyle olur mu ? Seni ben davet etmişdim ya!” Delikanlı “Her halde teyze bunamış .Zavallı beni bile misafir sanıyor.” Diye düşündü . Kadınsa sözlerine devam etti.
“Neden kendine hırsız diyorsun?”
“Çünkü evinize bunun için girdim.”
“Olur mu yavrum kapıyı sana ben açtım ya”
Delikanlı afalladı , demek ki kapı bunun için kolay açılmıştı. İhtiyar kadın söze başladı:
“Baktım saat üç. Kalkayım da teheccüdü kılayım dedim. Ama baktım kapıyı açmaya çalışıyorsun , ben sana kapıyı açtım. Sen içeri girerken ben de abdest almış odama dönüyordum. Ama ben namazımı bitirdim sen halen gelmiyorsun. Her halde yabancılık çekiyor, utandı içeri giremiyor deyip kapıya yaklaştım ki sen odanın kapısına dayanmış ağlıyordun. O kadar ağladın ki yorulduğundan çömeldin .Ben de dayanamadım işte, gel otur diyorum.”
Delikanlı kalkıp ihtiyar kadının gösterdiği kanepeye oturdu . kendini toparlayınca: Teyzeciğim ne olur verin elinizi öpeyim. Ama ne olur beni hırsız diye polise vermeyin. İnanın ki çok zor durumdayım . Ufak bir kızım var . Geçenlerde hastalandı. Yokluk işte hastaneye götürdüm ama ilaçları alamadım. Bu yüzden bu işe teşebbüs ettim . Yoksa asla yapmazdım.”
İhtiyar kadın bu kez şöyle dedi : “Yavrum kapıyı sana ben açmışsam sen hırsız değil misafirim olursun. Hem sonra benimde elimde fazla bir şeyim yok Ama şu kolumdaki emanet bileziği verebilirim. O bileziğin sahibi gelin kızımı çok severdim. Zamanında yanıma gelmiş ve bu bileziği bana uzatıp bir gün gerçek bir ihtiyaç sahibiyle karşılaşırsam vermemi tembihlemişti. Dün gece rüyamda onu gördüydüm:
“Anacığım emanetimi almak için yarın biri eni ziyarete gelecek. Gecenin uyanıklarının az olduğu vakit o misafire emanetimi ver ne olur ; dedi . Demek ki nasip seninmiş. Al evladım ! Al da bir daha böyle şeylere tenezzül etme. Günahtır evladım. Bak çakı gibi delikanlısın maşallah. Çalış çabala kendini de evladını da helal lokma ile besle.” Daha bir zaman nasihatlar verdi. Delikanlı evden ayrılırken aklına o yardım sever kadını sormak geldi:
“Teyzeciğim! O kadın kimdir? Adı sanı var mıdır?”
“Hey a vardır elbet. Adı Zeliha’ydı . İki öksüz yavrusu vardı . Ben de bunun için anlamadıydım ya bu bileziği vermesinin sebebini, neyse artık emaneti sahibine verdim derdim bitti. Haydi yolun açık olsun evladım.”
Delikanlı apartmandan çıkarken daha da ağlamaya başlamıştı ve hep aynı sözü tekrarlayıp duruyordu:
“-BEN BİLİYORUM SEBEBİNİ … BEN BİLİYORUM… ÇÜNKÜ…ÇÜNKÜ…O BENİM ANNEMDİ…”
__________________

pentar54
03.Haziran.2010, 16:23
Hazreti Davud aleyhisselâm zamanında iki kadın, çocuklarını bir ağacın altına bırakmışlar, kendileri de beraber tarlada iş yapıyorlardı. Biraz sonra ağacın altındaki çocuklardan birini, kurt kaptığını gördüler. Koşarak ağacın dibine varan kadınlardan her ikisi de orada kalan çocuğa sahip çıkıyor, ikisi de birbirine, senin çocuğunu kurt kaptı bu kalan çocuk benim diyorlardı.

Aralarında anlaşamayıp, meseleyi halletmesi için Hazreti Davud'un (a.s.) huzuruna çıkmaya karar verdiler. Kadınlardan birisi çocuğu kucağına almış, öbürü de onun yanında Hazreti Davud'un huzuruna çıkıp meselelerini anlattılar... Davud aleyhisselâm, çocuksuz kadına:

— Bu kadının kucağındaki çocuk benim diyorsun. Bana bir şahid bulabilirmisin ? diye sordu.

Kadıncağız:

— Bulamam, Ya Davud!.. Çünkü orada yanımızda kimsecikler yoktu. Fakat ben iyi biliyorum ki çocuk benimdir. Bu benden evvel varıp benim çocuğumu aldı, dedi.

Davud aleyhisselâm, kadına:

— Şahid bulamayacağına göre, ben bu kadından çocuğu alıp da sana veremem... Çünkü o da, senin kadar çocuğun kendisinin olduğunu iddia ediyor, diye kadınları salıverdi.

Kadınlardan biri mahzun, birisi mesrur olduğu halde Süleyman aleyhisselâm'a rastladılar. Süleyman aleyhisselâm kadınlara, dertlerinin ne olduğunu sordu: Kadınlar, vaziyeti bir de Süleyman aleyhisselâma anlattılar. Süleyman aleyhisselâm her iki kadın arasında çocuğu taksim etmekten başka çare bulamamıştı. Hemen, «Cellât! Bu kadınların her ikisi de çocuk benim diyor. Çocuğu ortadan kes de taksim edelim.» dedi.

Çocuk kucağında olan kadın, buna razı olmuştu.

— Kabul, kesin ortasından benim hakkımı bana verin, dedi.

Fakat çocuğun esas sahibi olan kadın, evlâdının gözleri önünde kesilmesine tahammül edemedi. Süleyman aleyhisselâm'a yalvarmaya başladı: . -

— Aman yavrumu kesmeyin. Ben razıyım çocuk onda kalsın. Yeter ki sağ kalsın, diyordu.

Böylece Süleyman aleyhisselâm, çocuğun asıl anasının kim olduğunu anlamıştı... Çocuğu anasına teslim etti.

* * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:24
Hikaye bittiğinde parmaklarınız annenizin telefon numarasını tuşluyor olabilir..(Annesi diğer tarafa göçmüş olanlarda bir fatiha hediye ederler en azından.....)

Orta yaşlı kadın, evin içinde telaşlı bir haldeydi. Eşyaların yerini değiştiriyor, örtüleri düzeltiyor, arada bir mutfağa gidip pişmekte olan yemeğe bakıyor, tekrar salona dönüyordu. Sokaktan gelen her seste pencereye koşuyor, her duyduğu kapı zilinde de, başkasının zili olduğunu anlayıp üzülüyordu.


Başka şehirde iş bulan oğlu, hem uzak yerde olduğundan hem de izin alamadığından 2 aydır gelememişti. Orta yaşlı kadın, büyük bir özlemle oğlunun gelmesini ümit ediyor, kulağı zil sesinde, ayak sesinde telaşla bekliyordu. Her anneler gününde, çocuğunun ona "Anneciğim, annler günün kutlu olsun" diyerek, boynuna sarılmasına öyle alışmıştı ki, sanki oğlu kapıdan giriverecek ve koşup boynuna sarılacaktı, sonra da onun için hazırladığı tatlılardan yiyecekti. Oysa oğlu geleceğini söylememişti ki. Kadın, boynu bükük düşündü, "-ya gelmezse, ya izin alamadıysa." İçini özlem dolu bir alevin yalayıp geçtiğini hissetti.


Kadın sabahtan hazırlığa başlamıştı.. Telaşlı halini gören eşi, sorup durmuştu;" Bu telaşın niye?" diye ama cevabını bir türlü alamamıştı. Sonunda da kadın; "-Bu gün evde işim çok, sen git-gez biraz" diye ısrar ederek, eşini rica-minnet dışarı çıkarmıştı. "Ya, telaşımın nedenini anlarsa, ya saatlerce beklediğim halde oğlum gelmezse" diye düşünmüştü. "Gelmezse" düşüncesiyle bir daha yüreği titremişti.


Saatler geçip gidiyordu, öğlen olmak üzereydi; "-Gelemiyorsan, bir telefon et bari, 'anneciğim' de.." İçinde sıkıntı armaya başlamıştı; "-Anneler gününü kutlamak için bir telefon bile etmeyecek mi acaba? Ben böyle bekliyorum ama o belki hatırlamadı bile. 'Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur' sözü anneler için de geçerli olur mu hiç. Olamaz canım, bir telefon eder en azından. Hoş telefon yetmez, özledim yavrumu, kara gözlerini, yaramaz gülüşünü. Hıh.. yaramaz, dediğimi duysa yine darılır, 'Beni çocuk gibi sevme' der. Sanki nasıl seveceksem…"

Çocuğunu düşündükçe, onunla konuştuğunu düşündükçe yüzü gülüyor, farkında olmadan bir anda neşeleniyordu. Sonra duvardaki saate gözü takılıyor, yeniden durgunlaşıyordu. "-Gelmeyecek, telefon bari etse.." diye düşündü istemeye istemeye. "-Sesini bari duymuş olurum". Tam böyle düşünürken, cep telefonunun sesiyle irkildi, omuzlarında bir yorgunluk, bakışlarında bir burukluk telefona uzandı., ekranına baktı, arayan oğluydu.

Sevinmeli miydi? sevinemedi. …acaba …acaba gelemeyeceğini söylemek için mi aramıştı. Telefonda kutlayıp geçecek miydi anneler gününü, sarılamayacak mıydı yavrusuna?

Açtı telefonu;

-Alo..

-Alo, nasılsın anneciğim?

-Sağol yavrum, sen nasılsın?

-İyiyim anneciğim.

-Ne yapıyorsun, işler nasıl?

-Biraz zor oldu ama alıştım, hem bu şehre, hem de işe alıştım.

-Öyle mi yavrucuğum.

Söylemiyordu işte ne telefonda kutluyordu, ne de gelmiyeceğini söylüyordu. Sonunda dayanamayıp sordu;

-İzin aldın mı yavrum?

-Evet anneciğim, izin aldım. Sen nerden bildin.

-Nerden mi, anneler günü için izin almadın mı?

-Ha, anneler günü doğru ya. Anneler günün kutlu olsun anneciğim.

-Sen sen.. bunun için izin almadın mı?

-Ah anneciğim, çok sevdiğim, benim için çok önemli bir bayanı görmeye gideceğimi söyledim. Şefim de izin verdi. Şimdi onun yanına gidiyorum.

Orta yaşlı kadın durakladı, sesine hakim olmaya çalıştı.

-Öyle mi, nasıl biriymiş bu?

-Anneciğim, emin ol bana, senin daha önce yaptığın yemeklerden daha lezzetlisini, daha önce yaptığın tatlılardan daha tatlısını yapmıştır, beni bekliyor şimdi.

-Ben… şey… tamam yavrucuğum. Şey, umarım o da seni seviyordur.

-Sevdiğine eminim anne, zaten bu ilk iznimi sırf onu görmek için aldım. Babam nerde anne?

-Dışardaydı yavrum. Hah.. kapı çalıyor, sanırım baban geldi.

-Tamam anne selam söyle, ben de mis gibi kokuların geldiği, dünya da en çok değer verdiğim bir dünya güzüelinin kapısındayım.

-Tamam yavrum, söylerim. Sonra yine ara yavrum. Allah'a emanet ol.

Telefonu kapattı. Oysa ne kadar özlemişti oğlunu, ne kadar görmek istiyordu. Kapıya eli uzanırken, gözünden süzülen yaşlara engel olamıyordu.

Kapıyı açtığında, boynuna atılan oğlunun "-Canım anneciğim, anneler günün kutlu olsun!" diye bağırması sanki bir rüya sahnesiymiş gibi geldi. Oğlu; "-Anneciğim, seni sevindirecek bir sürpriz yapayım dedim, lütfen ağlama" dese de, annesi sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

Ahmet Ünal ÇAM

pentar54
03.Haziran.2010, 16:26
Anacığım....
Anacım: Vallahi; Söz Sana Geldimi; Nutkum Tutuluyor, Dilim Dönmüyor. Çok Seviyorum Seni, Ama Anlatamıyorum. Sevgim, Sözcük Dimaiğimi Alt Üst Ediyor. Seni, Sana Nasıl Anlatayım Anacığım, Canım, Canından Parça Aldığımsın....

Özledim'de Seni.. (Eşşek Kadar Oldun Oğlum, Hala Sarılıp Öpersin) Deyip, Sırtımı Tapaçlamanı, Arada Kızın'ca O Kara Gözlerinle Bakışını, Sen Kızın'ca Başımı Şöyle Hafifce Aşaği Eğer, Hadi Anne Bana Bak! Derken, Hadi Bana Bak Kızma Anne! Her Bana Bakışında Yüzün'den o Sinirin, Bir Tebessüm'le Silinip Gidişine Şahit Oldum Ömrüm Boyunca.. Hiç Kızamazdın'ki sen bana.
Evden, Ekmekleri Çalardım, Yaşlı Nenenelerin, Dedelerin Evlerine Taşırdım, Ekmek Bakırını Kaldırıp Bakın'ca Ve Ekmeğin olmadiğini görün'ce Evde Kovalar, Sonra Yakalar, Sonrada Sıkıca Bağrına Basar Kimi Zaman Ağlar, Kimi Zaman Gülümserdin.... Farkirdik O Zaman'lar Değilmi Anne? Ben Bilmezdim'ki Evimizdeki ekmeğin Ancak Bize Yetecek kadar olduğunu. Ama onlar'da çok yaşlıydı Anne. Ve Yanlızlardı. Hem Biliyorsun Anne Benim Hiç Dostum olmadı. Çocukluğum'daki Dosltarım O Nene'ler Ve Dedeler Oldular... Onlarda Bana Senin Bana Anlattığın Hikayelerden Anlatırlardı...İlk Ayrılığı Onlarda Tattım. Gülizar Nenem Ölmüştü'de Sormuştum ya sana Anne Ona ne oldu? ... Gitti Yavrum Demiştin. Nereye Dediğim'de; Cennete Demiştin'de Ben Ağlamıştım Hani, Bende Gitmek İstiyorum, Bende Gitmek İstiyorum Diyip, Ellerini tutup Ortalığı yaygaraya Vererek Tepinerek, Ağlayarak, Sızlanarak seni sürüklemeye Çalişiyordum ellerinden tutarken Benide Götür Anne! Yine Kucağina Basıp ağlamıştın. Göz Yaşların Sıcacıktı Anne... Sen Ağlayın'ca Bende Ağlardım ya hani, En Çokda beni götürmediği için Gülizar Nenemin Arkasından Ağlamıştım....

Annem; şimdi 1200 km; Uzağimdasın.Yazdıklarımı Hiç bir zaman bilmeyecek, okumayacaksın. Sana Gelin'ce Sarılacağim Sıcacık, öpücem yanaklarından, O çocukluğu senin Analık Kokunla yeniden yaşayacağim. Tamam Biliyorum Eşşek kadar'da olsam Ben Hala Senin Miniğinim....

Seni Seviyorum Kelimesinin Yakıştığı En Güzel Anlardan Biri'de Bu Olsa Gerek...

Seni Seviyorum Annem...

KoZa

Ömer Faruk.....

Annaler Günün'de Yazmıştım. BelkiGeç Oldu , Yazıya Cevap Vermek... Geç Kalmayan'sa Anneye Özlem , Anneye Sevgi , Anneye Hasret.. Yazdıklarım çocukluğum'dan kesitler... o Dönem'ler Beş ila Altı yaşları Arasın'da idim.. Hatırladıklarımı Naklettim...


Not; Yazı En Az BenimKadar Ham , olgunlaşmadı , Ne Zamanki olgun Bir Yazı Yazarım, O Zaman Ruhumu Canlandırırım..

pentar54
03.Haziran.2010, 16:27
17 -18 yaşlarında mânevi yolda büyük dereceler kat'eden Beyazıd-ı Bestamî Hazretlerine, bu mertebeye nasıl ulaştığı soruldu.

«Annemin duası beni yüceltti» buyuran Beyazıd-ı Bestamî, başından geçen hadiseyi şöyle anlattı:

— Annem, yaşlı ve hasta idi. Bir gece benden su istedi. Ben hemen uykudan uyanıp anneme su almak için dışarı çıktım. O anda kaplarda su bulamamıştım. Bakır tasla dışarıdan suyu alıp da içeri girdiğimde, annemi uyumuş buldum. Uykusundan uyandırmadım, bir müddet başucunda uyanmasını bekledim. Bir müddet sonra annem uyanıp da benden su isteyince, Ben de hemen diğer elimde soğuktan donmuş buz gibi tası verdiğimde, tasla beraber elimin derisinin kavladığını gören Annem, çok üzülmüştü ve ağlayarak, Allah'a dua ediyordu. Ya Rab, Sen bu fedakâr oğlumu görüyorsun, ne söyleyeyim Ya Rabbi, Ne söyleyeyim, ne söyleyeyim, diye üç defa seslendikten sonra, Allah'ım onu aziz eyle, deyip elini yüzüne sürdü. O geceden itibaren bende bazı değişiklikler olduğunu farketmeye başladım. Cenab-ı Allah annemin duası hürmetine bu mertebeye beni lâyık gördü.

* * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:28
Akdeniz'de Balear takımadalarının en büyüğü olan Mayorka adasında, bir ailenin tek çocuğu olan Anselmo Turmeda isimli biri vardı. Altı yaşında iken bir papazdan din ilmini öğrenmek üzere tahsile başladı. Sonra ilmini ilerletmek üzere Katalan'da, Larde şehrine gitti. Din ilmini hayli ilerleten Anselmo, daha da ilerletmek için Nebuniye şehrine gitti. Burada ilmi çok yüksek, kadri kıymeti büyük bir papazın himayesi ve hizmetinde uzun müddet kaldı. Nikola Mertil ismindeki bu papaz, bir gün hasta olduğundan derse gelmedi. O gün talebeler kendi aralarında müzakerelerle meşgul oldular. Akşam olduğunda Anselmo, papaz Mertil'in evine vardığında papaz:

— Bugün ne ile meşgul oldunuz? diye sordu.

Anselmo ise, arkadaşları ile bazı ders müzakerelerinde bulunduklarını fakat Incil'in bir yerinde Hazreti İsa'nın «Benden sonra bir Peygamber gelir, onun ismi Paraklit'tir» sözü üzerine hayli tartışma yaptıklarını söyledi.

Papaz:

— Bu hususta arkadaşlarından kimler ne gibi sözler söyledi ve sen ne dedin diye sordu.

Anselmo, kendi söylediklerini ve arkadaşlarının söylediklerini anlattıktan sonra Papaz: «Sen biraz yaklaşmışsın, falan arkadaşın hiç isabet edememiş, falan arkadaşın da biraz yaklaşmış», deyince Anselmo, büsbütün merak etti. Papaza yalvararak bunun hakikatini sordu. Papaz Nikola, bir türlü söylemek istemiyordu. Hattâ söylediği takdirde hayatının tehlikeye düşebileceğini ifade ediyordu. Anselmo, papazın ayaklarına kapanarak yalvarmaya başladı. Nihayet Papaz Nikola, ağlayarak bu meselenin hakikatini anlatmaya başladı ve şöyle dedi:

— Evlâdım! Ben bu hakikati hayatımın son zamanlarında öğrendim. Eğer, daha evvel öğrenmiş olsaydım, benim için çok şeyler değişirdi. Burada İsa'nın, benden sonra ismi Paraklid olan birisi gelecektir dediği zat, müslümanların peygamberi Hazreti Muhammed'dir. Paraklid'in tam karşılığı Ahmed'dir. Bu hakikati benden duyduğunu kimseye söyleme. Eğer kendin hayırlı bir şey yapmak istiyorsan, müslüman ol, dedi.

Hocasından bu hakikatleri duyan Anselmo Turmeda, hemen memleketine döndü. Altı ay kadar kaldıktan sonra, Tunus'a gitti. Orada kendi dilinden anlayan birini bulup müslüman olacağını anlattı ve Tunus Emiri Ebul Abbas Ahmed'in huzuruna çıkardılar. Huzurda müslümanlığı kabul etti. Abdullah Tunus Emirinden Tunus'da bulunan ve kendisini yakından tanıyan hıristiyanlardan kendisinin sorulmasını istedi.

Hıristiyanlar emir üzerine toplandılar. Kendilerine Anselmo Turmeda isminde bir papazı tanıyıp tanımadıkları soruldu. Hepsi hakkında iyidir, diye şahitlik yaptılar, O zaman huzurlarına Abdullah çıktı ve Kelime-i Şehadeti getirdi. Perişan oldular. Bu bizim içimizde en kötü kimse olarak bildiğimiz biridir demeye başladılar.

Abdullah Tunus sarayında uzun müddet tercümanlık görevinde bulundu, (Ne garip! Hıristiyanlar okudukça ve ilimleri ilerledikçe müslüman oluyorlar; müslümanlar da cahillikleri çoğaldıkça hristiyan oluyorlar.)

* * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:29
Adamın birinin cahil bir karısı varmış. Bir komşu kadın gelir bu kadına sık sık onu kötülüğe sevkedecek tarzda sohbetler edermiş. Ahlâkını bozacak hikâyeler anlatır onu azdırmaya gayret edermiş. Nihayet cahil kadının ahlâkını iyice zedelemiş ve bir yabancı erkekle buluşmasını temin edecek kadar işi ileri götürmüş. Cahil kadının kocası karısının hareketlerinden şüphe ettiği için iyi bir takiple böyle bir buluşmayı sezmiş ve önlemiş. Karısını bir güzel dövdükten sonra götürüp evinin kömürlüğüne bağlamış ve yatmış. Evin önünden aracı kadının geçmekte olduğunu gören ve bağlı bulunan cahil kadın aracı kadını çağırmış. Bir müddet kendi yerinde bağlı kalması için rica etmiş ve kendisi hacetini gidereceğini bildirmiş. Kocası bu arada cahil kadına ismi ile bağırmış fakat ses alamamış. Kızmış ve yanına gidip kadını dövmüş. aracı kadın kısmen de olsa cezasını çekmiş.

* * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:30
İki keçi kavgaya tutuşmuş. Birbirlerine vura vura, kan revan içinde kalmışlar. Bir tilki de gelmiş onların dökülen kanlarım yalayarak, kendini tatmin etmeye çalışıyormuş. Nihayet bir ara kafası iki keçinin kafaları arasında kalınca tilki derhal kafası parçalanarak ölmüş.

pentar54
03.Haziran.2010, 16:31
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:
Resûlüllah (s.a.v.) ile beraber bulunuyorduk. Bir ara azı dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Sebebini sorduğumuzda şöyle buyurdular:
-Ümmetimden iki kişi Allâh'ın huzuruna gelirler.
Birisi,
-Yâ Rab, benim bunda hakkım var; hakkımı bundan al, bana ver, der.
Allah Teâlâ da ötekine,
- Hakkını ver, buyurur.
Adam,
-Yâ Rab, bende sevap nâmına bir şey kalmadı, der.
Cenâb-ı Hakk,
-Baksana, bu adamın sevabı kalmadı, ne dersin? buyurur.
Adamcağız,
- O halde benim günahlarımdan alsın, der.
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bunu anlatırken gözleri yaşardı ve, 'O gün büyük bir gündür. İnsan; günâhının alınmasını ister' dedi.
Bunun üzerine Allah Teâlâ hak sahibine,
-Başını kaldır ve cennete bak, buyurur.
Adamcağız,
- Yâ Rab, inci ile işlenmiş, gümüşten ve altından köşkler görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi sıddîk veya hangi şehitler içindir? der.
Allah Teâlâ,
-Bunlar, bana ücretini verenler içindir, buyurur.
Adamcağız,
-Bunların hakkını kim ödeyebilir? der.
Hz. Allah,
-Sen istersen bunlara sahip olabilirsin, buyurur.
Adam,
-Nasıl olur, yâ Rab? deyince,
Cenâb-ı Hakk,
-Hakkını bu adama bağışlamakla, buyurur.
Adam,
-O halde ben bunu affettim, der.
Allahü zû'l-Celâl hazretleri de,
-Arkadaşını al, beraberce cennete girin, buyurur.
Sonra Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz,
'Allah'tan korkun, Allah'tan korkun ve siz de kendi aranızı düzeltin. Bakınız, bizzat Hazret-i Allah mü'minlerin arasını buluyor' buyurmuşlardır.

__________________

pentar54
03.Haziran.2010, 16:32
Silsile-i Saadet'ten Şeyh Hasan-ı Harkânî Hazretlerini kendisine mürit olmak isteyen bir kişi ziyaret maksadıyla evine gelip kapısını çaldı. Hasan-ı Harkânî hazretleri evde yoktu..Karısı açtı kapıyı.

— Kim o, ne istiyorsunuz? diye sordu.

Adam çok uzaklardan geldiğini, Ustazı görmek istediğini söyledi.

Kadın ziyarete gelen adama:

— Sen deli misin? Nesi var o adamın görecek... Bir de ta Talkan'dan gelmişsin. Onun inanılacak bir tarafı yoktur. Her hareketi saçmalıklarla doludur. Onu sizin gibi akılsızlar şımartıyor, o da kendisini bir şey zannediyor. Var git işine, kendini boşuna yorma! dedi. Çünkü kendisi Şeyh'e inanmıyor, onun bir sahtekâr olduğunu iddia ediyordu.

Ziyarete gelen adam, kadından bu sözleri dinledi ama, yine de kalbi bozulmuş değildi, inanıyordu, Hasan-ı Harkânî hazretlerinin büyüklüğüne... «Bu kadın ne sapık kadınmış. Ben illa da onu bulacağım», diyerek çarşıya çıktı ve Ustazın nerede olabileceğini sordu. Onu tanıyanlardan birkaç kişi dağda olabileceğini ve oduna gitmiş olduğunu söylediler. Adam dağın yolunu tuttu, içinden bazı şeyler geçiyor, bu adam hakkında neden bu kadar kötü konuştu bu kadın diye düşünüyordu ki, şehirden epeyce uzaklaşmıştı. Baktı ki karşıdan acaip bir şey geliyor ama tozu da dumana katıp geliyor, îyice, gelen şeyin ne olduğu farkedilecek kadar yaklaştığında baktı ki, bir arslân, arslanın arkasında bir hayli odun, üzerinde de bir adam oturmakta... Şaşırmıştı adamcağız, bu nasıl şeydir böyle diye...

İyice yaklaştıktan sonra Hasan-ı Harkânî hazretleri arslanın üzerinden indi ve kendisini ziyarete gelen adama şöyle dedi:

— Biliyorum başına neler geldiğini... Eve gittin, sana bir takım şeyler söylediler ama, sen inanmadın. Fakat şunu iyi bil ki, sabır bütün sıkıntıları savar. Ben o kadına sabretmeseydim belki de bu dereceye ulaşamazdım. Ben onun yükünü çekmeseydim, bu arslân da benim yükümü çekmezdi, dedi.

Ziyarete gelen müridin îmanı bir kat daha artmıştı. Orada ona teslim oldu ve müridlik şerefine nail oldu...

Hasan-ül Harkânî (k.a.) Hazretleri Kars'ta medfundur.

* * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:33
Ebu İshak Hazretleri, Müslim-i Mağribi Hazretlerine ziyarete gitmişti. Kendisi alim ve fazıl bir zattı. Müslim-i Mağribi Hazretlerinin mescidine geldi. O anda Müslim-i Mağribi Hazretleri sabah namazını kıldırıyordu. Namazda Fatiha sûresinde birkaç yerde tecvîd ve ta'liminde hata ettiğini görünce: «Boşuna zahmet edip de tâ uzak yerlerden bunu ziyarete geldim. Bunun şeyhliğinden ne olur?» diye düşündü ve hiçbir şey söylemeden o gün orada kalıp, ertesi günü yola çıktı. Yolda giderken birkaç arslan görüp korkusundan gerisin geriye dönmeye karar verdi.

Arslan Ebu İshak Hazretlerini görmüşler peşine takılmışlardı. Ebu îshak Müslim-i Mağribi'nin meclisine yaklaştığında karşıda onu gördü. Arslanlar Müslim-i Mağribi Hazretlerini görünce kaçmadıkları gibi huzurunda sanki boyun eğdiler. O mübarek gelerek onların kulaklarından tuttu ve:

— Ey köpekler, ben size demedim mi benim misafirlerime dokunmayacaksınız! diye azarlayarak biraz götürüp salıverdi.

Sonra da bana dönerek: 342 BÜYÜK DiN! HİKÂYELER

— Ey Ebu Ishak, siz ahirinizi doğrultmakla meşgul oldunuz, Allahın mahlûkatından korkar hale geldiniz, biz ise batınımızla meşgul olduk da mahlûkat bizden korkar oldu, buyurarak iki keramet birden gösterdi.

Böylece hem insanın evvelâ batınını İslah etmesinin lâzım geldiğini işaret ediyor, hem de Ebu İshak Hazretlerinin ne için gelip neden kendisiyle tanışmadan geri gittiğini açıklamış oluyordu.

* * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:35
Ebû Süfyan'ın kızı Ümmü Habibe, babası iman etmediği halde, kendisi îmanı kuvvetli bir sahabi olmuşta. îmanı hususunda hiç fedakârlık etmez, hatta babası bile olsa müsamaha göstermezdi. Nitekim, bir gün babası Ebû Süfyan, Peygamberimizle yaptığı sulh anlaşmasını yenilemek ve bir neticeye bağlamak üzere Medine'ye gelmişti. Bu arada, kızı Ümmü Habibe'yi de ziyaret etmek istedi. Kızının evine gittiğinde, orada hazır bulunan bir şiltenin üzerine oturmak istemişti. Fakat kızı ümmü Habibe, hemen babasının altından şilteyi alıp kaldırdı ve oturmasına müsaade etmedi. Ebu Süfyan, kızının bu hareketine son derece sinirlenmişti

— Kızım, senin bu şilten ne kadar da kıymetli imiş... Beni, ney üzerine oturtmak istemiyorsun. Nedir bunun kıymeti? diye sordu. Hazreti Ümmü Habibe (r.a.):

— Evet! O şilte çok kıymetlidir. Zira bu şiltenin üzerine, Server-i Kâinat oturmaktadır. Sense müşrik oldun ve dolayısıyla onun üzerine oturamazsın, dedi.

* * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:36
Hace Ahmed Hedamiy-i Serahsî Hazretleri kendisinin kurtuluşuna, dünya nimetlerinden el etek çekmesine vesile olan bir hâdiseyi şöyle anlatmaktadır:

— Bir gün bir sahradan geçmekte idim. Yanımda birkaç tane de devem vardı. Karşıdan bir arslanın heybetle bana doğru koşarak geldiğini gördüm. Arslan bütün heybetiyle yanıma yaklaşıyordu. Develeri bırakıp bir kenara çekildim. Arslan develerimden birini parçalayarak öldürdü. Sonra da bir lokma bile almadan yüksek bir tepenin başına çıkarak yüksek bir sesle kükredi. Bundan sonra ormanda ne kadar canlı varlık, tilki, kurt, çakal ve buna benzer ne varsa tümü toplandılar, ölü devenin etinden doyuncaya kadar yediler, arslan ise onların içine bile karışmadı. Bir kenardan onların doymalarını bekledi. Karınlarını doyuran hayvanlar deve ölüsünü terkettikten sonra da arslan devenin başına varıp yemeye başladı. Fakat o anda daha evvel yetişe-memiş bir tilkinin geldiği göründü. Arslan yine tilkinin etten yemesi için bir kenara çekilip beklemeye başladı. O da yeyip gitti. Sonra arslan yine gelip karnını doyurduktan sonra; bana karşı dönerek fasih bir lisanla:

— Ya Ahmed! Lokma ikram etmek köpeklerin işidir. Bizim köpekler lokma ikram ederler; din erenlerinin ikramı can olur, dedi ve çekip gitti.

Bu haliyle arslan beni ikaz etmiş oluyordu. Bu açık burhan karşısında bana dünya malından ayrılıp Allah için can vermek kalıyordu.

Bu hâl benim tevbemin başlangıcı oldu.

* * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:37
Yavuz Sultan Selim Mısır'ı fethettikten sonra, İstanbul'a geri dönüyordu. Adana civarına geldiklerinde, şiddetli yağmur yağmış, ortalık çamur içinde kalmıştı. Birkaç gece o havalide konakladıktan sonra, yola çıktılar, ilim adamlarına son derece ehemmiyet veren Yavuz, yanı-başında devrin büyük ilim adamlarından Kemal Paşazade ile atbaşı beraber gidiyorlardı. Bir ara Kemal Paşazade'nin atı tökezleyerek ayağından sıçrayan çamur, Yavuz'un üzerine bulaştı. Bu tökezleme esnasında, hem Yavuz'u ileri geçmiş olmasından, hem de üzerini pislemiş olmasından son derece korkan Kemal Paşazade'de, bet beniz kalmamıştı. Çünkü Yavuz, en ufak hataları bile affetmez: «Hemen, bre cellat neredesin kes şunun başını» deyiverirdi.

Nitekim birkaç gün evvel de «Sultanım Mısır'ı aldık ama, bir haine bıraktık» diyen Sadrazam Yunus Paşa'nın kellesini kestirmişti.

Fakat bu hâdise karşısında Yavuz Sultan Selim, Yunus Paşa'ya yaptığı gibi yapmadı. Kemal Paşazade'nin duyduğu ıztırabı anlayarak; hizmetçilerine:

— Bana yeni bir kaftan getirin ve bu elbisemin üzerindeki çamurları da sakın temizlemeyin! Alimlerin atının ayağından sıçrayan çamur dahi benim indimde muhteremdir. Ben öldüğüm zaman bu kaftanımı, kefenimle beraber bana sarın, dedi. Ve müşkil durumda kalan büyük alimi sıkıntıdan kurtardı.

* * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:38
önaltıncı asrın namlı ok atıcı pehlivanlarından Ahmet Ağa, yetmiş beş yaşında iken, bir gün Okçılar başına gidip ok ısmarlamıştı. Esnaftan bir delikanlı:

— Pehlivan!, ihtiyarladın. Kolunda yay çekecek kuvvet kaldı mı ki? diye sormuş. Ahmet Pehlivan da atını çarşının kapısına sürmüş, kapıdaki zincirlere kollarıyle asılmış ve bacaklarını atının karnına sarmış, kollarını kısınca, kendisiyle beraber koca atı da yerden havaya kaldırmış ve gülerek:

— Oğlum!.. Bozularımda azıcık bir şey kalmış gibi'... demişti.

pentar54
03.Haziran.2010, 16:40
Azrail'n Güzelliği

-Onk. Dr. Haluk Nurbaki'den gerçek bir hatıra...

Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.
Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum.

-"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."
Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefatına bir hafta kala:

-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"

-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:
-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.

Ertesi gün O'na:

-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:

-"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?"

-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."
Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

-Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!..

pentar54
03.Haziran.2010, 16:43
Cenab-ı Hak, Azrail aleyhisselâma:

— «Ya Azrail! Bir kimsenin ruhunu alırken hiç üzüldüğün oldu mu?», diye sordu. O:

— Ya Rabbi her şey Sana malûm... Yalnız bir kulunun ruhunu alırken çok üzüldüm. O da bir gemi dalgalar arasında parçalanıp batmıştı. Fakat o gemide kundakta bir bebek vardı. Anasının ölümü em-rolunmuştu. Bebeğin. annesinin ruhunu alırken çok üzüldüm. Sonra o, bebek bir tahta parçasının üzerinde karaya çıkarak kurtuldu ve öksüz kaldı, dedi.

Bu sefer Hakteâlâ: «Sevinerek ruhunu aldığın bir kimse hatırlıyor musun?» diye sual etiğinde, Azrail (a.s.):

— Evet Ya Rab! Zalim bir hükümdar vardı. Halk ondan bîzar kalmıştı, işte o zalim Sultanın ruhunu kabzederken de sevindim, dedi. Allah (c.c.):

— «Kim olduğunu hatırlıyor musun, o zalim padişahın?»

Azrail aleyhisselâm:

— Hayır hatırlamıyorum Ya Rab, deyince Cenabı Hak şöyle buyurdu:

— «Hani o anasının canını üzülerek kabzettiğin bebek var ya, işte odur o zalim padişah!..»

* * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:48
Bir adamın yaşlı bir babası ve babasına bakmaktan bıkan bir de karısı vardı. Karısı kocasına:

— Ya beni bırak, babanla kal, yahut babanı buradan uzaklaştır, beraber kalmaya devam edelim. Eğer sen babanla kalmayı tercih edeceksen, ben ayrılmaya razıyım, diyordu.

Adamcağız ne yapacağını şaşırmıştı:

— Ne yapalım hanım, o benim babam, öldüreyim mi, ne yapabilirim onu? Biz bakmazsak ona bizden başka kim bakar? dediyse de karısı isteğinde ısrar ediyordu.

Adam en sonunda babasını götürüp dağa bırakmaya karar verdi. Yanına oğlunu da alarak arabayı hazırladı. Babasına da:

— Baba, şöyle dağa doğru gitmek istemez misin? Biz torununla beraber oduna gidiyoruz, sen de gel, dedi ve bir yatak bir miktar da yiyecek içecek alıp dağın yolunu tuttu.

Dağda ormanlığın içine doğru epey girmişlerdi. Getirdiği yatağı yere serip ihtiyar babasını üzerine yatırdı:

— Baba sen burada biraz istirahat et! Biz biraz odun yapıp gelelim, dedi, oradan ayrıldılar.

Fakat odun falan yapmamışlardı. Babasını dağa bırakmanın üzüntüsü içinde evin yolunu tuttular.

Yolda adamın oğlu:

— Dedemi almayacak mıyız baba? diye sordu. Adam:

— Dedeni oraya bıraktık. Artık o ihtiyar olduğundan orada kalacak. Biz eve gidelim, dediyse de torun ısrar ediyordu «Ben dedemi isterim...» diye. En sonunda babasına söz dinletemediğini anlayan çocuk:

— Baba, sen ihtiyarladığında ben de senin gibi ev bark sahibi olduğum zaman, seni getirip dağa mı bırakacağım? Sen dedem, ihtiyar olduğu için bıraktığımızı söylüyorsun? deyince adamın aklı başına geldi.

Sonunda kendinin de başına gelecekleri düşününce gidip dağa terkettiği babasını almaya karar verdi.

Dağda yapa yalnız kalmış, kurtların, kuşların kendini parçalama zamanının geldiğini düşünen ve elinden de hiçbir şey gelmeyen ihtiyar, kendisini almak için yoldan geri dönen oğluna:

— Evlâdım sen beni dağa bırakıp gidemezsin. Çünkü ben babamı dağa bırakmadım. Ona ölünceye kadar hizmet ettim, dedi.

Adam babasını alıp eve getirdi. Her ne olursa olsun elinden geldiğince, babasına ölünceye kadar bakmaya karar verdi. Boşuna dememişler: «Bu dünya etme bulma dünyasıdır» diye... Sen ne yaparsan sana da onun aynısının yapılacağı muhakkaktır.

* * *

pentar54
03.Haziran.2010, 16:49
Hazreti Ömer, sırtından elbisesini çıkarmış yürüyordu. Üzerinde başka elbisesi de olmadığından güneşin sıcaklığı sırtını yakmıştı. Canı yanan Hazreti Ömer, başını kaldırıp güneşe hiddetle baktığında güneşin bir anda ziyası kayboldu ve ortalık gölge haline geldi.

Bu hal Resûlüllah'ın dikkatini çekmişti. Biraz sonra Hazreti Cebrail gelip:

— Ya Muhammed! Söyle Ömer'e güneşe merhamet nazarıyla baksın. Aksi takdirde kıyamete kadar güneş bu hal üzere kalacak, diye haber verdi.

Peygamberimiz durumu Hazreti Ömer'e bildirdi ve Hazreti Ömer de güneşe merhamet ile bakınca güneş eski haline avdet etti.

* * *

pentar54
04.Haziran.2010, 12:26
Avrupa'da üst seviyede bir siyasî toplantıda Türkiye aleyhinde karar vermek için bazı görüşler ileri sürülür, İngiliz temsilci diğer temsilcilere şu havuzun içindeki balıkları nasıl yakalarsınız? diye sorar, kimi dinamit atarak, kimi tabanca ile vurarak diye cevap verince, İngiliz söz alır ve der ki:

— Arkadaşlar sizin söylemiş olduğunuz metodlarla bu balıkların ek****iz yakalanması oldukça güç. Ben ise önce bu havuza gelen suyu tıkarım, sonradan havuzun içindeki suyu boşaltınca, balıklar kendiliklerinden bana teslim olurlar, işte Türkiye'ye de bunu uygularsak, ancak o zaman tam mânâsı ile onları teslim alabiliriz. Bunları bugüne kadar mevcut şecaatı ve asil ruhu veren unsurlardan mahrum edelim ki, tesirsiz hale gelebilsinler, der.

* * *

pentar54
04.Haziran.2010, 12:27
Adaletiyle meşhur İran Hükümdarlarından Nuşirevan tahta geçtiği ilk yıllarda, halka karşı o kadar zalim ve gaddarca davranmış, o kadar zevk-ü sefasına düşkünmüş ki, millet artık canından bıkar hale gelmiş, en ufak ses çıkaran olsa kellesi gidermiş. İşte bu zalim hükümdar Nuşirevan, bir gün maiyetiyle beraber ava çıkmıştı. Yanında gayet zeki bir de veziri vardı. Avlanırken bir ara diğerlerinden ayrılan hükümdar, yanında veziri olduğu halde bir suyun başına varıp atından indi ve bir müddet istirahata çekildi. Yeşillikler üzerinde otururlarken, iki baykuş gelip yakınlarına kondu ve ötmeye başladılar. Baykuşların o nağmeleri Nuşiveran'ın hoşuna gitmiş olacak ki, vezirine:

— însan şu kuşların dilinden anlasa da ne dediklerini bilse... Kim-bilir bu kuşlar şimdi neler söylüyorlardır? dedi.

Vezirin, derdini anlatması için büyük fırsat doğmuştu:

— Sultanım ben bu kuşların ne dediklerini biliyorum. Eğer müsaade eder ve beni bağışlarsanız bu kuşların ne söylediklerini size bildireyim, dedi.

Nuşirevan, hayretle:

— Gazabımdan emin olabilirsin, anlat, dedi. Vezir:

— Sultanım affınıza sığınarak arzediyorum. Bu kuşların birisi, diğerinin kızını oğluna istiyor. Öbürü de; tabiiyeti icabı kızımı sana veririm, yalnız başlık parası olarak bir harabe isterim, diyor. Oğlanın babası ise bu halinden memnun vaziyette; deliye bak, Nuşirevan hükümdar olduğu müddetçe, ben sana bir değil on harabe veririm. Yeter ki sen kızı oğluma ver diyor, işte padişahım kuşların konuştukları bundan ibarettir, dedi.

Nuşirevan vezirinden memnun olmuştu, ne demek istediğini anladı ve doğru avdan sarayına dönerek, o andan itibaren hal ve vaziyetini tamamen değiştirdi. Öyle adil, Öyle halkını gözetir oldu ki öleceği zaman Nuşirevan'ın memleketinde bir tane harabe kalmamış, her yer mağrur ve müreffeh olmuştu. Nerede o guurlu idareciler, nerede o hükümdarlar?

* * *

pentar54
04.Haziran.2010, 12:28
Adamın biri Hadis rivayet eden bir raviden hadis öğrenmek için evine gitmişti. Ravi, gelen zata öğrenmek istedikleri hadisleri hep perde arkasından okudu ve başını perdeden dışarı çıkarmadı. Birkaç hadis öğrenen adam evden ayrılacağı zaman:

— Efendim Allah sizden razı olsun. Bu kadar hadis öğrendik ve çok istifade ettik. Lâkin yüzünüzü görmek nasip olmadı. Perdeyi aralayıp da bize yüzünüzü göstermeyecek misiniz? diyerek görmek istediğini söyledi.

Ravî:

— Haklisiniz ama, ben sizinle görüşmeğe ve müsafaha etmeye utanırım, diye cevap verince adamın hayreti daha da ziyadeleşmişti.

Sebebini sorup meseleyi öğrenmek istedi. Perde arkasından konuşan zat, hâdiseyi şöyle anlattı:

— Bir müddet evvel imamdan evvel rükû ve secdeye varan ve imamdan evvel başını rükû' ve secdeden kaldıran kimsenin başı, yarın ahirette eşşek başı olacak, hadis-i şerifini okudum. O zaman kendi kendime bu kadar basit bir sebepten böyle ağır ceza verilir mi, eşşek başı olmak ne ağır bir şeydir, diye aklımdan geçirdim, işte o anda başım eşşek başı gibi oluverdi. Ben de bu halimle insanların huzuruna çıkmaktan hâyâ ediyorum ve gelenlerle perde arkasından konuşuyorum, der ve başını perdenin aralığından çıkarır ki, adam ne görsün hakikaten adamın başı eşşek başı gibi olmuş.

Bir hadis-i şerifin meali hakkında en küçük bir tereddüt halinde ceza böyle olur ve dünyada verilirse, biz düşünelim artık halimizi...

* * *

pentar54
04.Haziran.2010, 12:29
Behlül Dânâ'yı annesi ve kardeşi Harun er-Reşid, evlenmesi için ikna etmişler ve düğün yapıp gelin getirmişlerdi. Onların hatırı için evlenen Behlül, zifaf gecesi hanımıyla başbaşa kaldığı zaman, başını hanımının karnına koydu ve bir müddet dinledi. Dânâ, hanımını karşısına alıp şunları söyledi:

— Şu ana kadar seninle evli idik, fakat şu andan itibaren seni üç talakla boşadım. Bundan sonra benim dünya - ahiret kardeşimsin.

Sabah oldu. Damadı görmeye hazırlananlar, onu gelinle bulamadılar. Halife Harun er-Reşid, telâş içinde kalmıştı. Behlül'ü dergâhında buldular:

— Suçsuz bir kadını bir gecede niçin boşadın? diye sordular. O:

— Sizden ayrılıp da içeri girdiğim andan itibaren, içerde bir kısim sesler duymaya başladım. Ben bu sesler nereden geliyor diye araştırmaya başlayınca, gelinin karnından geldiğini anladım. Kulağımı verip iyice dinledim ki, ilerde gelecek olan çocuklar, kapının ağzına toplanmışlar bağrışıyorlar. Onlardan kimi elbise, kimi tahsil, kimisi de mal-mülk diye feryad ediyorlardı. Ben bunlarla uğraşıp da ibadetimden mahrum olmaktansa kapıyı açmayayım daha iyi dedim ve çareyi onu boşamakta buldum, dedi.

Behlül Dânâ bir kere denemişti artık, ondan sonra ne kadar ısrar ettilerse de evlenmeyi kabul ettiremediler.

* * *

pentar54
04.Haziran.2010, 12:30
Behlül Dana Hazretleri, bir gün pazara üç tane kuru kafa getirerek satmaya başlamış ve her üçüne de ayrı ayrı fiyat takdir etmişti. Bu kafaları kaça satıyorsun diyenlere, birini bir paraya, birini on paraya, birini de ağırlığınca paraya sattığını söyledi.

Behlül'ün bu tuhaf hareketlerini seyrederlerken biri dayanamayarak:

— Ey Behlül! Bunların üçü de kurumuş kafalar olduğu halde sen üçüne de ayrı ayrı fiyat biçiyorsun. Bunların birbirlerinden ne farkı var ki? dedi.

Behlül Dana Hazretleri, bundaki esrarı şöyle anlattı:

— Şu birincisi, taş kafadır. Bunun değeri hepsinden düşük. Çünkü hu hiç nasihat dinlemez ve ihtiyaç da duymaz, ikincisi, yani on paralık kafa ise nasihat dinler ama tutmaz... Bir tarafından girer öbür tarafından çıkar. Bunun adı da boş kafadır. Üçüncüsü ise tam kafadır. Hem dinler, onunla amel eder, hem de başkasına öğretir, İşte en kıymetli kafa budur. Bunu da ağırlığınca paraya veriyorum, dedi.

Tabii ki bunda anlayanlar için büyük hikmetler gizlidir. Velilerin hareketi ilk nazarda tuhaf gibi olsa da o çok değerlidir aslında...

* * *

pentar54
04.Haziran.2010, 20:57
Hizmetçinin biri evde ayna temizliyormuş. Evin sahibi:

— Aynaya bir yumruk vur da kırılsın, demiş.

Hizmetçi hemen aynaya bir yumruk vurunca ayna kırılıvermiş.

Efendi kızmış:

— Ben sana vur dediysem hemen vurmak mı lâzım? demiş. Hizmetçi de:

— Efendi, demiş. Ben emir kuluyum ne emredilirse onu yaparım.

* * *

pentar54
04.Haziran.2010, 20:58
İbrahim Edhem Hazretlerine adamın biri bir miktar para vermek istedi. O:

— Ben zenginin verdiğini alırım. Fakirsen verdiğini almam, dedi. Para vermek isteyen adam, zengin olduğunu söyledi, ibrahim Edhem, kaç lirasının olduğunu sordu. Adam:

— İki bin altınım var, dedi. O:

— Bu paranın dörtbin olmasını ister misin ? diye sordu. Adam:

— İsterim, dedi.

— Altı bin olmasını ister misin? dedi. Adam yine:

— İsterim, deyince İbrahim Edhem Hazretleri:

— Bir de zenginim diyorsun. Sen zengin falan değilsin. Zengin olsan daha fazlasına ihtiyacın olmazdı. Demek ki sen züğürtsün. Git bunları da o paralarının üzerine koy da biraz artsın, dedi ve adamın verdiği parayı almadı.

Adam, İbrahim Edhem Hazretlerinin istediği zenginliğin ne olduğunu bilmiyordu. Elinde parası olmakla hakikaten zahiren zengindi ama, gönül zenginliği yoktu. O velinin aradığı ise asıl kalb ve gönül zenginliği idi...

* * *

pentar54
04.Haziran.2010, 21:00
:sad::sad::sad::sad::sad:Adamın biri arkadaşına şöyle bir soru sormuş:

— Yalnız bir dağın başında bir domuza rastlasan ne yaparsın? demiş.

O da:

— Tüfeğimle onu öldürürüm, diye cevap vermiş.

— Ya tüfeğin yoksa? deyince:

— Kafasına taş vururum, demiş.

— Taş ta bulamazsan ne yaparsın? deyince:

— Bıçakla öldürürüm, demiş.

— Ya bıçağın da yoksa, deyince, adam artık dayanamamış:

— Be arkadaş söyle, benden yana mısın, yoksa domuzdan yana mı? demiş.

* * *

pentar54
04.Haziran.2010, 21:01
Meşayihtan Ebûl Garip el-İsfehanî Hazretleri Tarsus'u çok severlerdi. Şiraz'da hastalandı, ölüm döşeğine yattı.

Etrafına toplananlara:

— Ben ölürsem beni burada kâfir kabristanına gömünüz. Ben bunu sizden Allah hakkı için istiyorum. Sizden başka hiçbir isteğim yok, dedi.

Dostları şeyhin bu sözüne bir mânâ verememişlerdi. Hayret ederek:

— Bu nasıl söz! Neden seni kâfir kabristanına gömeceğiz? dediler. O şöyle buyurdu:

— Hak Teâlâ'ya yalvarıp duruyorum. Eğer senin yanında benim bir kıymetim varsa beni Tarsus'ta vefat ettir, diyorum. Ama şimdi burada vefat ettiğime göre, demek ki yanında hiçbir kıymetim yokmuş... Ondan dolayı ben burada ölürsem kâfir kabristanına defnedin, dedi.

Fakat ölümünün vukuunu beklerken o vefat etmedi, çok kısa zamanda biraz iyileşti ve Tarsus'a gelerek orada çok geçmeden vefat etti. Kabri şerifi Tarsus şehrindedir.

* * *

pentar54
04.Haziran.2010, 21:02
Dinine bağlı bir kadının güzel bir alışkanlığı vardı: Bir işe başlarken daima besmele çeker, besmelenin kudsîyetine inanırdı. Bu kadıncağızın bir de, dinine pek bağlı- olmayan ve dinî hususlarla alay eden bir kocası vardı ki, o da karısının her işinde besmele çekmesine içerler: «Ne lüzumu var her zaman bismillah deyip durmanın» derdi kendi kendine...

Bir gün ben bu karıma bir oyun yapayım da öğrensin her zaman besmelenin bir işe yaramadığını diye düşündü ve karısına bir kese altın verip:,

— Karıcığım bunu sağlam bir yere sakla ki kaybolmasın, diye tenbih etti.

Kadın yine kocasının elinden parayı alırken:

— Bismillah, deyip parayı saklamak için sandığa doğru yürüdü... Kocası da gizlice onu takip ediyordu.

Kadın gene: «Bismillahirrahmanirrahiym» deyip parayı sandığa koyup ağzını kapattı.

Aradan bir iki gün geçtikten sonra adam kadının haberi olmadan sandığı açtı ve içinden para kesesini alıp dışardaki su kuyusuna attı. Ondan sonra da gelip karısına:

— Hanım para lâzım oldu, şu parayı getirsene, dedi.

Adam karısının parayı sandıkta bulamayacağını ve dolayısıyla da besmele çekmenin bir faide temin etmediğini anlayacağını düşünüyordu.

Kadıncağız adeti veçhile: «Bismillahirrahmanirrahiym» diyerek sandığı açtı ve keseyi almak için elini uzattı ki, kese ıslaktı. Kadın şaşırmıştı... Bu keseye sandığın içinde ne oldu da ıslandı diye düşünüyordu. Fakat kadının kocası ondan daha fazla hayret içinde kalmıştı. Çünkü biraz evvel para kesesini dışardaki kuyuya bizzat kendisi atmıştı. Vaziyeti gördükten sonra adam meseleyi kadına anlattı artık, çünkü sabredecek durumda değildi:

— Karıcığım, keseyi ben kuyuya atmıştım, fakat besmelen seni mahcup olmaktan kurtardı. Artık ben de besmelenin kerametine inandım, beni affet! dedi, karısına..

* * *

pentar54
04.Haziran.2010, 21:03
Osmanlı padişahları arasında, Fatih Sultan Mehmed ve onun oğlu Beyazıt Veli gibi, Abdülhamid Han gibi evliya padişahlar çok gelmiştir. Aşağıda okuyacağınız hadise, Evliya Çelebi'nin kaydettiğine göre, Sultan Beyazıt Veli'de vuku bulmuştur.

Hazreti Fatih'in oğlu Sultan Beyazıt, saltanatları zamanında vefatından yedi sene evveline kadar et yememişlerdi. Bir gün o kadar çok paça yemek istedi ki, artık dayanamayacak hale gelmişti. Kendisi ise nefsine harp ilân etmişti, muvaffak olmak için uğraşıyordu. En sonunda bir tabak sirkeli ve sarımsaklı paça getirilmesini emretti. Paça çorbası geldikten sonra da önüne koyup yemedi ve nefsine hitaben:

— Ey nefis! işte arzu ettiğin paça. önünde, istersen çık da ye! deyince hemen ağzından gelinciğe benzer, iki gözlıri de kör, bir mahlûk çıkarak tabağın kenarına geçti ve paçayı köpek kuduz gibi içip bitirdi. Tatmin olduktan, çorbayı bitirdikten sonra da, geldiği yere- geri dönmek maksadıyla Beyazıt veli'nin hırkasından yukarıya doğru tırmanmaya başladı. Beyazıt Veli hazretleri elinin tersiyle vurup yere düşürdü, yerde tortop hale gelen mahlûku göstererek şunu öldürün diye bağırdı. Oraya en yakın hizmetçi gençlerden birisi yetişip ayağı altına alarak öldürdü.

Hadiseyi zamanın şeyhülislâmı duyduğunda:

— Kâmil insan kemalata nefis sayesinde erişir. Nefis insan vücudunun bir direğidir. Bunu kefenleyip gömmek gerek, diye fetva verdi.

Aynı insan cenazesi gibi yıkayıp kefenlediler ve cenazesini kılıp defnettiler. Cenazede sanki padişahın cenazesi imiş gibi çok kalabalık cemaat vardı. Beyazıt Kubbesi yakınında bir yere defnedildi. Bundan dolayı halk Beyazıt Velî hazretleri için «iki kere ölüp cenazesi iki defa kılınan padişah» derlerdi.

* * *

pentar54
04.Haziran.2010, 21:04
İmam Şafiî Hazretleri anlatıyor:

Eski zamanda pek şişman bir kral vardı. Kral zeki hekimlerinden birinden kendisini zayıflatacak bir ilaç istedi.

Hekim, kralı muayene ettikten sonra dedi ki:

“Geçmiş olsun padişahım! Sizin bir aylık ömrünüz kalmış! İlacın size bir faydası olmaz! Boşuna kendinizi yormayın!”

Kral kızdı, köpürdü, hekimi huzurundan kovdu. Kovmakla yetinmedi, bu hekimden memlekete fayda gelmez dedi, hapsettirdi.

Ardından kendisi de üzüntüsünden saraya kapandı ve kendini halktan gizledi. Artık bir daha yemedi, içmedi, uyumadı; bir aylık süre yaklaştıkça üzüntüsünden kahru perişan oldu.

Nihayet bir aylık süre bitmişti. Kral ölmemiş, fakat zayıflığından bir deri bir kemik kalmıştı.

Hapiste bulunan hekimi çağırdı ve dedi ki:

“Yalanın ortaya çıktı. İşte ben ölmedim. Bu yalanından dolayı seni affetmeyeceğim.”

Hekim:

“Padişahım!” dedi, “Sen benden ilaç istemiştin. Ben de sana ilaç verdim. Keder ve üzüntü ilacı! O da sana iyi gelmiş! Senin şişmanlığının ilacı keder ve üzüntü imiş. Nitekim zayıflamışsın. Şifa bulmuşsun.”

Bunun üzerine Kral öyle sevindi ki:

“Bu tedbirin ve ilacın için sana ihsanlarda bulunacağım!” dedi ve hekimi iyilik ve ihsanlara boğdu.

İmam-ı Şafii derdi ki:

“Her zaman yanında dininden bilgi verecek bir âlimin ve bedeninden bilgi verecek bir doktorun bulunsun!”

Süleyman KÖSMENE

pentar54
04.Haziran.2010, 21:05
Fakir, lakin bilge bir yaşlı... Köyün, hatta ülkenin en muhteşem atına sahip bu yaşlı adam. Kral elçiler yollayıp çok büyük paralar teklif etmiş ihtiyara. Lakin 'hayır' demiş yaşlı adam; 'Bu at sıradan bir at değil benim için, bir dost. Hiç insan para-pul için dostunu satar mı?'

Köylüler garipsemiş ve içten içe böyle bir alışveriş yapmadığı için akılsızca davrandığını düşünmüşler. Ve günlerden bir gün at ortalıktan kaybolmuş. Tüm köylü atı kralın adamlarının çaldığını düşünmüş. Ve 'Ey bunak, böyle olacağı; bu atı sana bırakmayacakları belliydi. Onu satsaydın şimdi ülkenin en zengin insanlarından biriydin. Ama şimdi hem beş parasız, hem de atsız kaldın!'

Lakin büyük bir tevekkül ile karşılamış tüm bunları yaşlı bilge. "Karar vermek için acele etmeyin." demiş."Sadece 'at kayıp' deyin, çünkü gerçek bu."

Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. "Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."

Cevabı yine aynı olmuş babalığın; "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz." Ve devam etmiş: "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz."

Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın." demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz." diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek olan bu... Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru? Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." Yaşlı bilge, "Siz erken karar vermeye devam edin." demiş, "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."


Anayasa Mahkemesi bir siyasi parti gibi davrandı, gerçek olan şimdilik bu!

M. NEDİM HAZAR

pentar54
04.Haziran.2010, 21:06
Adamın biri kitap mütalaa etmekte iken, ibarenin bir yerinde boyu uzun ve sakalı da bir tutamdan daha uzun olan kimseler ahmak olur, diye bir yer gelmiş. Adamcağızın da hem boyu uzun, hem de sakalı bir tutamdan fazla imiş. Hiç olmazsa sakalımı kısaltayım diye, masanın üzerindeki mumu sakalına tutup yakarak sakalını kısaltmak istemiş. Fakat tutuşan sakalını tamamen yanmaktan kurtaramamış. Hemen kalemi eline alıp kitabın orasına; «Tecrübe ile sabit olmuştur» diye yazmaktan kendini alamamış.

* * *

pentar54
05.Haziran.2010, 14:33
Uzun Hasan Fatih'ten sulh talep ederek Çemişkezek Hâkimi Şeyh Hüseyin ile annesi Sâre Hatunu elçi olarak Fatih'e göndermeye mecbur olduğu zaman, genç hükümdar at geçmez yarlardan, geçit vermez dağlardan aşıp Trabzon'un fethi için giderken Sâre Hatun, Padişahın yorgunluğundan istifade etmeyi düşünerek:

— Padişahım, bunca zahmet bir kal'a fethi için değer mi? dedi.

Fatih:

— Valide, valide... İslâm Kılıcı benim elimdedir. Bu can o uğurda fedadır. Meşakkatten nice korkarım? cevabını verdi.

pentar54
05.Haziran.2010, 14:34
Halife Harun er-Reşid'e, o zamanın Fransa Kralı bir gül fidanı hediye etmişti..Harun er-Reşid, o gül fidanına çok itibar göstererek bahçıvana verdi ve:

— Buna iyi bak. Bahçeye dik. Yetiştiği zaman da ilk çiçeğinden bana getir, dedi.

Bahçıvan gülü bahçeye dikti. Gül çok güzel olmuştu. Aradan zaman geçti, çok güzel bir gül açtı. Bahçıvan gülü koparmak için o tarafa doğru giderken, gülün dalına konmuş bir bülbülün yanık yanık öttüğünü görüp onu seyre daldı.

— Nasıl olsa uçar gider. Ben de ondan sonra koparırım, diyordu. Fakat yazık ki, bülbül bir hayli öttükten sonra gülü darma - dağın etti. Bahçıvan çök üzülmüştü. Ne diyecekti şimdi padişaha... Doğru padişahın huzuruna çıkıp meseleyi anlattı ve üzüntüsünü bildirdi.

Halife üzülmemesini söyledikten sonra:

— Bu dünya etme - bulma dünyası derler. Bu dünya bülbüle de kalmaz, canın sağ olsun, dedi ve bahçıvanı affetti

Aradan zaman geçti. Bahçıvan bir gün o bülbülü bir yılanın yutmakta olduğunu görüp doğru halifenin huzuruna çıktı. Vaziyeti anlattı:

— Efendim, keramet gösterdiniz. Hakikaten dünya bülbüle kalmadı, dedi.

Padişah, yine aynı sözleri tekrarlayarak:

— Bu dünya yılana da kalmaz. O da birgün belâsını bulur, dedi.

Lihikmetin o yılan bahçe sulamakta olan bahçıvanın ayaklarına doğru hücuma geçti. Bahçıvan yılandan daha çabuk davranıp elindeki kürekle yılanı ortadan, ikiye böldü ve öldürdükten sonra halifenin huzuruna çıkıp meseleyi anlattı. Halife yine aynı şekilde:

— Bu dünya sana da kalmaz. Sen de bulursun bir gün belânı, dedi.

Olacak ya, bir suçundan dolayı padişah bahçıvana kızıp idamına karar verdi. Cellâtları çağırdı, bahçıvanı ellerine vererek kellesini kesmelerini söyledi. Cellâtlar adamı alıp götürdüler. Fakat hüküm infaz edilmeden önce bir isteği olup olmadığını sordular. Bahçıvan:

— Var bir isteğim ama, onu ancak padişaha söylerim, başkasına söylemem hiçbir mânâ ifade etmez, deyip padişahla görüştürmelerini istedi.

Bahçıvanın bu isteği cellâtların çok acaibine gitmişti. Durumu halifeye bildirdiler. O da görüşmeyi kabul edip ne diyeceğini sordu. Bahçıvan:

— Sultanım, mesele malûmunuzdur. Bu dünya bülbüle, yılana ve bana kalmadığı gibi sana da kalmayacak. Sen beni en ufak bir sebepten cellâtlara teslim ettin. Bu yalancı dünyanın sana kalacağını mı sanıyorsun. Bu dünyaya etme - bulma dünyasıdır, derler diyen sendin, dedi ve söyleyeceğinin bundan ibaret olduğunu bildirdi.

Bu hatırlatma halifeye çok tesir etmişti. Bu adamı öldürüp de elime ne geçecek? diyerek adamı affetti. Adam da bu şekilde ölümden bir müddet için kurtulmuş oldu.

pentar54
05.Haziran.2010, 14:36
Eski Endülüs Hükümdarlarından biri fakir bir kadının arsasına yeni bir saray yapılmasını emretti. Arsa hükümdarın sarayına alındı ve hükümdar arsanın bedelini de ödemiyordu. Müşkül durumda kalan kadın, çareyi, hükümdarı, kadıya şikâyet etmekle buldu.

Zamanın Şeyhü'l îslâmı, kadını dinleyip haklı olduğuna hükmettikten sonra, hükümdara hiç bir şey söylemeden bir çuval ve bir de kazma kürek alıp kadının arsasından toprak doldurmaya başladı. Padişah sarayından Şeyhü'l îslâmı seyrediyor kendi kendine:

— Herhalde Şeyhü'l İslâm aklını oynatmış olsa gerek, diyordu. Şeyhü'l İslâm çuvala bir miktar toprak doldurdu ve sırtına alıp götürmek istedi. Fakat ihtiyar olduğundan ve toprak da ağır olduğundan kaldıramamıştı. Biraz daha toprak koyup çuvalı ağzına kadar doldurdu. Tekrar kaldırmak istediğinde tabi ki, kaldıramaz! Şeyhü'l İslâmın bu acaip halini seyreden hükümdar daha fazla sabredemeyip huzuruna çağırdı ve:

— Hocam, sen bu zayıf halinle bu çuvalı nasıl kaldıracaksın? Bir de çuvalı boşaltacağına habire dolduruyorsun. Bunu kaldıramayacağını nasıl düşünemiyorsun? diye sordu.

Şeyhü'l îslâmın istediği olmuştu:

— Peki Sultanım, siz benim omuzlarımın o çuvalı' kaldıramayacağını biliyorsunuz da yarın huzur-u İlâhîde o arsayı kaldıracak güce sahip olamayacağınızı neye düşünemiyorsunuz? Sizin omuzunuz benim omuzlarımdan çok mu kuvvetli? diye konuşmaya başlayınca hükümdar hata ettiğini, hocanın kendisini ikaz için böyle yaptığını anladı ve kadının arsasını gasbetmekten vazgeçti.

* * *

pentar54
05.Haziran.2010, 14:37
Onyedinci asır başlarında Dalmaçyada Nadin Kasabasında Sancak Beyinin ahırında uşak olarak çalışan on üç yaşında bir çocuk vardı. Herkes tarafından horlanan bu kimsesiz çocuğa bir gün bir dul kadın acımış ve çıplak ayaklarına, kocasından kalmış kocaman bir çift partal kundura giydirmişti. Nadin'den bir vazife ile bir Kapıcıbaşı geçti. Sancak Beyinin konağında misafir oldu ve küçük ahır uşağının zekâ ile pârlayan gözleri ve kir tabakaları altında kaybolmuş güzelliği nazarı dikkatini çekti, çocuğu yıkatıp temizlettikten sonra alıp îstanbula getirdi. Saraya verdi. Enderunu Hümâyun çocukları arasına katılan çocuğa, güzelliğinden ötürü Yusuf adı konuldu. Nadinli Yusuf kısa bir zamanda yükseldi. Kaptan Paşa oldu. Bir gün Nadine Kaptan Paşanın bir adamı geldi ve Sancak Beyine mühürlü bir meşin torba verdi, bir mektupta da şunlar yazılıydı: )

«Falan yerde oturan Marya isminde bir dul kadın vardır; bu torba, eğer sağ ise, Sancak Beyinin ve Nadin kadısının huzurunda o dul kadına verilecektir ve bir senet tanzim edilip bana gönderilecektir.»

Kadın sağ idi, çok fakir düşmüş bulunuyordu. Kadının ve sancak beyinin huzurunda Kaptan Paşanın torbası kendisine teslim edildi. Torbanın içinde bir çift kocaman partal kundura vardı ve içleri altın ile doldurulmuştu. Yusuf Paşa kısa bir de mektup yazmıştı:

«Anacığım, diyordu, bir kış günü donmuş çıplak ayaklarına bu kunduraları giydirdiğin kimsesiz çocuk, ölünceye kadar seni unutmıyacaktır.»

* * *

pentar54
05.Haziran.2010, 14:38
Adamın biri deli bir kadını kızdırmış olacak ki, kadın ona:

— Sen zina yapan iki kişinin oğlusun, demiş.

Bunun üzerine adam kadını mahkemeye vermiş. O zaman Küfe Kadısı bulunan îbnî Leylâ, iftira ettiği için kadına sopa vurulmasına hükmetmiş ve bir camide had vurulmuş.

Imam-ı A'zam Hazretleri bunu duyunca:

— İbnî Leylâ 6 yerde hata etmiş, buyurdu.

1 — Mescidde had vurdurmuş. Halbuki mescidde had vurulmaz.

2 — Kadına ayakta dayak attırmış, halbuki kadınlara oturtularak dayak vurulur.

3 — Babası için bir had, anası için bir had olmak üzere iki had vurdurmuş. Halbuki bir adam bir kalabalık cemaate bile iftira etmiş olsa bir had lâzım gelir, hepsi için ayrı ayrı lâzım gelmez.

4 — Hadlerin ikisini bir arada toplamıştır. Halbuki iki had birden vurulmaz.

5 — Deli bir kimseye had vurdurmuş, halbuki deliye had lâzım gelmez. Çünkü o mükellef değildir.

6 — Anası ve babası için had vurdurmuştur. Halbuki onlar gayıptır ve mahkemeye gelip dâva etmemişlerdir.

Kadı Ibni Leylâ, İmam-ı A'zam Hazretlerinin hatalarını böylece ortaya koymasını hazmedememişti. Halifenin huzuruna çıkıp meseleyi anlattı. Halife de İmam'a bir müddet fetva vermeyi yasakladı.

pentar54
05.Haziran.2010, 14:42
Behlül Dânâ'nın para kesesi kayboldu. O kaybolan kesesini arayacağı yere mezarlığa gidip beklemeye başladı.

Neden kaybolan para kesesini aramak yerine kabristanda beklediğini soranlara:

— Nasıl olsa er - geç bir gün buraya gelecek onu alan. Hırsızı bulmak için buradan daha garantili bir yer bulunur mu? diye cevap veriyordu.

* * *

pentar54
05.Haziran.2010, 22:03
Bütün dinleri ve bu arada îslâmiyeti de tetkik eden, Kur'an-ı Kerîm'i inceleyerek, Hak din olduğuna kanaat getirdiği için Müslüman olan bir Alman, İslâm dininin doğuş yeri olan Suudi Arabistan'a gitmişti. Orada insanların Îslâmiyeti yaşayış biçimlerine ve itikadlarına muttali olup Kral Faysalla da görüşünce:

— Allah'a şükürler olsun ki, sizi ve ülkenizi görmeden müslüman oldum. Benim okuduğum kitaplar ve Kur'an-ı Kerim hatalı olmadığına göre, sizin İslâmla bir alâkanız olmasa gerek, diyor.

* * *

pentar54
05.Haziran.2010, 22:05
Hazreti Ömer zamanında Medine'de yangın çıkmıştı. Halk korktular ve durumu Hazreti Ömer'e bildirdiler. Halife eline bir saksı parçası alıp üzerine:

— Ey ateş! Allahü Teâlâ'nın izniyle sakin ol! yazdı.

Saksı parçasını ateşin içine attılar. Ateş hemen o andan itibaren sönmeye başladı ve kısa zamanda söndü.

pentar54
05.Haziran.2010, 22:06
Hazreti Ömer (r.a.) Halife iken Bizans İmparatoruna bir çok defa mektup göndererek İslama davet etti. Bizans İmparatoru ise her defasında İslama gelmemekle beraber kıymetli hediyeler ve elçiler göndererek iyi mukabelede bulundu. Bunlardan bir tanesi ise şöyledir:

Hazreti Ömer (r.a.) halife iken Bizans İmparatoruna bir çok defa elçiler gönderdi. Bizans İmparatoru da Hz. Ömer'e (r.a.) elçiler gönderdiğinde bazı kimseler hiç olmazsa yamalı elbisesini değiştirmesini rica ettiler. Halife Hazreti Ömer onların tekliflerine hiç itibar etmedi ve şöyle buyurdu:

— Allah bize şerefi, İslâmla vermiştir. Resulünün eshabı, hakîkî yolunun yolcusu kılmıştır. Siz hâlâ başkalarının bize itibarını elbisede, şunda - bunda arıyorsunuz.

Biraz sonra da mescidin dışında Bizans Elçisini kabul etti. Elçi hükümdarlarından bir doğan kuşu, bir tazı, bir şişe de zehir getirmişti. Hazreti Ömer'e takdim etti ve:

— Ey Halife bu Doğan kuşudur; hangi kuşu istersen yakalar sana geri getirir. Bu ise Tazı'dir; hangi avın peşine taksan yakalar ve sahibine teslim eder. Bu şişedeki ise çok kuvvetli, hatta bir damlası bile insanı anında öldürebilen bir zehirdir. Bunlar bir hükümdarda bulunması lâzım olan şeylerdir. Hükümdarımızın size kıymetli hediyesidir, dedi.

Hazreti Ömer:

— Kuştan ne faide gelir? Hâl sahibi olan kuşu eline alıp da vaktini öldürmez, dedi ve ayaklarındaki bağı çözüp serbest bıraktı. İnsan köpeği ne yapacak? Kerih bir hayvanın peşinden gitmek bir insana yakışmaz, dedi ve Tazıyı da bıraktı.

Daha sonra zehir şişesini eline aldı:

— Bu mu insanı öldüren zehir? dedi ve bir bardak zehiri son damlasına kadar içti.

Bunu gören Bizans Elçisi neye uğradığını bilemedi ve olduğu yere yığılıp kaldı. Elçi heyecanından bayılmıştı. O mutlaka Halifenin öleceğini düşünüyordu. Bir müddet sonra ayıldıktan sonra baktı ki Halife hâlâ yanında oturmakta. Hazreti Ömer'in ayaklarına kapandı ve:

— Ben Müslüman oldum, bana imanı öğret! dedi.

Hazreti Ömer, elçiye imanın esaslarını öğretti, kelime-i şehadet getirtti ve Müslüman olan elçi, Bizans'a geri dönmedi ve kalan ömrünü Hazreti Ömer'in hizmetinde geçirdi.

pentar54
05.Haziran.2010, 22:07
Hazreti Fatih istanbul'u fethettikten sonra, Avrupa'da fütuhata devam ediyordu. Bir seferinde Sırbistan hududuna gelmiş ve Sırbistan'ın fethi artık an meselesi idi. Sırp Kralı Brankoviç bir yanda Macaristan bir yanda da Türkler olduğu için arada zor durumda kalmıştı. Her iki büyük devletten birine sığınmak, ondan yardım istemek düşüncesiyle, her iki tarafa da elçiler gönderdi.

— Sırbistan elinize geçer ve burayı fethederseniz nasıl muamele edeceksiniz? Diye fikirlerini öğrenmek istedi.

Sırplılar Ortodoks mezhebine mensup olduklarından, Katolik olan Macar Kralı Hünyad tarafından şu cevabı aldı:

— Eğer Sırbistan bizim elimize geçer ve biz oraları istilâ edersek, bütün Sırplıları katolik yapıncaya kadar mücadele ederiz ve bütün kiliseleri yıkar, yerlerine Katolik kilisesi yaparız...

Fatih Sultan Mehmet Hazretlerine giden elçi ise, şu haberle dönmüştü.

Hazreti Fatih elçiye:

— Biz Sırbistan'ı alırsak, İslâmiyetin Allah indinde tek din olduğunu ilân ederiz. Ve bu arada hiç kimseyi de, kendi dininden dönmeye zorlamayız, îstiyen eski dininin icabı olan kiliseye gider, isteyen Allah indinde tek din olan İslâmiyeti seçer, dünya ve ahiret selâmetine kavuşur, dedi.

* * *

pentar54
05.Haziran.2010, 22:08
:puha:Binlerce Türk askerine mezar olan Çanakkale Savaşlarında, emir eri olarak hizmet gören bir mehmetçik, bir gün kumandana çıkarak:

— Komutanım, asker olmadan evvel köy imamından dinlemiştim. Harp meydanında şehîd olanlara Cennette huriler verilir, demişti. Ben de fakir olduğum için köyde evlenemedim. Bana da müsaade et de, harbe girip huri kızı ile evleneyim, der.

Komutan askerin bu sözlerini gülerek karşılar ve memnun olduğu bir askerin ölmesine razı olmadığı için göndermek istemez: «Sen işine bak!» diyerek geri gönderir.

Fakat mehmetçik, huri kızıyla evlenmeyi kafasına koymuştur. Bir kere, vazgeçmez dâvasından. Tekrar gelir:

— Komutanım, bütün arkadaşlar ölüp huri kızları alıyorlar. Ne olur bana da müsaade et de bende huri kızına kavuşayım, der.

Komutan onun safça sözlerine yine aldırış etmez ve kafası çalışsa böyle söylemez diyerek yine müsaade etmez. Mehmetçik bir, iki, üç derken komutanı bıktırır ve ister istemez:

— Haydi git de, ne halin varsa gör, demesini sağlar.

Komutanından müsaadeyi alan asker, doğru cepheye koşar ve en Ön saflarda çatışmaya girer. Takdir-i ilâhî o gün de şehadet şerbetini içer. Akşam olur, savaş meydanını teftiş ve ölüp kalanları kontrol etmek için subaylar ölülerin arasında gezmeye başlarlar. Bu arada o askerin subayı, kendisinden zorla izin alıp harbe giren askerini aramaktadır. Bir müddet dolaştıktan sonra kendi emirerini görür, biraz üzgün biraz da kızgın vaziyette: «Bu kadar İsrar etmen bunun için miydi?» der ve askerin cesedine bakarak: «Aldın mı huriyi?» diye konuşur kendi kendine... Bu sırada komutanına cevap vermesi lâzım gelen asker, iki parmağını yukarı doğru kaldırarak; bir değil, iki huri verdiler demek ister. Askerin bu halini gören komutan hata ettiğini anlar ve emirerinin üzerine kapanarak: «Beni affet, sana karşı bu sözleri söylemekle hata ettim» diyerek ağlar. Ondan sonra kendisi de büyük bir iştiyakla savaşarak şehîd olur. (Allah rahmet eylesin.)

* * *

pentar54
05.Haziran.2010, 22:09
yaşındaki oğluna yüz yıl ömür düşünmüş ve her gününe 100 altın hesap ederek 3.600,000 altın gibi muazzam bir para bırakmıştı. Bu mirasyedi çocuk, babasından sonra ancak yedi yıl yaşadı ve bütün paralarını yedi. Yalın ayak perişan, kebapçı çırağı oldu ve sefalet içinde bir hamam külhanında öldü. Bu parayı nasıl harcadığına bir misal zikrederler;

Bir gün 100 altına bir tazı satın alır. Bir bağda bir tavşan olduğunu haber verirler, haberciye 100 altın verir, tavşanı ininden çıkaran adama da 100 altın verir, fakat tazı tavşanı tutmaz. Molla Rüstemoğlu da tasayı bir kılıçta ikiye böler.

* * *

pentar54
05.Haziran.2010, 22:10
Emevî halifelerinden Ömer bin Abdülaziz, son derece mütteki bir hükümdardı. Çok mütevazi bir hayat yaşar, hatta değiştirmek için bile iki takımdan fazla elbise bulundurmazdı.

Milletine gayet adaletle hükmeden Ömer bin Abdülaziz'in cariyelerinden birisi, bir gün bir rüya görmüştü. Halifenin huzuruna çıkıp anlatmak istedi. Halife, cariyesine rüyasını anlatmasını söylediğinde, cariye şöyle anlattı:

— Ey Emîrel - mü'minin rüyamda kıyamet kopmuş, insanlara Sırat Köprüsünden geçmeleri için emrediliyor, bazıları geçiyor, bazıları geçemiyor. Bu arada sıra sizden evvel geçen halifelere geldi. Evvel Abdülmelik Ibni Mervan'a «Geç!» dediler. Dikkat ettim gecemeyip düştü. Ondan sonra sıra ile diğer halifelere «Geç!» diye emrolundu. Bunların bazıları geçti bazıları geçemedi. Nihayet sıra size gelmişti, diye anlatırken, cariye daha sözünü tamamlamadan, Ömer bin Abdülaziz «Allah!» diye bağırmaya başladı.

Rüyayı anlatan cariye, ne yapacağını şaşırmış vaziyette:

— Ey Emîrel - mü'minin siz vallahi Sırattan çabuk geçtiniz, dedi ama, Ömer bin Abdülaziz cariyenin bu sözünü duyamamıştı. Çünkü Allah korkusundan heyecana kapılmış ve tamamen kendinden geçmişti.

Allah (C.C.) rahmetine gark eylesin.

* * *

pentar54
05.Haziran.2010, 22:11
Cebrail aleyhisselâm, Hazreti Ebu Bekir'i Resûlüllalı'a karşı ne kadar sevgisi olduğunu öğrenmek istediğini Hak Teâlâ'dan istedi. Cenab-ı Allah ona imtihan etmesini emretti. Cebrail aleyhisselâm bir bayram sabahı Hz. Ebu Bekir'in geçeceği yol üzerine bir âmâ gibi oturdu. Hazreti Ebu Bekir bayram günü en yeni ve kıymetli elbiselerini giymiş Resûlüllah'ın yanına gidiyordu. Tam Ebu Bekir (r.a.) önüne geldiği zaman:

— Hazreti Muhammed'in sevgisi için bana bir şey vereni Allah afvetsin, dedi. Hazreti Ebu Bekir bunu duyunca sırtındaki cübbesini çıkarıp verdi:

— Bu sözü tekrar söyler misin? Diye sordu. Amâ tekrar söyledi. Hazreti Ebu Bekir bu sefer çıkarıp sırtındaki elbiseyi verdi. Tekrar söyletip ayakkabısını da verince üzerinde ancak örtünecek kadar elbise kalmıştı.

Yolun ortasında kalan Hazreti Ebu Bekir'i o ara Bilâl-i Habeşi (radıyallahu anh) görüp elbise getirmesi için eve gönderdi.

Yolda Bilâl'a (r.a.) Peygamberimiz rastlayıp nereye gittiğini anladığı için:

— Ya Bilâl, Ebu Bekir'in elbisesini alan Cebrail aleyhisselâm'dır. Bana olan sevgisini ölçmek için böyle yaptı, buyurdu. Hazreti Bilâl elbiseyi, Hazreti Ebu Bekir'e götürüp teslim etti ve Resûlullah'ın huzuruna geldi. O zamana kadar Cebrail aleyhisselâm elbiseyi getirip Peygamber Efendimize vermişti bile, Peygamber Efendimiz:

— Ey Ebu Bekir! Al elbiselerini, imtihanı kazandın. Cebrail kardeşim seni imtihan etmişti. Bana olan sevgini öğrenmek istemişti, buyurdu.

Bunun üzerine Hazreti Ebu Bekir:

— Ya Resûlüllah! Ben o elbiseyi senin sevgin için verdim, bundan sonra geri alamam istediğiniz yere verin, dedi. Elbiseyi bir fakire hediye ettiler.

pentar54
05.Haziran.2010, 22:12
İki gözleri kör olan mü'min, Peygamberimizin Cemaat sünnetini hiç terk etmez, yağışlı ve karlı havalarda bile mescide; cemaata gitmeye devam ederdi. Evde ailesi bütün vakit namazlarına, hatta yatsı namazına bile gittiği için bir çok kere: «Gözlerin görmüyor, camiye gitmek sana vacip değildir, vakit namazlarını evde kıl!» derdi, ama o ise, bu kıymetli sünneti hiçbir zaman terk edemeyeceğini söylerdi.

Bir gün yine camiye giderken, yol kenarında bir çukura düşüp başı yarıldı. Cemaata gidemeden başkalarının yardımı ile oradan çıktı ve eve geldi. Kocasının kanlar içinde eve geldiğini gören karısı: «Biz sana her zaman söyleyip duruyoruz camiye gitme diye... Bak işte şimdi de başını yardın, iyi mi oldu yani?» diyerek onu bu fiilinden (hareketinden) dolayı birçok sözler söyleyerek rencide etti. O ise bu halinden pişman olmadığı gibi:

— Değil başımın yarılması, kolumda kırılsa, elimden geldiği müddetçe bütün azalarım parçalansa, yine de cemaate gitmekten vazgeçemem. Ben, Resûlullah'ın bu kıymetli sünnetini bırakmam, dedi.

Gerekli tedavisi yapıldıktan sonra, istirahata çekilip yattı ve o gece rüyasında Peygamberimizi gördü. Rüyasında Resûlullah (s.a.s.) ona: «Ailenle niçin münakaşa ettin?» diye sordu. O da, başından geçeni anlatıp cemaata gittiği için münakaşa ettiklerini anlattı. Rüyasında Hz. Resûlullah (s.a.s.) mübarek eliyle iki gözünü de sıvazladı...

Adam heyecanla uykusundan uyandı ki gözleri açılmış, o zamana kadar âmâ olan gözleri görür olmuş, artık cemaata gitmek için hiç kimseye ihtiyacı kalmadı ve ondan sonra rahat bir şekilde ibadetine devam etti.

Böylece o zat cemaatın mükâfatını dünyada iken görmüş oldu.

* * *

pentar54
06.Haziran.2010, 15:29
Maneviyat erbabı ile zahiri ulema arasındaki çekişmeler, islâm tarihinde pek meşhurdur.

Şeyhul islâm Ebussuud Efendi ile, Şeyh Sünbülü Sinan Hazretlerinin arasındaki hâdise de oldukça mâruftur. Şöyle ki:

Ebussuud Efendi, ilk zamanlar maneviyata, tarikata, rabıtaya pek inanmaz ve her karşılaştığında da, Sünbül-ü Sinan Hazretlerine çok ağır sözler söyleyerek incitirmiş. Hattâ bir defasında, münakaşa o raddeye gelmiş ki, Ebussuud Efendi, Sünbül Efendiye:

— Senin cenaze namazını papaza kıldırtacağım, demiş.

Sünbül Efendi de, amin diye dua ve istekte bulunmuş. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra, Sünbül Efendi, vefatına yakın bir zamanda, müridlerini toplayıp şöyle bir vasiyette bulunmuş:

— Evlâtlarım! Ben yolcuyum. Öteki âleme göçmek üzereyim. Vefatımdan sonra, musalla taşından kaldırıncaya kadar zinhar ağlamıyacak ve hiç kimseye haber vermiyeceksiniz. Cenazemi Fatih camiine götürüp, namazımı da orada kılacaksınız, demiş.

Sünbül Efendi buyurduğu gibi vefat etmiş, sessizce teçhiz ve tekfîn işi tamamlanıp Fatih Camiine götürülmüş. O gün Osmanlı hanedanından da, bir kadın cenaze bulunuyormuş ki, protokol icabı namazını da, Şeyhülislâm Ebussuud Efendinin kıldırması icap ediyormuş. Ebussuud Efendi, önce erkek cenazenin, yani Sünbül Efendinin namazını (bilmiyerek) kıldırmış, sonra da Sultan hanımınkini kıldırmış. Ağlama yasağı da kendilerinden o anda kalkan Sünbül Efendinin müridleri de ağlamaya başlayınca, Şeyhülislâm cenazenin kim olduğunu sormuş, ama dünya sanki başına yıkılmış. Tabutun üzerine kapanarak, ağlaya ağlaya Sünbül Efendiden af dilemiş. Büyük bir pişmanlık duymuş ki, hemen tarikat erbabı zatların eteğine sarılarak, inkâr ettiği hakikatlarin savunucusu haline gelmiş. Rivayete göre, müslüman cinnilere bile fetva verdiği için «Müftiyüssakaleyn» unvanını almış. (Rahmetullahi aleyhim)

* * *

pentar54
06.Haziran.2010, 15:30
"Bugün ölsem nereye giderim" diye her mü'minin muhasebe yapması gerekir. Hayatın akışına baktığımızda mü'minlerin böyle bir muhasebeye yanaşmadığını görüyoruz. Müslümanlar öyle acaibleşti ki, sormayın gitsin. Ne bu hâl, insan anlamakta güçlük çekiyor.
İnanmış insan Cehenneme girmemek için nasıl yaşaması gerekiyorsa öyle bir çizgi takip etmesi gerekir. Canını ve malını Cehenneme girmemek için kullanır. Olması gereken budur. Böyle olması gerekirken bugün bunun tam aksi oluyor. İnsanlar Cehennem'e girmek için canını ve malını veriyor. Para veriyor Cehennem'e girmek için.

Cennet bedava. Cehennem parayla ve ücreti de çok pahalı. Cennet'e girmek için bir tek kuruş ödenmiyor Nasıl mı?

* Namaz kaç para? Namaz kılmak için para ödemiyorsunuz.

* Abdest kaç para? Abdest aldığınız için sizden para isteyen yok.

* Şehadet kaç para? Şehadet getiriyorsunuz diye ücret ödemiyorsnuz.

* Namuslu yaşamak kaç para?

* Kur'an okumak kaç para?

* Terbiyeli olmak kaç para?

* Şerefli yaşamak kaç para?

* Günahtan korunmak kaç para?

Bu özelliklere sahip olmak için hiçbir ücret ödemiyorsunuz. Lâkin...

* Namussuzluk para? Para ödeyerek şunları yapabilirsiniz.

* Kumar para

* İçki para

* Zina para

* Şerefsizlik para

* Haramların hepsi para...

* Cehenneme giden bütün yollar parayla...

Birileri parayla Cehennemi kucaklıyor da, bedava Cennet'e gelmiyor. Cennet'e Cehennem'e inanan kişi hiç böyle hareket edebilir mi? Akıllı ve imanlı ise etmesi düşünülemez bile.

İslâm'ın şartları olduğu gibi Cehennem'e girmenin de şartları var. Cehennem'e girmenin şartlarına bakın:

Cehennem'e girmek için:

* İnkârcı olacaksın.

* Kur'ân-ı Kerîm'i beğenmeyeceksin.

* Dinin emirlerine karşı geleceksin.

* Allah'ın emirlerini yaşamaya değer görmeyeceksin.

* Bu asırda Kur'ân-ı Kerîm bizi idare edemez, diyeceksin.

* İçki, kumar, zina, hırsızlık, hortumculuk günah değil diyeceksin.

* Fâiz alıp-vereceksin.

* Rüşvet alıp-vereceksin.

* Yalan, dedi-kodu, gıybet, iftira, dalga, dubara ile sarmaş dolaş olacaksın.

* Haram-helâl tanımayacaksın.

* İnsanları aldatacaksın.

* Namaz, oruç, zekât gibi ibâdetlerin semtine bile uğramayacaksın.

* Yetim malını zimmetine geçireceksin.

* Eline geçen imkânları ve fırsatları har vurup harman savuracaksın; yani israf edeceksin.

* Kul hakkını zimmetine geçireceksin. Bu hakla ahirete göçeceksin.

* Konuştuğun zaman yalan söyliyeceksin. Vaad ettiğin zaman yerine getirmiyeceksin. Sana emanet edilene ihanet edeceksin.

* Karının, kızının, oğlunun derbeder yaşantısına göz yumacaksın.

* Menfaatin için mukaddesatını ve mukaddeslerini satacaksın.

* Kendin ve aile efradın için Müslümanca yaşanacak bir ortam oluşturmayacaksın.

* Neslin bozulmasına zemin hazırlayacaksın.

Bunların yapılmadığı bir istisna var mı? Ey Müslüman, senin durumun nedir? Tedkik ettin mi? ALINTI
_______________

pentar54
06.Haziran.2010, 15:31
Bir sohbet esnasında; Resûl-ü Ekrem Efendimiz, dört çizgi çizdi ve:

— Bunların ne olduğunu biliyor musunuz? diye Eshab-ı Kirama sordular. Eshap:

— Allah ve Resulü bilir, dediler. Hazreti Resul (s.a.s.) şöyle buyurdular:

— Fâtıma binti Muhammed, Hatice binti Kuveylit, Meryem binti Ümran, Asiye binti Muzahim (Firavun'un harisi - Hazreti Musa'yı büyüttü) bunlar cennet ehli arasında en faziletli hatunlardır. Diğer kadınların tamamının fazileti bir araya gelse, bu dört hatunun derecesine erişemez, buyurdular.

Hazreti Âişe Validemizin «Hangisi daha üstün ey Allah'ın Resulü» diye sorması üzerine de:

— Her birisi kendi devrinde en üstün, buyurdular... Allah onların şefaatına nail buyursun.

* * *

pentar54
06.Haziran.2010, 15:32
Şeyh Hammad (Ebu'l-Hayr Tınatî) Hazretlerinin bir eli ke****i. Bir gün müridlerinden biri küstahlık ederek ona elinin kesilmesine sebep olan şeyin ne olduğunu sordu. Şeyh Ebû'l-Hayr Tınati Hazretleri elinin kesilmesine sebep olan hâdiseyi şöyle anlattı:

— Gençliğimde bir günah işledim. Ondan dolayı elimi-kestiler, buyurunca ne zaman olduğunu sordular.

Hz. Şeyh de meseleyi başından anlatmaya başladı:

— Ben mağrip diyarında oturmakta idim. Sefere çıkmayı ve biraz gezmeyi arzuladım. Tınattan ayrılıp İskenderiye'ye geldim. Orada oniki sene kaldım, iskenderiye'den sonra Dimyat'a dökülen ırmak kenarına dağa kamıştan bir ev yapmıştım. O sıralarda Dimyat'a çok gelen - giden olurdu. İrmağın başına otururlar, yemeklerini yerler ve sofralarının artıklarını da kalenin dibine dökerlerdi. Ben kimseden habersiz, oradaki köpeklerle beraber dökülen ekmeklere üşüşür ve nasibimi alırdım. Yaz mevsiminde bütün azığım bu idi.

Kış olunca ise evimin etrafında çok saz yetişirdi. Ben sazların kökünün tazesini ve beyazını alarak yerdim, kurularını atardım. Kışın da azığım bu idi.

Birgün hatırıma:

— Ey Ebu'l-Hayr, sen kendini mütevekkil zannedersin. Halkın yapmadığını yapıyorum zannedersin ama otlaklarda otluyorsun, birşeyler bulup yiyorsun, diye geldi. Kendi kendime: «ilâhî bundan sonra yerden biten hiçbir şeye el sürmeyeceğim, onlardan hiçbir şey yemeyeceğim. Ancak bana kendi lâfzından gönderirsen onu yiyeceğim. Senin izzetin hakkı için buna söz veriyorum», dedim. Böylece 12 gün geçti, namazın farzını sünnetini ve nafileleri tamamen kılıyordum.

12 gün de sadece nafileleri terk ederek namaza devam ettim. Sonra sünneti terkettim. 12 gün sadece farz namazı kılmaya başladım. Sonra kıyamdan, daha sonra da oturarak da kılmaktan âciz kalarak farzları da eda edemez olmuştum. Sırrımla niyaz ederek: «Allahım bana farz kıldığın bir hizmetten sorguya çekmen ve kefil olduğun rızkımı da göndermen gerekir. Kefil olmakta devam ettiğin o rızkı bana fazlından ihsan eyle!...» diye yalvardım.

Ansızın önümde iki yuvarlak daire görüldü, içinde de birşey vardı. O iki yuvarlak kurs her gece bana gelir ben de içindekini yer, gıdamı temin ederim. (Şeyh yediği şeyin ne olduğunu söylemediği gibi yanındakiler de ne olduğunu sormadılar.)

Böylece bir müddet devam ettikten sonra bana gaza için sınır boyuna gitmem işaret edildi. Buralarını müslümanlar ellerinde bulunduruyorlardı. Ben sınır boyuna gittim. Bir köye vardım. Cuma günü idi.

Mescidin kapısında bir kaç kişi toplanmışlar sohbet ediyorlar, birisi anlatıyor öbürleri dinliyorlardı. Anlatan Zekeriyya Aleyhisselâmın ağaca saklandığını ve müşrikler tarafından testere ile kesildiğini anlatmakta idi. O'nun sabrından bahs ederken ben içimden şöyle geçirdim: «Eğer ben de olsaydım orada sabrederdim.»

Oradan ; ayrılıp sınır boylarından Antakya'ya geldiğimde dostlarım bana bir kılınç - kalkan verdiler. Sonra sınır boyuna müteveccihen oradan ayrıldım. Düşmandan korkarak duvar arkalarına sığınmaktan Allah'tan haya ettiğimden oralardaki meşeliğe geçtim. Gece deniz kenarına gelir, abdest alır, namaz kılardım. Gündüz olunca da yine o meşeliğe geçer düşmanın gelmesini beklerdim.

Birgün meşelikte gezerken yemişlerinin bazısı olgunlaşmış, bazısı henüz olgunlaşmamış bir meyve ağacı gördüm. Bu çok hoşuma gitmişti. Allah'a verdiğim sözden o anda gafildim.. Elimi uzatarak yemişlerden bir miktar topladım. Sonra birkaç tanesini yemeye başladım. Bir kısmı ağzımda bir kısmı da elimde olduğu halde yeminim aklıma geldi. Hemen elimde olanları serptim, ağzımdakileri tukurdum. Kendi kendime mihnet ve belâ vakti yaklaştı, dedim. Kılıcımı - kalkanımı ve mızrağımı bir kenara attım, bir ağacın dibine varıp elim şakağımda düşünmeye başladım. Hata işledim. Şimdi benim halım ne olacak diye düşünüyordum. Ben dalgın dalgın düşünmekte iken bir bölük atlı silâhlı kişi gelerek etrafımı sardı. Sonra beni yaka - paça deniz kenarına emir (Reislerinin) yanına götürdüler.

Daha evvel bazı köylüler de benim gibi yakalanarak sultanın huzuruna getirilmiş, bekletiliyorlarmış. Sultan bana:

— Sen kimsin? Necisin? dedi. Ben:

— Allahın kullarından bir kulum, deyince de orada bulunan esir köylülere tanıyıp tanımadıklarını sordu. Tanımadıklarını söylediler. Onlara:

— Bu sizin büyüğünüz, fakat siz onu mazur göstermek için tanımadığınızı söylüyorsunuz, kendinizi feda ediyorsunuz, dedi.

Biraz sonra da kararını verdi. O kalabalıktan birer birer ayırıp birer el, birer ayaklarını kestiler. Sıra bana gelince ;

— Elini uzat! dediler.

Uzattım ve bir vuruşta sağ elimi kestiler. Ayağını da uzat dediklerinde sırtüstü yatarak ayağımı uzattım ve:

— Ya Rabbi! Elim günah işlemişti, kestirdin, ayağımın ne suçu var!... diye içimden yalvardım.

O anda atlılardan biri atından atlayarak:

— Durun, kesmeyin, bu adam falan zattır!. Ne yapıyorsunuz, dünyayı başımıza mı yıkacaksınız. Ben bunu tanıyorum! diye bağırdı. Bunun üzerine reis atından inerek o kesilen eli öptü. Bana da:

— Biz hata ettik, bizi affet, diye yalvardı. Ben de:

— O suçlu bir eldi. Kestiniz, hakkımı helâl ettim, dedim.

Ondan sonra çok ağladım. Çünkü bir anlık dalgınlık yüzünden hem elimden olmuş hem de o her zaman nereye gitsem beni bulan yuvarlak kürsten mahrum olmuştum, işte bu elimin kesilmesi böyle bir hâdise sonucu olmuştur. Bu bir suçlu eldir ve cezasını çekmiştir. Allah ahirette çektirmesin...

* * *

pentar54
06.Haziran.2010, 15:33
ÇİĞDEM ÇİÇEĞİ VE ŞEHZADE

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, yeni ca¬mi içinde, abıhayat içince, ben kendimden geçince, bayırda "vak, vak"; "sultanım börek" diye bağıran bir dervişti, Lala, buna ermişti, Ben de bilmem ne işti, Ora¬dan girdik bu yola, geldik geniş bir avluya. Oturduk bir kenara, başladık masala.
Bir varmış, bir yokmuş, Bir padişah varmış. Bu padişa¬hın üç de oğlu varmış, O da insan değil mi? Padişah, bir gün hastalanmış, Yataklara düşmüş ve durumu gittikçe ağırlaşmış. Artık ömrünün sonuna geldiğini anlamış, Oğullarını yanına çağırtmış. Çocuklar, üzüntü içinde ba¬balarının yatağının etrafına toplanmışlar.
Padişah, güçlükle konuşarak:
- Ben öldükten sonra, büyük oğlum padişah olacak. Canı istediği zaman, avlanmaya çıksın.
Ama ormanda bir üç yol ağzına geldiğinde, soldaki yola sapsın, Ne sağdakine, ne de ortadakine sapmasın, demiş.
Padişah, iki gün sonra ölmüş. Çocuklar, üzüntü içinde ağlamışlar.
Babalarının vasiyetini yerine getirip, ağabeylerini tahta geçir¬mişler. Bir gün, padişahın canı sıkılmış, ava gitmeye karar vermiş. Atına binmiş ve ya¬nına baş vezirini de aiıp yola çıkmış, Gide gide üç yol ağzına gelmişler, Çocuk, babasının söylediklerini hatırlamış. Ama diğer yollara sa-parsa, ne olacağını da çok merak etmiş,
Yanındaki vezirine:
- Acaba, babam niçin soldaki yola sapmamızı tem¬bih etmişti? Öteki yollardan birine sapsak, ne olur ki? demiş,
Vezir:
-Sakın gitme! Elbet babanın bir bildiği vardır. Bakar¬sın başına bir kaza gelir, etme eyleme, diyerek onu bı¬rakmak istememiş. Ama padişah, laf dinlememiş ve onu orada bırakıp atını sağdaki yola sürmüş. Yol kenarında, çimenlerin arasında sarı bir çiğdem çiçeği görmüş. Çiğ¬demin böyle vakitsiz açtığını görünce, onu koparmak için atını çiğdeme doğru sürmüş, Ama çiğdeme bir tür¬lü yaklaşamamış. Çocuk, atını sürdükçe çiğdem uzak¬laşmış. Çiğdem önde, çocuk arkada, gide gide epey¬ce yol almışlar. Çocuk, başını kaldırınca bir mağaranın önüne geldiğini görmüş. Mağaranın önünde, dumanı tüten bir kazan sıcak pilav duruyormuş,
O sırada karnı acıkmış:
- Çiğdemi koparamadım, bari şu pilavdan birkaç lokma yiyeyim, diyerek atından inmiş. Tam pilavdan bir kaşık alacakken, mağaradan bir Arap çıkmış.
—Hey âdemoğlu! Selâmdan evvel, kelâm olmaz, Gel, seninle bir dövüşelim. Pilavı sonra yersin, demiş.
Çocuk da ne yapsın, Arap'la dövüşmeye başlamış. Bunlar, boğaz boğaza gelmişler. En sonunda Arap, ço¬cuğu yenmiş ve hançerini çıkarıp çocuğun başını kes¬miş. Atı da kişneyerek kaçmış.
Yol ağzında uzun zaman bekleyen vezir, bakmış ki çocuktan bir haber yok. Biraz daha bekleyip, saraya dönmüş. Olup bitenleri, kardeşlerine anlatmış. Ağabey¬lerini, günlerce beklemişler, Gelmediğini görüp, ortan¬ca kardeşin tahta geçmesine karar vermişler.
Aradan bir zaman geçtikten sonra, ortanca çocuk da ava çıkmak istemiş. Yanına vezirini alıp, yola koyulmuş. Gi¬de gide o üç yol ağzına varmışlar, Çocuk, babasının vasi¬yetini hatırlasa da:
- Gidip, bakayım ağabeyime ne oldu? diyerek, ağa¬beyinin gittiği yola atını sürmüş.
Onun da önüne bir çiğdem çiçeği çıkmış. O da çiğdemi koparma¬ya kalkıştıkça, çiğdem uzak-laşmış. Gide gide pilav kazanının başına gelmiş, O J da, ağabeyi gibi acıktığı için pilav kazanına yaklaşmış.
Tam o sırada Arap ortaya çıkıp:
- Hey âdemoğlu! Se¬lamdan önce, kelâm olmaz. Gel, seninle bir dövüşelim. Pilavı sonra yersin, demiş,
Arap, onu da yenmiş ve hançerle başını kesmiş, Onun atı da kişneyerek kaçmış ve diğer atın yanına gitmiş.
Vezir, üç yol ağzında çocuğu beklemiş, beklemiş, Bakmış ki ne gelen var, ne giden:
- Padişahın başına bir şey geldi galiba? demiş ve saraya dönmüş.
Hem büyük, hem de ortanca çocuk dönmeyince, bu sefer de küçük çocuğu tahta geçirmişler.
Küçük padişah, bir süre sonra ağabeyleri gibi yanı¬na vezirini alıp, yola çıkmış. Gide gide üç yol ağzına var¬mışlar. Çocuk, ağabeylerinin gittiği yola sapmak İstemiş,
Vezir:
- Ağabeylerinin ikisi de bu yola saptı ve geri dönme¬diler. Sen de gidersen, kim padişah olacak? demiş.
Ama genç padişah kararlıymış:
- Hem ağabeylerimi ararım, hem de bu yolda ne ol¬duğunu görürüm, demiş.
Gide gide epeyce yol almış. Demeye kalmaz, atla¬rın kişnemelerini duymuş. Çocuk, ağabeylerinin yakında olduklarını anlamış. O sırada, çiğdem çiçeğini görmüş ve çiğdemi koparmaya çalışmış. Çocuk yaklaştıkça, çiğdem kaçmış. Çocuk, çiğdemin peşinde gide gide en sonunda pilav kazanının yanına gelmiş.
Çok yorulup, karnı acıktığı için:
- Şu pilavla karnımı doyurayım, diyerek atından in¬miş ve kazanın başına gelmiş, Kaşığını, tam pilava dal¬dıracağı sırada mağaradan Arap çıkarak:
-Şehzadem, selâmdan evvel kelâm olmaz. Gel, se¬ninle yiğitçe bir dövüşelim. Ondan sonra pilavı ye, helâl olsun, demiş. Çocuk, Arap ile dövüşmeye başlamış.
Şehzadenin bildiği, tılsımlı bir dua varmış. Bu duayı oku¬yunca, Arap'ın elleri tutmaz, gücü kuvveti yetmez ol¬muş ve kılıç elinden düşmüş. Şehzade, Arap'ı tuttuğu gi¬bi yere yıkmış ve hançerini çekip öldürmüş, Bir de bak¬mış ki, çiğdem hâlâ orada duruyor. Eğilip çiğdemi ko¬partmış ve kavuğuna takmış. Atına atlayıp, ağabeyleri¬nin atlarını da alarak, vezirin yanına dönmüş. Vezire ba¬şından geçenleri anlatıp, ağabeylerini Arap'ın öldürdü¬ğünü söylemiş.
Padişah, saraya dönmâm dükten sonra, kavuğundan çiğdemi çıkarmış ve bir bardağın içine koymuş. Bardağı da su ile doldurup rafın üzerine koymuş. Sonra da yatıp, uyumuş.
Padişahın, bir âdeti var¬mış. Hizmetçiler, her gece yatağının başucuna lokum, şerbet, altın şamdan ve ayakucuna da gümüş şamdan koyarlarmış, Sonra da şamdanları yakarlarmış.
Padişah uyuduktan sonra, gece yarısı çiğdem bar¬daktan çıkmış, Silkinip, bir kız olmuş ki eşi benzeri hiçbir yerde görülmemiş. Öyle güzelmiş ki, bakmaya doyui-mazmış, Kız, padişahın lokumlarını yemiş, şerbetini içmiş, başucundaki altın şamdanı ayakucuna, ayakucundaki gümüş şamdanı da başucuna koymuş. Padişahı, iki yanağından öperek yine çiğdem olmuş.
Az sonra uyanan padişah, bir de bakmış ki lokumla¬rı yenmiş, şerbetleri içilmiş ve şamdanların yerleri değiş¬miş. Bu işi kimin yaptığını merak ederek, sabaha kadar düşünmüş. Sabah olunca da hizmetçileri çağırıp:
- Bu akşam, benim odama kim girdi? diye sormuş.
Hizmetçiler:
- Padişahım, kim girecek? Kimse girmedi! demişler. Padişah, inanmamış; bu işe bir türlü akıl erdirememiş. Ak¬şam, padişah yine yatıp uyumuş, Lokumlar, şerbetler ha¬zırlanmış ve şamdanlar yerlerine konup mumlar yakılmış. Hizmetçiler, işlerini bitirince odanın kapısını çekip çıkmışlar. Gece yarısı, padişah uyurken çiğdem yine canlanıp, bir kız olmuş. Padişahın yanına gelip lokumlarını yemiş, şerbe¬tini içmiş, şamdanların yerlerini değiştirmiş ve padişahı iki yanağından öptükten sonra yine çiğdem olmuş. Sabah uyanan padişah, lokumların yenmiş, şerbetin içilmiş, şam¬danların yer değiştirmiş olduğunu görünce öyle sinirlenmiş ki; yapmadığını, söylemediğini bırakmamış.
Neyse, uzatmayalım meseleyi, çatlatalım kestaneyi. Padişah, o akşam uyumadan beklemeye karar vermiş, O gece de bardaktan çıkan çiğdem, bir silkinişte kız olur. Padişahın lokumlarını yemiş, şerbeti içmiş, şamdan¬ların yerini değiştirmiş ve sonra da padişahın yanaklarını öpmek için eğiimiş. Padişah, gözlerini açıp kızı bileğin¬den yakalamış.
Padişaha:
- Yalvarırım, beni bırak, demiş. Padişah, ömründe hiç bu kadar güzel bir kız görmemiş, Onu görür görmez, aşık olmuş, Kızı, kaybetmek istemediği için, hemen bar¬dağın içindeki çiğdemi parçalamış, Böylece tılsımı bo¬zulan kız, bir daha çiğdem olamamış ve padişahın ya¬nında kalmış.
Padişah ve çiğdem kız, birbirlerini öyle çok sevmiş¬ler, birbirlerine öyle bir âşk ile bağlanmışlar ki, iki dünya bir araya gelse de ayrılmamaya karar vermişler. Kırk gün kırk gece düğün yapıp, muratlarına ermişler.
Düğüne giden bir adama, bir tabak helva ve bir ta¬bak da kemik vermişler. Helvayı dişinin kovuğuna kıstır¬mış, kemiği heybesine koymuş, Heybesi kâğıttan, eşeği¬nin ayakları mumdanmış. Giderken bir yangına rastla¬mış. Eşeğin ayakları erimiş, heybedeki kemikleri köpekler yemiş. Adam, dişinin kovuğundaki helvanın tadıyla ye¬tinmiş.

pentar54
06.Haziran.2010, 15:34
CİĞERİ KAPAN ÇAYLAK

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur sa¬man içinde, develer tellal, pireler berber iken, Biz pata¬tes çocukları, lahana tarlasında soğan kardeşlerle kav¬ga eder iken, domates, patlıcan, biber bizi ayırmış.
Turp lafa karışmıştı ki, işte o sırada bir kadın kızına bir¬kaç kuruş verip:
- Git bana çarşıdan bir ciğer al. Sonra da gölde yı¬kayıp, bana getir, demiş,
Kız, gidip ciğeri almış. Gölün kenarına gelip, yıkamış. ram o sırada bir çaylak, ciğeri kaptığı gibi kaçmış. Kız, çaylağın arkasından:
- Çaylak! Ciğerimi geri ver! Yoksa annem beni do¬zer! diye bağırmış,
Çaylak da:
- Bana arpa getirirsen, ben de sana ciğerini veririm, demiş.
Kız, hemen tarlaya koşmuş:
- Tarla, bana arpa ver. Arpayı çaylağa vereyim. Çaylak, bana ciğerimi versin de anama götüreyim, demiş.
Tarla:
- Allah'a dua et de biraz yağmur versin. Ben de sa¬cı arpa vereyim, demiş.
Kız, diz çöküp:
- Allah'ım bana yağmur ver, ben tarlaya vereyim. ırla bana arpa versin, ben de çayiağa götüreyim. aylak ciğerimi geri versin, Ben de anama götüreyim, ye dua etmiş.
Oradan gecen birisi, kızın yanına yaklaşıp ona: -Tutsüsüz dua olmaz, Aktardan tütsü alıp yak da öyle dua et, demiş. Kız, aktara gidip:
- Aktar, bana tütsü ver. Tanrı'ya dua etmek için, ya¬kayım. Tanrı bana yağmur versin, ben tarlaya dökeyim. Tarla bana arpa versin, ben çaylağa serpeyim, Çaylak bana ciğerimi versin, ben anama götüreyim, demiş.
Aktar:
- Sen bana bir kundura getir, ben de sana tütsü ve¬reyim, demiş.
Kız, kunduracıya gitmiş:
- Kunduracı, bana kundura ver, aktara vereyim, Ak¬tar, bana tütsü versin, ben Tanrı'ya dua etmek için ya¬kayım, Tanrı bana yağmur versin, ben tarlaya dökeyim, Tarla bana arpa versin, ben çaylağa serpeyim. Çaylak bana ciğerimi versin, ben anama götüreyim, diyerek kunduracıdan kundura istemiş.
Kunduracı da:
- Sen bana öküz derisi getir, ben de sana kundura vereyim, diyerek onu göndermiş.
Kız, kalkıp bir dericiye gitmiş:
- Derici, bana deri ver, ben kunduracıya vereyim. Kunduracı bana kundura versin, ben aktara vereyim. Aktar, bana tütsü versin, ben Tanrı'ya dua etmek için ya¬kayım. Tanrı bana yağmur versin, ben tarlaya dökeyim.
Tarla bana arpa versin, ben çaylağa serpeyim. Çaylak bana ciğerimi versin, ben anama götüreyim, diyerek dericiden deri istemiş.
Derici:
- Sen bana öküz postu getir, ben de sana deri vereyim, demiş.
Kız, bir öküze gidip:
- Öküz, bana post l|ver, ben dericiye vereyim. Derici, bana deri versin, ben kundura¬cıya vereyim. Kunduracı bana kun¬dura versin, ben aktara vereyim. Aktar, bana tütsü versin, ben Tann'ya dua etmek için yakayım, Tanrı bana yağmur versin, ben tarlaya dökeyim. Tarla bana arpa versin, ben paylağa vereyim. Çaylak bana ciğerimi versin, anama götüreyim, diyerek öküzden post istemiş.
Öküz:
- Sen bana saman getir, ben de sana post vereyim, demiş.
Kız, doğruca öküzün sahibine gidip:
- Sen bana saman ver, ben öküze vereyim. Öküz bana post versin, ben dericiye vereyim, Derici bana deri ver¬in, ben kunduracıya vereyim, Kunduracı bana kundura versin, ben aktara vereyim. Aktar, bana tütsü versin, ben Tanrı'ya yakayım. Tanrı bana yağmur versin, ben tarlaya dökeyim. Tarla bana arpa versin, ben çaylağa serpeyim, Çaylak bana ciğerimi versin, ben anama götüreyim, di¬yerek öküzün sahibinden saman istemiş,
Öküzün sahibi:
- Sen bana bir öpücük ver, ben de sana saman ve¬reyim, demiş.
Kız:
- Aman, bîr öpücük vereyim de şu gürültüden kurtu¬layım! demiş ve öküzün sahibine bir öpücük verip bir çu¬val saman almış. Samanı öküze verip, postu almış. Pos¬tu dericiye verip, deri almış. Deriyi kunduracıya verip, kundura almış. Kundurayı aktara verip, tütsü almış. Tüt¬süyü yakıp, Tanrı'ya dua etmiş. Yağmur yağıp, tarlaya dökülmüş. Tarlada arpa yetişmiş, kız, arpayı alıp çayla-ğa serpmiş. Ciğeri alıp, anasına götürmüş. Anası da ci¬ğeri pişirip bir güzel yemiş.
Kırk oktan, kırk saptan, yakası karpuz kabuğundan; düğmesi turptan, atlar yarışmış, taylara karışmış,
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine,

pentar54
06.Haziran.2010, 15:36
Halife Hazreti Ömer (r.a.) Eshab-ı Kiram'dan bir zatı vali tâyin etmek üzere huzuruna çağırmıştı. Hazreti Ömer'in torunlarından biri çıkageldi. Hazreti Ömer torununu kucakladı, öptü ve onun gönlünü hoş etti. Orada bulunan zat Hazreti Ömer'e (r.a.):

— Ya Ömer! Sen çocukları sever misin? Halbuki ben, on tane torunum olduğu halde hiç birisini bu zamana kadar kucağıma almadım ve öpmedim, dedi.

Hazreti Ömer ona:

— Allah senden merhameti kaldırmışsa ben ne yapayım? dedikten sonra «Kendi çocuğunu ve torununu sevmeyen, halkı hiç sevemez» diyerek vali tâyin etmekten vazgeçti.

* * *

pentar54
06.Haziran.2010, 15:37
Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri, bir gün bir camide iken, bir genç gelip:

— Allah rızası için bana yardım edin. Ben yardıma muhtaç bir kimseyim, der.

Cüneyd-i Bağdadî hazretleri bakar ki genç sapa - sağlam bir insan, bu genç bu haliyle dilencilik yapmaya utanmaz mı ? Niye çalışıp kazanmaz da dilencilikle kendini küçük duruma düşürür,, diye düşünür.

O gece Cüneyd-i Bağdadî hazretleri bir rüya görür... Rüyasında; camide gördüğü gencin vücûdu bir kebap yapılıp bir tepsiye konmuş, önüne getirilir. Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine :

— Bunu yiyeceksin, derler. Hazret, «o insan etidir, yenir mi?» diye karşılık verdiğinde :

— Ya dün camide nasıl yiyordun... Yine öyle yiyeceksin!., derler. Daha sonrasını Cüneyd-i Bağdadî hazretleri şöyle anlatıyor:

— Meğer gıybet etmişim! Hemen korku ile uyandım. Abdest alıp iki rek'at namaz kıldım... Tevbe istiğfar ettim... Sabah olunca, hakkkında konuştuğum genci aramak için dışarı çıktım... Aradım, aradım, nihayet genci, Dicle nehri kıyılarında buldum ki, önüne tere koymuş, onları yiyor.

Genç benim geldiğimi görünce, başını kaldırarak:

— Ey Cüneyd! Camide benim hakkımda kötü düşündüğün için, tevbe edip pişmanlık duydun mu? diye sordu... Ben:

— Evet! dedim... Hakkında konuştuğum genç, bana:

— O halde üzülme git! dedi ve şu Âyeti Kerimeyi okuyarak kayboldu: «Ve O Zattır ki kullarının tövbelerini kabul eder, günahlarını afv eder ve ne yaptıklarını bilir.»

* * *

pentar54
07.Haziran.2010, 12:44
SÜLEYMAN SARGIN

Kerem; iyilikseverlik ve ikram etme hasleti demektir. Araplarda kerem, çok mergup bir sıfattır. Misafire gösterilen cömertçe ikram, onların birer övünç vesilesiydi ki, bu hususta kabile ve oymaklar âdeta birbirleriyle yarışırlardı.

İşte, cömertlik ve keremin böyle revaçta olduğu bir zamanda, onlar arasında kerimlerden kerim bir Zât zuhur etti. O'nun keremini görünce herkesin dili tutuldu. Bu kerim Zât, yaptığını sadece Allah için yapıyor, birisine dünyayı bağışlasa ondan tek kelime dahi bahsetmiyordu. O bir mir'ât-ı mücellâ idi ki, Cenâb-ı Hakk'ın "Kerîm" ismi O'nda tecellî ile kendini gösteriyordu. O, her mevzuda olduğu gibi bu mevzuda da Cenâb-ı Hakk'ın en zirvede bir halifesiydi.. ve yeryüzünde O'ndan daha kerim bir ikinci insan gösterilemezdi.

O, insanların en güzeliydi.. ve Hz. Enes'in sözüyle: "O insanların en cömertiydi." Sûret ve cemal yönüyle "ahsenü'n-nâs" (insanların en güzeli) olan Allah Resûlü, kalb ve iradesiyle "ecvedü'n-nâs" (insanların en cömerdi) idi.

İbn Abbas'ın ifadesiyle, bilhassa Ramazan ayında O, önüne kattığı her şeyi sürükleyip götüren bir rüzgâr gibi cömert kesilirdi. Yani elinde-avucunda kalan en son şeyleri de dağıtıverirdi. Bu, bir ruh ve irade meselesiydi. O, kendi için yaşamaz, hep başkaları için yaşardı. Sürekli başkalarının mutluluğunu düşünmekten ömrü boyu kendini düşünmeye fırsat bulamamıştı. Zaten insanları mesut görmek kadar O'nu mesut edecek bir başka zevk de yoktu. Diğergâmlığında en son sırayı da kendi hanesi, kendi yakınları teşkil ediyordu. Yani O, evvelâ kendisine uzak olanlardan başlayıp ilgisini-alâkasını bezlediyor, en sonunda sıra kendi yakınlarına geliyordu. Ganimet mi taksim edilecek, Bedir ve Uhud'da bulunup şehit düşenlerin ailelerine öncelik tanıyordu. Ve sık sık kendi hanesindekilere, "Ben onlara vermeden size hiçbir şey veremem." diyordu.

Evet, Nebiler Sultanı'nın cömertlikte de benzeri yoktu; zaten bizzat kendisi de şöyle buyuruyordu:

"Cömert; Allah'a, cennete ve insanlara yakın, cehenneme uzaktır. Cimri ise; Allah'a, cennete ve insanlara uzak, cehenneme yakındır."

Kitaplar, Tûbâ ağacını, kökü yukarıda, dalları aşağıda olarak resmederler. Hakikaten Tûbâ ağacı öyle midir, bilemiyorum, fakat Allah Resûlü, cennetten, bizim üzerimize sarkan işte böyle bir "sehâ (cömertlik)" ağacıdır ve bundan da zerre kadar şüphemiz yoktur. O ağaca sığınan, o ağacın dallarına tutunan, bir üveyik olur ve cennete uçar.

(Kaynak:Sonsuz Nur)

pentar54
07.Haziran.2010, 12:46
O (Resulullah),kendi için yaşamaz,hep başkaları için yaşardı.Sürekli başkalarının mutluluğunu düşünmekten ömrü boyu kendini düşünmeye fırsat bulamamıştı.Zaten insanları mesut görmek kadar O'nu mesut edecek bir başka zevk de yoktu.

bu da devamı

pentar54
07.Haziran.2010, 12:47
25 yıl önce ağır bir felç geçiren Ayten Salihi, kendine geldiği günden beri sadece 'Allah Allah' diyerek konuşuyor. Kızgınlığını, üzüntüsünü, sevincini, hayretini, her türlü isteğini, meramını, derdini Cenab-ı Allah'ın lafzı celaliyle anlatan Ayten Hanım'ın hayat arkadaşı İhsan Kasım Salihi, eşinin kendisi ve çocukları için 'Allah'ın bir lütfu' olduğunu söylüyor.

Öğrencilerine güzel konuşmayı öğretme gayesine hayatını adamışken, bir gün dilinin tutuluvermesi ne çetin imtihandır bir öğretmen için. Aylarca hasta yatağında suskun kaldıktan sonra dünya kelamı adına bütün kelimelerin dilinden silinmesine ve sadece Rabb'inin adını 'Allah Allah' diyerek tekrar edebilmesine ne demeli peki? İhsan Kasım Salihi, buna 'Allah'ın lütfu' diyor. Eşini, kendisine ve çocuklarına bağışladığı için Yaradan'ına şükürler ediyor. Arapça öğretmeni Ayten Hanım ise tatlı tatlı gülümseyerek 'Allah Allah' diyor her zamanki gibi. Salihi ailesinin Kuzey Irak'ın Kerkük şehrinde başlayan hikâyesi tüm zorluklara rağmen şükür hali üzere Çengelköy'de devam ediyor.

5 çocuk annesi Ayten Hanım, 1984'te bir sabah evinin mutfağında felç geçirir. Aldığı nefesten başka hayat emaresi yoktur. Bağdat'ta bir hastanede üç ay hiç hareketsiz yatar. Herkesi gördüğü halde tepkisizdir. Ziyaretine gelen küçük oğlu Hamit'i gördüğünde sadece bir 'ahh' sesi çıkar ağzından. Bu görüş ve sesleniş iyileşme sürecinin başlangıcı olur. Yavaş yavaş çevresini tanımaya başlar. Hastaneden eve çıkarılır. Zamanla hafızası tamamen döner, ancak dilinde yalnız 'Allah Allah' nidası kalmıştır. Sağ el ve ayağı halen az çalışsa da, fizik tedavi terapileriyle ayağa kalkıp kendi işini görebilecek kadar sağlığına kavuşur. Kendine geldikten sonra bir gün bile namazını bırakmayan, Kur'an'ı, Cevşen'i elinden düşürmeyen Ayten Hanım, evinde misafir bile ağırlıyor.

İhsan Kasım Salihi, Ayten Hanım'ın hiçbir zaman hayatından şikâyet etmediğini, her zaman güler yüzünü koruduğunu söylüyor. Eşinin durumuna bakışını şöyle anlatıyor: "Bu, Allah'ın bize bir hediyesi. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Hastalar Risalesi'nde diyor ki 'Evliyalar velayete ulaşmak için nefislerini öldürüyor. Felçliler, yarı bedenleri gittiği için zaten yarı evliya olmuşlardır.' Ben de eşimde o haleti görüyorum. O yüzden bereket kaynağı ve hediye olarak görüyorum. İman olmasa insan hayatta buna dayanamaz. Onun bereketini dünyada gördüm, ahirette de göreceğim. Ne kendisi, ne ben, ne evlatlarımız bir kere bile 'ah niye öyle oldu' demedik. Allah Teala bir kapıyı kapatırsa yüz kapıyı açar. Hastalık bizim için öyle oldu. Bunun karşılığında aile içinde saygı ve yardım verdi. 4 gelinimiz annesi gibi sever, yardım eder. Komşular da, misafirlerimiz de çok iyidir."

Salihi ailesi, 1992'de Türkiye'ye yerleşmiş. Zaman içinde çocukları evlenmiş, gelinleri, damatları, torunları olmuş. Çocuklarının üçü Kerkük'te, ikisi İstanbul'da yaşıyor. Irak'ta iken birçok kez hacca gitmişler. İhsan Kasım Bey, hasta halinde bile birer kere umre ve hacca götürmüş eşini. Şimdilerde ise sık sık araba ile İstanbul'da gezdiriyor.

Hayat arkadaşliği bu dünyadan ıbaret değıl kı!

İhsan Kasım Bey 1935, Ayten Hanım 1936 doğumlu. 1960'ta evlenmişler. Ayten Hanım rahatsızlandığında çocuklar küçük olduğu için arkadaş çevresinden İhsan Kasım Bey'e ikinci bir evlilik yapması tavsiye edilmiş. O ise bu öneriyi 'Böyle bir şeyi hayalimden bile geçiremiyorum' diyerek reddetmiş. Salihi, eşine sevgisini ve evliliğe bakışını şöyle anlatıyor: "Arkadaşlarımın evlilik sözü bıçak gibi deldi bağrımı. Çok ağır geldi bana. Çünkü eşim hasta olana kadar 24 sene bana hizmet etti. 24 sene de ben ona hizmet etsem ancak bir karşılığı olmaz. Hayat arkadaşlığı bu hayat bitince bitmiyor. Bir gün kavga ettiğimizi hatırlamıyorum. Sağlıklı iken de hep balayı gibi bir hayatımız oldu. Şimdiye kadar birbirimize hiç 'hayır' demedik. 49 senedir cennet hayatı yaşıyoruz."

Sadece 'Allah Allah' diyerek sohbet de ediliyor

Ayten Hanım'ın eşi İhsan Kasım Salihi, "Eşim 'Allah Allah' dediği zaman ne demek istediğini anlıyorum. Çok sıkıntıda kaldığı zaman eliyle yazıyor. Çocuklar, gelinler, komşular herkes anlar onu. Allah Allah diyor ya vurguları, ifade şekli hep farklıdır. Ses tonundan soru mu soruyor, kızmış mı belli oluyor." diyor.

pentar54
07.Haziran.2010, 12:48
Bediüzzaman Hazretleri İhlâs Risalesi'nde şirketleşmenin önemini anlattıktan sonra hayır hizmetlerinde ise bunun çok daha ehemmiyetli olduğunu söylüyor ve bu hususta şu misalleri veriyor:

"Bu ortaklık düsturu uhrevî amellere girse, zararsız, büyük menfaate vesiledir. Çünkü bütün emvâl (ve kazançlar) o ortaklığa dâhil olan her bir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünkü, nasıl ki, dört beş adamdan –iştirak niyetiyle– biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Her biri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin her birinin bir duvarda büyük bir aynası varsa, her birinin noksansız, parçalanmadan birer lâmba, oda ile beraber aynasına girer. Aynen öyle de, uhrevî emvâlde ihlâs sırrı ile iştirak ve kardeşlik sırrı ile tesa'nüd ve ittihad sırrı ile teşrik-i mesâî, o amellerin ortaklığından hâsıl olan umum yekûn ve umum nur, her birinin amel defterine tastamam gireceği ehl-i hakikat arasında müşâhede edilmiştir ve vâkidir ve rahmetin genişliğinin ve İlâhî keremin gereğidir. (...) Ehl-i sanat, sanatın neticesini ziyâde kazanmak için sanat (iş, üretim) ortaklığı cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hatta dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın her gün de yalnız 3(üç) iğne, o ferdî sanatın meyvesi olmuş. Sonra teşrik-i mesâî (çalışma ve işbirliği) düsturu ile on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir ve benzeri şekilde... herbirisi iğne yapmak sanatında yalnız cüz'î bir işle meşgul olup, meşgul olduğu hizmet basit olduğundan vakit zayi olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet süratle işini görmüş. Sonra o teşrik-i mesâî ve iş bölümü düsturu ile olan san'atın meyve ve neticesini taksim etmişler. Her birisine, bir günde,
3(üç) iğneye bedel 300(üç yüz)iğne düştüğünü görmüşler. Bu hâdise, ehl-i dünyanın sanatkârları arasında, onları teşrik-i mesâiye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.

İşte, ey kardeşlerim! Madem dünyevî işlerde, kesif maddelerde böyle ittihad, ittifak ile neticeler, böyle büyük yekûn faydalar verir. Acaba, uhrevî, nûrânî ve bölünüp parçalanmaya muhtaç olmayarak ve fazl-ı İlâhî ile her birisinin aynasına umum nur inikas edip yansımak ve her biri umumun kazandığı misil sevaba mâlik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz. Bu büyük kâr, rekabetle ve ihlâssızlık ile kaçırılmaz!" (Yirmi Birinci Lem'a, İhlâs Risalesi)

Bir grup arkadaş bu meseleyi müzâkere ederken İngiltere'de bulunan arkadaşımız Dr. Seyfullah, cebinden 20 Pounds(Sterlin) çıkarıp üzerindeki Adam Smith'in (1725-1790) resmini ve hemen öndeki sanayii simgeleyen bir fabrika içinde çalışan insanların tasvirinin altındaki "Dikiş iğnesinin fabrikasyon üretimindeki iş bölümü ve bunun neticesinde imalattaki büyük artış" yazısını gösterdi. Böylece Üstad Bediüzzaman'ın anlattığı dikiş iğnesi meselesinin Avrupa'da seri üretimdeki müthiş hızın ve büyük maddi kazancın temelindeki dinamiği anlatmış oldu.
Bu mesele, maddi ortaklıklardaki işbölümünü anlatmakla birlikte aslında yapılacak hayırlı işlerde ve hizmetlerde de ne kadar mühim olduğunu gözler önüne seriyor. Zaten İslamiyette, tek başınıza kıldığınız namazla, câmide cemaatle kıldığınız namaz arasındaki muazzam sevap farkı da her şeyi net olarak ortaya koyuyor. Evet 27 kat daha fazla sevabı, cemaat ile kılınan namaz kazandırıyor.

İnsan, tek başına yaptığı ibadet ve hayırlarla ne kadar sevap kazanabilir? Halbuki şirket-i maneviyede bir hayrın sadece bir ucundan gücün nisbetinde tutmakla koskocaman bir hayrı, tek başına yapmış gibi çok büyük bir ahiret serveti sevap kazanmış olacaksınız. Ayrıca bu çeşit sevapların koruma altında olduğunu da unutmayalım.

pentar54
07.Haziran.2010, 12:49
:hyr::puha:Dini ve inancı dışlayarak yaşanan hadiseleri açıklamaya çalışmak, ne yazık ki günümüzde ‘moda’ olmuş durumda. Herhangi bir sıkıntı ve problem karşısında, temelini din ve inançtan alan bir çözüm ve çare sunulduğunda, kimileri bu tavrı garip karşılar. En hafif itiraz, “İlim ve fennin hükmettiği bu çağda bu anlayış olur mu?” şeklinde seslendirilir.

Bu anlayışı seslendirenlerin temel yanılgısı, ‘ilim ve fen’ ile ‘İslâm dini ve inancı’nın çatıştığının peşin hükmü ve ön kabulüdür. Oysa İslâm inancı hiçbir şekilde ilim ve fenle çatışmaz, kavga etmez. Aksine İslâm inancı, ilim ve fenne ya da bu mesleklerle meşgul olanlara sadece yol gösterir, gerçekleri görmesi gerektiğini hatırlatır.

İnançlı insanlar her imkân ve fırsatta ‘duâ’ eder. Çünkü insan, “Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” (Furkân Sûresi;25-77) hitabına muhatap olmuştur. Yaratıcıya duâ etmek, inançlarımız çerçevesinde tavsiye edilen bir haldir.
Duânın maddî ve manevî sıkıntılara ‘çare’ olduğu artık ‘ilmen ve tıbben’ de kabul ediliyor. Son araştırmalar “duâ edenin ömrünün uzun olduğunu” ortaya koymuş. Şimdi bu tesbiti bir ‘müftü’ yapmış olsa pek çok ‘aydın’dan itiraz gelebilirdi. Ama aynı tesbit ünlü Amerikan “Time” dergisinde yer alınca ‘kartel medyası’nda da ‘manşet üstü haber’ olabiliyor.

Benzerlerine son yıllarda çokça rastladığımız haber şöyle: “Time Dergisi, 6 bin araştırmaya dayanarak duâ ve ibadetin ömrü uzattığı sonucuna vardı. (...) Dinin son dönemde insan hayatında öneminin yeniden artmaya başlamasıyla birlikte 2000 yılından bu yana bu konuda tam 6 bin yeni araştırma yayınlandı. Bu araştırmaları değerlendiren Time dergisi de bilim dünyasının yavaş yavaş duânın gücü konusunda ikna olmaya başladığını yazdı. Pittsburg Üniversitesi Tıp Merkezi tarafından yapılan araştırmaya göre düzenli olarak ibadethaneleri ziyaret edenlerde ömrün 2-3 yıl uzadığı tesbit edildi. Aynı etkinin düzenli duâ ve ibadet edenlerde de görüldüğü belirtildi. Uzmanlar, ‘Uzun hayat ile dinî bir gruba katılmanın birbiriyle ilişkili olduğunu’ açıkladı.

“Bilim adamları duâ edilen kişinin sağlığının bu durumdan nasıl etkilendiğini de inceledi. Buna göre duâ edilen kişi, eğer bir başkasının kendisi için duâ ettiğini bilirse tedavisi hızlanıyor. Ancak birilerinin kendisi için duâ ettiğinden habersiz olan kişilerde bu etki görülmüyor.” (Vatan, 14 Şubat 2009)

Bunca yıldır İslâm âlimlerinin insanlığı duâya teşvik etmesine anlam veremeyen, ‘duâ’ etmeyi ‘çağ dışı’ bulanlar her halde bundan sonra daha insaflı olurlar. Duâ etmeyi, Kur’ân okumayı ‘üfürükçülük’ olarak görüp, milletin inançlarıyla alay edenler de bu haberlerden ders ve ibret almalıdır.

Araştırmalardan ortaya çıkan ve hemen herkesin bildiği bir hadise daha var: “Uzun yaşam(ak) ile dinî bir gruba katılmanın birbiriyle ilişkili olduğu” gerçeği... Bu tesbitin ‘Türkçe’si şöyle olmalıdır: “Namazını (cemaatle) kıl, duâ et, haftalık ‘dersler’ini aksatma.”
Muhtemelen önümüzdeki yıllarda bu tavsiyeler ‘uzman doktor’ların reçetelerinde yer alacak. Başka türlü insanlığın huzura ve sükûna kavuşması mümkün değil.

Şükrolsun ki, bu günleri de gördük...

pentar54
07.Haziran.2010, 12:50
Londra'daki camii'ye yeni bir imam gönderilmiş. Adam şehire gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı şöföre rastlıyormuş.

Bir gün, bilet alırken şöför yanlışlıkla 20 cent(kuruş) fazla vermiş. İmam yanlışlığı oturunca, parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine düşünüyormus "20 centi(kuruşu) geri versem mi şöföre?"... ama içinden bir ses diyormuş ki "çok gülünç bir para, ve şöförün umrunda değil. Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten... sadece 20 centi(kuruş) onlara zarara sokmaz." Ve bu parayı saklayabilir ve bana Allahtan gelen bir hediye gibi düşünebilirim...

İnecegi durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce şöförün yanına gitmiş, 20 centi(kuruşu) geri vermiş ve demiş ki : "paranın üstünü fazla verdiniz."

Şöför gülümsemiş ve demiş ki : "Siz cami'nin yeni imamısınız değil mi? Aslında uzun zamandır sizi caminizde ziyaret etmek istiyordum, islamı öğrenmek için, ve bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi gömek istedim."

İnerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış, gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne ellerini açarak bakmış ve demiş ki:
"Allahım az daha dinimi,İslamı 20 kuruşa satıyordum!. .."

pentar54
07.Haziran.2010, 12:51
Üniversitede bir öğretim görevlisi, öğrencilerine, yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken, onlara, "yatağa mahkûm birisine ait" izlenimlerini de aktarır: "Ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Sadece adı söylendiğinde tepki veriyor. Son 6 aydır yanındayım fakat görünüşü için hiçbir çaba sarf etmiyor; bakım yaparken de yardımcı olmuyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok; yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor, uykusu düzensiz; gece yarısı uyanıp, çığlıklarla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu; gülüyor. Fakat bazen hiçbir sebeb yokken sinirleniyor; biri onu yatıştırana kadar feryat figan bağırıyor."

Bu konuşmayı yaptıktan sonra, öğretim görevlisi, öğrencilere böyle birinin bakımını üstlenip üstlenmeyeceklerini sordu. Hepsi, bu şekilde bir sorumluluk altına giremeyeceklerini anlattılar. Öğretim görevlisi "Oysa ben bunu büyük bir zevkle yapıyorum" dedi. Öğrenciler şaşırdı. Daha sonra, bahsedilen ""yatağa mahkûm ve huysuz hastanın", fotoğrafı elden ele dolaşmaya başladı. Meğer öğretim görevlisi 6 aylık kızından söz ediyormuş. Bunu yapmasının sebebi de, peşin hükümlerin insan düşüncesini nasıl yönlendirdiğini göstermekmiş.

Sonuç:

Hayatta yaşadığımız birçok şey, bize, peşin hükümlerimiz,önyargılarımız ve bakış açılarımız yüzünden dayanılmaz, katlanılamaz gibi gözükebilir. "Önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan zordur" ama elimizden geleni yapalım ve peşin hükümlerin esiri olmayalım

pentar54
07.Haziran.2010, 12:53
Hazreti Ömer radıyallahu anh zamanında, İran'a harp ilân edilmişti, İran Hükümdarı Yezdecerd, Çin Hükümdarından yardım istedi. Çin Hükümdarı, İran'dan gelen elçilere savaşacakları düşmanın vasıflarından sual etti. Elçiler de, bildikleri kadarıyla müslümanların vasıflarından anlattılar! «İçki içmezler, kumar oynamazlar, yalan söylemezler, birbirlerine yardımlarını hiç esirgemezler, zina etmezler, birbirlerinin namuslarına saygılıdırlar» dediler. Çin Hükümdarı uzun uzadıya sorduklarına müsbet cevaplar alınca, eline kalemini alarak İran Hükümdarına şöyle bir mektup yazmıştı:

— «Azizim Yezdecerd! Sana bir ucu Merv'de bir ucu da Çin'de olan muazzam ordular gönderebilirdim. Fakat karşındaki düşmanın vasıflarını öğrendikten sonra, bundan vazgeçtim. Düşmanların olan müslümanlar, bu ahlâk kaideleri üzere bulundukları müddetçe, dağları bile yerinden oynatmak isteseler yine de oynatırlar. Sen bunlarla dost geçinmeye bak. Ben dahi bunlardan korkmaya başladım.»

* * *

pentar54
07.Haziran.2010, 12:54
Hasırcızâde Mehmet ağa, bir gün Fuat Paşa'inn yanında iken Paşanın pırlanta yüzüğüne dikkatle bakmağa başlamış. Fuat Paşa sormuş

— Yüzücüme mi bakıyorsun?

— Evet Paşam... Taşını merak ettim. Elmastır Güzel. Fakat faydası nedir?

— Hiç..

— Peki, ne gelir getirir?

— Hiç.

— Yazık. Benim de babadan kalma bir çift taşım var; bana senede elli altın getirir.

— Amma yaptın-ha... Ne taşı bu?

— Değirmen taşı!

* * *

pentar54
07.Haziran.2010, 12:55
Meşhur salavat kitabı Delail-i Hâyrat'ın yazarı Süleyman el Cezûlî Hazretleri bir gün bir sahrada namaz kılmak istemişti. O muhitte herhangi bir akar su olmadığından abdest almak için su bulamadı. En sonunda bir kuyu görüp başına vardı. Fakat kuyudan su çekecek ne bir kovası ne de ipi vardı. Kuyunun başında beklerken orada evinin önünde kendisine bakmakta olan bir kız görüp ondan bir kova ile ip istedi.

Kız:

— Bütün insanlar sizin ilminizden istifade eder, bir müşkili olduğu zaman hallini sizden beklerken, siz bir kuyudan suyu çıkaramıyor musunuz? dedi.

İmam-ı Cezûli kıza:

— Kuyudan ipsiz, kovasız su çıkarılır mı, bu nasıl olur? deyince, kız kuyunun başına gelip kendi kendine bir şeyler söylemeye başladı. Fakat hikmeti ilâhî ki o andan itibaren kuyunun suyu da yükseliyordu, öyle oldu ki kuyunun suyu ağzından-taşmaya başladı.

İmam-ı Cezûli, rahat rahat abdestini aldıktan sonra:

— Kızım söyle Allah aşkına, bu kerameti sen ne ile elde ettin? diye sormaktan kendini alamadı. Kız bol bol salavatı şerife getirdiğini, başka da bir şey yapmadığını sadece ibadetini noksansız yerine getirdiğini söyledi.

İmam-ı Cezûli Hazretleri kızın bu kerametine şahid olunca daha çok salavat getirmeye başladı. Akşam sabah salavat getiriyordu. Bir gece yatarken uykudan uyanıp hangi salavatı okuyayım diye düşünürken, bir de baktı ki, hanımı en güzel elbiselerini giydi, güzel kokular süründü, bütün hazırlığını yaptıktan sonra da kapıdan çıkıp gitti. Hanımının bu halinden şüphelenen imam, gizlice arkasından nereye gittiğini takibe başladı. Fakat iş onun, zannettiği gibi değildi. Hanımı kapıdan dışarı çıkar-çıkmaz onun etrafını dört arslan sardı. O ortalarında yollarına devam ediyorlardı.

Süleyman el Cezûlî'nin heyecanı bir kat daha artmıştı. Hanımı arslanlarla beraber deniz kenarına kadar vardı, denize vardıktan sonra da elindeki seccadesini denizin üzerine serip sahile yakın tenha bir adacığa gitti. Arslanlar ise deniz kenarında onun gelmesini bekliyorlardı. Kadın geçtiği adada bir müddet ibadet ettikten sonra, su üzerinde yürüyerek sahile geldi. O gelir gelmez arslanlar yine hazırola geçtiler, kadinı aralarına alıp eve kadar getirdiler. Fakat îmam-ı Cezûlî Hazretleri, ondan evvel eve gelip hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi yatağa yatmıştı. Hanımı da gelip, geceliklerini giydi, yatağına yatıp istirahatına başladı.

O geceden sonra Süleyman el Cezûlî Hazretleri acaba sadece o gece mi oldu, ondan sonra da olacak mı diye aynı saatlerde karısını takip etmeye başladı. Üç gece takip etti, üçünde de, hanımı aynı şekilde yapıyordu. Üçüncü günü artık dayanamayıp o mübarek hanımına durumu açarak bunun sırrını sorduğunda, hanımı:

— Siz bunu yeni mi farkettiniz! Ben senelerdir böyle yaparım, Allah (c.c.) bu lütfunu bana seneler evvel ihsan etmiştir» dedi. Buna nail olmasına sebeb olarak da, Peygamber Efendimize çok salavat getirdiğini söyledi.

Hazreti İmam, karısına: «Hangi salavata devam ediyorsunuz?» diye sorduğunda da söylemek istemedi. Şeyh Hazretleri ısrar edip açıklamasını isteyince de:

— Şu anda söylemeye izinli değilim. Bu gece istihare yapayım, müsaade olursa söylerim, dedi.

Sabah oldu.- Hatun şöyle anlattı: «Serahaten anlatmama müsaade olmadı. Yalnız bütün salavatı bir kitapta eem'eyle (topla) eğer içinde benim okuduğum varsa, söylerim» dedi.

Bu müjdeden sonra Hazreti İmam, kolları sıvadı, ne kadar salavat varsa araştırdı, bütün ehli mâ'neviyata danıştı, ravilerin rivayetini inceledi: «Delail-i Hayrat ve Şevank-ül Envar» ismiyle bîr arada cem ederek hanımının tedkikine sundu. Hanımı baştan sona okuduktan sonra: «Evet, bir kaç yerde benim okuduğum salavat geçmektedir. Sen bunu okumaya devam et» dedi.

Hazreti îmam ondan sonra o kitabı kendisi okuduğu gibi diğer müslümanlara da okumalarını tavsiye etti, diyar diyar gezerek Delail-i Hayrat'ı tanıttı, bir çok kimse onu okuyarak Allah'ın lütfuna mazhar oldular. Allah cümle Ümmeti Muhammedi şefaatına nail buyursun.

Delail-i Hayrat'ın hazırlayıcısı Şeyh Süleyman el Cezûlî Hazretleri, 870 yılında elan (şimdi) ispanya'nın elinde bulunan, o zaman diyarı islâm olan Koval kasabasında vefat etti. 70 sene sonra talebeleri kabrini küfür çizmesi altında bırakmamak için açtıklarında cesed-i mübareklerinin, olduğu gibi durduğunu gördüler ve alıp Afrika kıt'asına, Fas'a naklettiler...

* * *

pentar54
07.Haziran.2010, 12:56
Sultanlardan biri tımarhaneyi teftişe gitmişti. Hastahanenin idarecileri, içkiyi çok sevdiğini bildikleri için ona içkili bir sofra hazırladılar. Doktorlarla beraber sultanın da içki içtiğini gören bir deli, bunların karşısına geçip kahkaha ile gülmeye başladı.

Hükümdar deliye niçin güldüğünü sordu. Deli ona şu cevabı verdi:

— Buraya gelmeden evvel sen ve doktorlar akıllı idiniz. Şimdi bizi görünce bize özenip deli olmak istiyorsunuz da ona gülüyorum.

* * *

pentar54
07.Haziran.2010, 12:57
Büyük Mutasavvıf Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri bir gün tımarhanenin önünden geçiyordu. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüp:

— Ne yapıyorsun? diye sordu. Hizmetçi:

— Burası tımarhanedir. Delilere ilâç yapıyorum, dedi. Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri:

— Benim hastalığıma da bir ilâç tavsiye eder misin? dedi. Hizmetçi hastalığının ne olduğunu sordu. Beyazıd Hazretleri:

— Benim hastalığım günah hastalığı... Çok günah işliyorum, dedi. Hizmetçi:

— Ben günah hastalığından anlamam... Ben delilere ilâç hazırlıyorum, diye cevap verdi.

Tam bu sırada tımarhane parmaklığının arasından konuşulanları duyan bir deli, (!) Beyazıd-ı Bestamî Hazretlerine:

— Gel dede, gel! Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim, diye seslendi.

Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri, delinin yanına sokularak:

— Söyle bakalım, benim derdime çare nedir? dedi. Deli (!) şu ilâcı tavsiye etti:

— Tevbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır... Kalb havanında tevhîd tokmağı ile döv, insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir... Akşam - sabah bol miktarda ye... O zaman göreceksin senin hastalığından eser kalmaz, dedi.

Bu güzel ilâcı öğrenen Beyazıd Hazretleri:

— Hey gidi dünya hey! Demek, seni de deli diye buraya getirmişler, deyip oradan ayrıldı.

Bu ilâç, halen günah hastası olanlara tavsiye olunmaya değer bir ilâçtır. Yani bu formülün hükmü hâlâ devam etmektedir

* * *

pentar54
07.Haziran.2010, 12:58
Adaletiyle meşhur İran hükümdarlarından Nuşirevan, hastalanmış, ölüm döşeğine yatmıştı. Evlâtlarını toplayıp onlara vasiyetlerini söylemeye başladığında, içlerinden biri:

— Baba, senin derdine hiçbir çare bulunmaz mı? dedi. Nuşirevan:

— Olmaz olur mu? Her derdin bir çaresi vardır. Benim derdimin devası ise, viranede öten baykuşun etidir. Eğer ülkemde bir harabede öten baykuş bulur, bana getirirseniz derdimin çaresi bulunmuştur, dedi.

Hükümdarın oğulları bu işe sevindiler. Dört yoldan İran'ın her yanında virane aramaya başladılar. Fakat ne kadar aradılarsa bulamadılar. Çünkü hükümdar milletine o kadar hizmet etmişti ki, ülkenin hiçbir yerinde, kendi haline terkedilmiş bir virane bulmak imkânsız hale gelmişti.

Hükümdarın çocukları, babalarına üzülerek bir virane bulamadıklarını söylediler. Nuşirevan, zaten bulamayacaklarını daha önceden biliyordu. Onların haline gülümseyerek ruhunu teslim etti.

Fakat bu hükümdar, Peygamberimizin:

— İmansız gittiğine üzülüyorum, dediği şahıslardan biridir ve kendisine iman nasip olmamıştır.

* * *

pentar54
07.Haziran.2010, 13:00
Padişahın biri, adamlarından birine bir miktar para verip şehir içindeki dervişlere dağıtmasını söylemiş. Adamcağız bir çok dervişin yanına gidip gelmiş ve parayı padişaha iade etmiş.

Padişah: «Niçin dağıtmadın?» diye sormuş.

Adam, Padişahım derviş bulamadım, demiş.

Padişah: «Şehirde yüzlerce derviş vardır» deyince adam,:

— Efendimiz! Dervişler para kabul etmiyorlar. Para alanlar ise zaten derviş değil kî, diye cevap vermiş.

pentar54
07.Haziran.2010, 13:01
Hicrî 161 yıllarında yaşamış evliyaullahtan Ebu Haşim-i Sufî Hazretlerinin müritleri bir hayli kalabalıktı. Fakat toplanıp ibadet edecek bir yerleri de yoktu.

Birgün bir hristiyan emir ava çıkmıştı. Yolda Ebu Haşim es-Sûfî'nin müridlerinden iki kişinin birbirleri ile buluştuklarını gördü. Onlar musafaha yaptıktan sonra kucaklaştılar, orada oturdular, yanlarında yiyecekleri ne varsa ortaya serip beraberce yediler. Sonra da kırk yıllık ahbap gibi kucaklaşarak vedalaşıp ayrıldılar.

Onların bu samimiyetle ülfet etmelerini seyreden hristiyan emiri, hallerine hayret etmiş ve onların o hareketi çok hoşuna gitmişti. Biribirlerinden ayrıldıktan sonra orada kalan müridi yanına çağırdı ve:

— O ayrıldığın, biraz evvel beraber yemek yediğiniz adam kimdi?, diye sordu.

O zat:

— Bilmiyorum, diye cevap verdi. Emir yine sordu:

— Buluşmanızın sebebi ne idi?. O zat:

— Hiçbirşey değildi, diye cevap verdi. Hristiyan emir:

— Buluştuğunuz zat nereli idi biliyor musun?, dedi. O zat:

— Bilmiyorum, diye cevap verdi. Hristiyan emir bu sefer o zata:

— Sizin toplanıp sohbet ettiğiniz, ibadet ettiğiniz bir yeriniz var mı? diye sordu.

O zat, ona da: «Yoktur!» diye cevap verince hristiyan daha fazla hayret etti. Bunlar biribirlerini tanımadıkları, daha evvel oturup sohbet etmedikleri halde, bu kadar kısa bir görüşme ile nasıl samimî oluvermişlerdi. Kendisi hristiyan olmasına rağmen onların bu hareketinden çok duygulandı ve müride orada söz verdi:

— Ben sizin toplanıp zikredeceğiniz bir hangâh (tekke) yaptıracağım, dedi ve kısa zaman sonra da Şam'ın yakınında Ramle'de bir yer inşa ettirdi.

Hristiyanın bu samîmi hareketi Cenab-ı Allah'ın hoşuna gitmiş olacak ki, sonunda hristiyan da o tekkede Ebu Haşim es-Sufî Hazretlerinin müridi olarak onlara hizmet etti. Her ne kadar insanlar zahiren biribirlerini tanımasalar da, ruhlar biribirlerini tanımaktadır. Alem-i Ervah'ta tanışıp görüşmektedirler. Dünyada da her ikisi biribirlerinden memnun olurlar, yani ikisi de iman etmiş olurlarsa anlaşıp kaynaşmaları çok kolay olur ve samîmi olmaları için hiçbir maddi menfaat gerektirmez.

* * *

pentar54
07.Haziran.2010, 13:02
Hazreti Ali Kerremellahü Veçhe bir elinde katran bardağı, öbür elinde bir paçavra olduğu halde sür'atle gitmekte olan Hazreti Ömer'e rastlayıp:

— Nereye böyle ya Ömer! diye seslendi. Hazreti Ömer, elindeki bezi gösterip:

— Bu örtü yaralı bir deveden düşmüş. Yaralı olduğuna göre şimdi onu sinekler rahatsız etmektedir. Şu elimdeki katranı onun yarasına süreceğim ki, sinekler onu rahatsız etmesin, dedi.

Hazreti Ali'nin:

— Ya Ömer! Senden sonraki halifelere adalete dair hiçbir şey bı-rakmıyacak mısın? demesi üzerine de:

— Ya Ali! Sen ne dersin, ben şu anda o kadar ağır bir yükün altındayım ki, Dicle Nehrinin köprüsü delinse de, oradan geçen bir hayvanın ayağı kırılsa, Allah'ın beni hesaba çekeceğinden korkarım, dedi ve deveye yetişmek üzere yoluna devam etti.

* * *

pentar54
07.Haziran.2010, 13:03
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer iken, pireler berber iken. Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Devler, cüceler, padişahlar, şeh-za deler, krallar, prensler, prensesler, bir çalgı bir kıya¬met. Herkes Tanrıya emanet, ülkelerden birinde yaşa¬yan üç yoksul kız kardeş varmış. Üç kardeş, her gece sa¬baha kadar dikiş diker, nakış işler, pamuk bükermiş. Seri bah içlerinden biri, bunları götürüp pazarda satarmış.
Padişah bir gün, üç gün boyunca geceleri ışık yakıl-mamasını, her kim yakarsa şiddetli bir şekilde cezalandırılacağı¬nı duyurmuş. Bu emrini tellâllar aracılığıyla, bütün ülkeye du¬yurmuş.
Zavallı kız kardeşler, bu duyuru karşısında şaşırıp kalmışlar. Eğer, gece çalış¬mazlarsa pazarda satacak bir şeyleri olmaz ve aç kalırlarmış. Çaresiz, pencerelere kalın perdeler takıp titrek bir mum ışığı altında çalışmaları¬na devam etmişler.
Bu yasağın üçüncü gecesi,
padişah yanına iki adamını almış ve emrinin dinlenip dinlenmediğini kontrole çıkmış, Şehirde dolaşırken, kızla¬rın evinin önünden geçiyormuş. O sırada kızlar, gene tit¬rek bir mum ışığı altında dikiş dikip, nakış yapıp, pamuk büküyorlarmış. Aksilik bu ya, perdelerden biri hafifçe aralıkmış. Padişah, mum ışığını görünce küplere binmiş. Ama, yanındakiler:
- Padişahım, acele etmeyelim, Bakalım, sizin buyru¬ğunuzu dinlemeyenler kimlermiş, demişler.
Padişah, bu teklifi kabul etmiş. Pencerenin altına yaklaşarak evi dinlemeye başlamışlar.
Kızlar, her şeyden habersiz hem işliyor, hem de ara¬larında dertleşiyorlarmış. Büyükleri:
- Ah, ne olurdu sanki. Padişahın aşçısı ile evlensem de bol bol yemek yesem, demiş.
Ortanca:
- Ben de terzisi ile evlensem de her gün, yeni yeni el¬biseler giysem, demiş.
En küçüğü:
- Ben, padişah ile evlenecek olsaydım, güldükçe güller açan, ağladıkça inciler dökülen çocuklar doğu¬rurdum, demiş.
Padişah, bunda bir hayır var, diye düşünmüş, Ertesi 9ün, üç kız kardeşi sarayına çağırtmış, Büyük kız aşçı ile, ortanca terzi ile ve küçük kız da padişah ile kırk gün, kırk gece süren bir düğünle evlenmişler. Büyük kız istediği yemeklere, ortanca elbiselere ve zamanı gelince küçük kız da nur topu gibi bir oğlan, bir de kız çocuğa kavuş¬muş. Ablaları, doğan çocukların gerçekten gülünce güller açtığını, ağlayınca ortalığa inciler saçtığını görün¬ce, onu hem kıskanmış, hem de rahatları bozulur diye : korkmuşlar, Saray ebesinin avucuna paralar dökerek:
- Ne yaparsan yap, ama bu iki çocuğu yok et! Perili midir, cinli midir, nedir? Hepimizin başına bir dert ge-tirmesinler, demiş,
Ebe:
- Siz merak etmeyin, ben bu işin çaresine bakarım, demiş,
Ebe, padişahın iki bebeğini, iki tane köpek yavrusuyla değiştirmiş, Çocukları, şehir dışında, bir bahçeye bırakmış, Padişah, karısının iki köpek yavrusu doğurduğu¬nu duyunca, hiddetinden küplere binmiş, Zavallı kadını şehrin orta yerinde yarı beline kadar toprağa gömdüre¬rek cezalandırmış. Kadıncağız, ne olduğunu anlama¬dan ağlar dururmuş.
Biz, gelelim zavallı iki bebeğe. Hain ebenin, bebek¬leri bıraktığı yer, yoksul bir bahçıvanın bahçesiymiş. Bahçıvan, çiçek yetiştirerek hayatını kazanıyormuş. Adam, bahçede gezerken bir kutunun içinde iki bebek bulunca:
- O kadar istedik, çocuğumuz olmadı! Herhalde bu iki bebeği, bize yüce Tanrı gönderdi, demiş.
Yoksul bahçıvan, kızla oğlanı aldığı gibi, sevinçle ku¬lübesine koşmuş. Bahçıvanın karısı, bir göğsünü kıza, bir göğsünü oğlana vermiş, Allah tarafından kadına süt
gelmiş, İki bebek başlamışlar şapur şupur kadıncağızın memelerini emip, karınlarını doyurmaya.
Aradan çok geçmemiş, oğlan gülmüş etrafta güller açmış. Kız, ağlamış her gözyaşı birer inci tanesi olup or¬talığa yayılmış.
Bahçıvan ve karısı: Tanrı'ya şükürler olsun! Hem iki evlât sahibi, hem de zengin olduk, diye sevinmişler.
Bahçıvan, mevsimi olmadığı halde açan rengârenk gülleri sepetine doldurduğu gibi padişahın sarayına götürmüş. Padişah, mevsimsiz yetiştirirlen gülleri görünce çok şaşırmış, Hepsini salın alarak, saray halkına dağıtmış. Bahçıvana:
- Bu gülleri böyle mevsırrtsiz yetiştirmeyi nasıl başardin? diye sormuş.
Bahçıvan, çocuklardan hiç bahsetmeden:
- Uğraştım, didindim, Tanrının izniyle başardım sulta¬nım, demiş.
Ama, kentin orta yerinde yarı beline kadar gömülü ablaları, her şeyi anlamışlar,
Ebeyi çağırıp:
- Bu güller, o çocukların işi. Hani sen onları kuş uç¬maz, kervan geçmez, ıssız bir yere bırakmıştın! Demek ki yaşıyorlar! Ne yap, ne et nerede olduklarını öğren! Yok¬sa her şey ortaya çıkacak! demişler.
Ebe, telâş ve korku içinde çocukları bıraktığı bahçe¬ye koşmuş. Bir de bakmış ki bahçıvanın karısı biri oğlan, öteki kız iki çocuğu emziriyor, Yanına yaklaşıp:
- Maşallah kızım, bu çocuklar ne kadar da gürbüz, demiş. Bahçıvanın karısı, saf saf:
- Anacığım, yıllarca Tann'ya bir çocuğum olsun diye yalvardım, yakardım olmadı.
Ama, bir gün kocam bahçenin yanında, derenin kenarında bir kutu içinde bunları buldu.
Çocukları kutudan alıp, göbeklerini kestim. Göğüs¬lerime süt geldi, emzirdim. Kundaklayıp uyuttum. O gün bugündür büyütüyorum, demiş.
Ebe:
- Evlâdım, duyduğuma göre, oğlan güldüğü zaman bahçede güller açıyor, kız ağlayınca ortalığa inciler saçılıyormuş. Hattâ, kocan bu güllerden saraya getirerek padişaha sattı, demiş.
Kadın, gene saf saf kötü yürekli ebeyi doğrulamış:
- Evet, nineciğim. Dediklerin doğrudur.
Ebe, etrafına kuşkulu gözlerle baktıktan sonra bahcıvanın karısına iyice yaklaşıp:
- Bak evlâdım, sana bir sır vereyim. Bu çocuklar bü¬yülüdür. Eğer, peri padişahı onların sizin elinizde olduğu¬nu öğrenirse senin de kocanın da başına ummadığınız kötülükler gelebilir Hayatınızdan bile olursunuz. Onun için, ne yapıp yapıp bu çocukları başınızdan defedin, demiş.
Ebenin anlattıklarından korkan kadın, akşam koca¬sına olanı biteni anlatmış, Adam da, çok korkmuş. Dü¬şünmüş, taşınmış en sonunda çocukları alarak uzaktaki bir mağaraya bırakmış. Ağlaya sızlaya evine dönmüş.
Çocuklar, hiçbir şeyden habersiz mağarada aksamı etmişler. Akşam, karanlık çökmeden mağaraya iki yav¬rusuyla birlikte bir dişi geyik gelmiş. İki insan yavrusunu görünce pek hoşuna gitmiş ve kendi yavrularıyla birlikte onları da emzirmeye başlamış.
Masallarda zaman çok çabuk geçer. Çocuklar, ge¬yiğin sütünü eme eme sekizer yaşlarına gelmişler. O vak¬te kadar kız ağladıkça ortalığa dökülen inciler, mağara¬nın yarısını doldurmuş. Oğlan güldükçe açan güller, mağaranın etrafını cennete çevirmiş. O zamana kadar hiç insan görmedikleri için, çocuklar konuşmayı öğrenememişler. Birbirleri ile el kol işaretleriyle anlaşmışlar. Günler¬den bir gün, mağaralarının dışında da bir dünya olabileceğini düşünmüşler. Oğlan, bir gün geyiğin gittiği yolu izleyerek şehrin yolunu öğrenmiş. Şehre inince kurulan
pazarları, alışveriş yapan, konuşan insanları görmüş. Dil; bilmediği için, hiçbir şey anlamamış. Kuyumcunun camından bakarken, incilere karşılık yiyecek içecek verili diğini öğrenmiş. Hemen bir inci verip, kendisi ve kardeşi için giyecek, yiyecek almış. Mağaraya dönmüş ve iki j kardeş elbiseleri giyinip, yiyecekleri güle oynaya yemiş¬ler. Çocuk, kardeşine kentte öğrenebildiği dili öğretme¬ye başlamış.
Ertesi gün oğlan, yanına birkaç inci alıp düşmüş şe¬hir yoluna, Pazara giderek yiyecek ve giyecek bir şeyler alıp, dönmüş mağaraya. Günler bu şekilde birbirini ko1valaya dursun, oğlan da kız da konuşmayı öğrenmişler. Oğlan, şehirde kendisine bir çok arkadaş edinmiş. Onlar gibi ata binmeyi, avlanmayı öğrenmiş. On dört yaşına j gelince usta bir avcı olmuş.
Bir gün oğlan ormanda avlanırken, padişah onu görmüş.
Yanındakilere:
- Ne güzel bir çocuk! Hemen kim olduğunu öğrenin! demiş.
Uşaklardan biri, hemen çocuğun yanına yaklaşıp:
- Beyim, maşallah ne kadar çok hayvan avlamışsı¬nız? diye, söze başlamak istemiş,
Oğlan:
-Tanrı'nın yarattığı çok, Avlanmak için size de yeter, bana da! Deyip atıyla oradan uzaklaşmış,
Padişah, saraya dönmüş. Çocuğa olan tutkusun¬dan, padişahı ateşler basmış, Hastalanıp yataklara düş¬müş, Hekim başına:
- Avda gördüğüm ço¬cuk yüzünden beni ateşler bastı, yataklara düş¬tüm, demiş.
Padişahın bu sö¬zü, kötü kalpli iki kız kardeşin kulaklarına gitmiş. Hemen ebeyi çağırtıp:
- Padişahın hastalanmasına sebep olan, olsa olsa kendi oğludur. Hemen onu ve kız kardeşini bulup ortadan kaldır, Yoksa her şey anlaşılır ve pa¬dişah üçümüzün de kellesini uçurur! demişler.
Ebe:
- Ama, nasıl olur! Bahçıvan, onları ıssız bir mağaraya bırakmıştı. Aradan bunca yıl geçti. Açlıktan şimdiye ka¬dar çoktan ölmüş olmaları gerekir, Ama, gene de gidip bakayım, demiş.
Ebe, mağaranın yolunu tutmuş. Mağaraya gelince güller ve inciler arasında oturan kızı görmüş.
Kız:
- Hoş geldin nineciğim! diye, ebeyi karşılamış. Ebe:
- Ah kızım, dağ başındaki bu mağarada tek başına mı yaşıyorsun?
- Hayır, nineciğim. Bir de erkek kardeşim var.
- Gündüz burada canın sıkılmıyor mu?
- Hayır, niçin sıkılacakmış? Burada kendi kendime eğleniyorum,
- Peki, kardeşin seni çok sever mi?
- Sevmez oiur mu? Kardeşim tabii!
- Öyleyse sana bir şey söyleyeyim, Akşam, erkek kardeşin gelince avaz avaz ağla. O, sana ne olduğunu sorduğu zaman, nazlan ve daha çok ağla. Tabii senin üstüne düşecek, gene ne olduğunu, niçin ağladığını so¬racaktır, O zaman, ben Dil Rüküş Hanımın dikenini iste¬rim, diye tuttur. Dünyada ondan eğlenceli şey yoktur, demiş.

pentar54
07.Haziran.2010, 13:04
:heyo:Kız:
- Peki nineciğim, demiş, Doğrusu Dil Rüküş Hanımın dikenini çok merak ettim.
Kötü kalpli ebe, mağaradan uzaklaşmış, Akşam, av¬dan dönen çocuk bir de bakmış ki kız kardeşi, iki gözü iki çeşme ağlıyor. Ne olduğunu, niçin ağladığını sorduysa da, kız cevap vermemiş.
Durmadan ağlıyormuş, Oğlan, kardeşine yalvararak:
- Ne istersen yapacağım, ne dilerse yerine getirece¬ğim! Ne olur, ağlama, diye yalvarmış.
Kız:
- Kardeşim, ben Dil Rüküş Hanımın dikenini istiyorum.
Eğer, onu bulup getirmezsen ağlaya ağlaya kendi¬mi öldürürüm, demiş.
Çocuk, şaşırmış:
- Kardeşim, benden hiç bilmediğim, duymadığım bir şey istedin, Ama, madem ki bu kadar çok istiyorsun, elimden geleni yaparım. Dünyanın öbür ucunda da ol¬sa Dil Rüküş Hanımın dikenini bulup, sana getireceğim, demiş,
Çocuk, sabah erkenden şehre gitmiş, Güzel silâhlar ve güçlü bir at satın almış. Atın heybesini, yiyecek ve içeceklerle doldurmuş, Mağaraya dönüp, yiyeceklerin yarısını kız kardeşine bırakmış. Dil Rüküş Hanımın dikenini bulmak için, düşmüş yollara.
Az gitmiş, uz gitmiş, Dere tepe düz gitmiş. Altı ay, bir güz gitmiş, Gide gide bir peri padişahının, ülkesine ulaşmış. Bu üikede, karşısına kuş açmaz kervan geçmez, yı¬lan bağırsağını sürmez çok tehlikeli yerler çıkmış. Amal kız kardeşine söz verdiği için, bütün engelleri teker teker aşmış, En sonunda yol, iz olmayan bir ovada bulmuş I kendisini. Ovanın ortasında çok güzel, kocaman bir sa ray varmış. Sarayın önünde de kocaman bir dev yatn yormuş.
Çocuk, atını sürüp hemen devin yanına yaklaşmış. Atından atlayarak devin ellerini öpmüş:
- Dünya ahret benim anam ol! demiş.
Bu sözler ve oğlanın kibar davranışı devin çok hoşu-? na gitmiş:
- Ben, seni yerdim ama, benim elimi öptün, Sen d benim dünya ahret oğlum ol. Söyle bakalım, derdin njj dir? Buralara kadar niçin geldin?
Çocuk, hikâyesini anlatmış. Dil Rüküş Hanımın dikeni¬ni bulması için, devden yardım istemiş.
Dev:
- Oğlum, ben ülkemin sınırlarını korumakla görevli- | yim. O söylediğini hiç duymadım. Akşam, çocuklarım gelince onlara sorarım, Eğer, onlar da biliniyorlarsa seni | ortanca kardeşimin yanına gönderirim demiş. Sonra öl çocuğa bir tokat atıp, onu bir lokma haline getirmiş ve | dişinin kovuğuna saklamış.
Akşam, gök gürültüleri, şimşekler ve yıldırımlar ara¬sında devin çocukları çıkıp gelmişler. Gelir gelmez de:
- Anacığım, insan kokusu alıyoruz! diye homurdan¬maya başlamışlar.
Dev:
- Hadi canım! Sizin korkunuzdan buralara hiç insan gelir mi? Kim bilir akşama kadar ne kadar kurdun, kuşun kanına girdiniz? Dişlerinizin arasını yoklayın hele! demiş.Kocaman sopalarla dişlerini karıştırmışlar. Birinin ağzın¬dan bir hayvan kellesi, birininkinden budu fırlamış.
Dev, sormuş:
- Bakın evlâtlarım! Eğer bir insan gelip benim elimi öpse, ben de onu dünya ahret evlâtlığa kabul etsem, sizler ne yapardınız?
Çocukları:
- Onu, dünya ahret kardeşimiz diye bağrımıza ba¬sardık! diye cevap vermişler.
Bu cevap üzerine dev, dişinin kovuğuna sakladığı Çocuğu çıkartmış. Bir tokatla onu insan şekline sokmuş.
Çocuk, devin oğullarını karşısında görünce korkmuş. Ama, onlar bu sevimli ve güzel çocuğa çok iyi davran¬mışlar, Kardeşleri olarak kabul etmişler, Çocuk, onlara da Dil Rüküş Hanımın dikenini sormuş, Aksilik bu ya, onlar da tanımıyorlarmış dil rüküşü. Dev, oğulları ile birlikte çocuğu ablasına yollamış.
Ablası, oğlanın derdini dinledikten sonra şöyle demiş:
- Oğlum, dil rüküşü sana kim öğretti? O, yüz bin büyü yapılarak saklan¬mış, yüz binlerce kişinin ölümüne sebep olmuş büyük bir hazi¬nedir. Dil rükü¬şü ele geçirip, dikenini almana imkan yok! Boşu boşuna ca¬nından olma, demiş.
Ama, çocuk o kadar yalvarmış, o kadar yakarmış ki, dev dayanamayıp:
- Peki oğlum, demiş. Benim evimin önünden geçen yoldan yürü. Karşına kör bir kuyu, ondan sonra da bir or¬manlık çıkar. Ormanda, avlanıp canlı canlı birkaç kuş ya¬kala. Kuyunun başına dönüp, kuşları buradan içeriye at.
Kuyuya doğru eğilerek:
"Anahtarı verin!" diye bağır. Kuyudan sana bir anah¬tar atılır, Anahtarı al ve günbatısına doğru ilerle. Karşına kocaman bir mağara çıkar. Hemen içeri gir, Sağ elinle, birden bire saldırarak eline ne geçerse al. Ve arkana bakmadan geriye dön. Anahtarı kuyuya at, Eğer, arka¬na bakarsan işin biter. İşte, sana söyleyeceklerim bu ka¬dar, Tanrı, yardımcın olsun!
Çocuk, deve teşekkür etmiş ve yola çıkmış. Devin söylediği gibi, anahtarı almış, mağaranın kapısını açmış, sağ eliyle eline ne geçirdiyse kaparak arkasına bakma¬dan kör kuyuya dönüp anahtarı içeri atmış. Ve atını dizginleyerek, altı ay bir güz koşturup kendi mağarasına ulaşmış, Bir de ne görsün? Mağaranın ağzında koca¬man bir diken varmış, Dikenin her dalında ayrı renkte, ayrı biçimde öten yüzlerce kuş. Bir eğlence, bir neşe ki sözle anlatılamaz. Oğlan, çektiği onca eziyeti bir anda unutmuş.
Kız kardeşi de bunca eziyete katlanıp kendisine Dil Rüküş Hanımın dikenini armağan ettiği için, çocuğun boynuna sarılıp;
- Benim canım kardeşim! diye ona teşekkür etmiş,
Kız, mağaradaki günlerini Dil Rüküş Hanımın dikeni sayesinde eğlenerek geçire dursun, günlerden bir gün oğlan, ormanda avlanmaya çıkmış. Padişah ile karşılaş¬mış. Çocuk, padişahı gene cin çarpar gibi çarpmış. Ta¬lihsiz baba, yataklara düşmüş.
Kötü kalpli kızlar, padişahın aynı çocuk yüzünden ikinci defa hastalandığını duyunca korkuya kapılarak ebeyi çağırtmışlar.
Ebe, gene mağaranın yolunu tutmuş, Bakmış ki kız, Dil Rüküş Hanımın dikeninde şakır şakır öten kuşları dinle¬yerek eğleniyor, hemen yanına yaklaşmış. Kız, onu tanı¬yıp davet etmiş, ikramda bulunmuş,
Ebe:
- Kızım, Dil Rüküş Hanımın dikeni de bir şey mi. Sen kardeşinden esas. Dil Rüküş Hanımın aynasını iste, O öy¬lesine sihirli bir aynadır ki, ona baktığın zaman neyi, her kimi istersen görürsün, demiş,
Kız, yine bir ağlamadır tutturarak akşama kadar ma¬ğaranın içini incilerle doldurmuş. Akşam olup kardeşi gelince, dil rüküşün aynasını istemiş. Eğer getirmezse, ağlaya ağlaya kendisini öldüreceğini söylemiş.
Çocuk, Dil Rüküş Hanımın dikenini nasıl getirdiyse, aynasını da aynı yolla getirmiş. İki kardeş, gerçekten de aynaya bakarak ne ister, kimi dilerlerse görebiliyorlar-mış, Kız, diken ve ayna ile eğlene dursun oğlan bir gün avda gene padişah ile karşılaşmış. Padişah, evlâdı oldu¬ğunu bilmediği bu çocuk yüzünden hastalanarak ya¬taklara düşmüş. Kötü kardeşler, ebeyi çağırıp durumu anlatmış ve:
- Bu çocuğu ortadan kaldırmazsan ne sana, ne de bize rahat yok! demişler.
Ebe, mağaraya giderek kıza, kardeşinden Dil Rüküş Hanımı istemesini öğütlemiş.
Kız, akşam olunca ağlaya sızlaya kardeşine:
- İle de Dil Rüküş Hanımı isterim! diye tutturmuş. Ço¬cuk, bunun imkânsız olduğunu anlatmak istemişse de, kız ağlamasını kesmemiş, Çocuk, çaresiz Dil Rüküş Hanı¬mı getirmek için yollara düşmüş. Doğruca büyük Devin yanına gidip, her şeyi anlatmış; yalvarmış, yakarmış.
Dev:
- Oğlum, bunu başarmak çok güç. Ama, madem bu kadar istiyorsun anlatayım:
Kuyudan anahtarı alıp mağaranın kapısını açar ve içeri girersin. Önüne düz ve karanlık bir yol çıkar. Arkana bakmadan ilerlersin, Bir hayli gittikten sonra, aydınlığa çıkarsın. Bir servilikte taş kesilmiş yüzlerce insan karşına çıkar. Onlar, Dil Rüküş Hanımı almaya çalışırken taş kesi¬lenler. Sakın onlara bakma ve ilerle. Dil Rüküş'ün sarayı¬nı görür görmez, "Dil Rüküş" diye bağırırsın. Ondan sonra ne olacağını bilemem. Şansın açık olsun, oğlum, demiş,
Oğlan, deve teşekkür ettikten sonra doğruca kuyu¬ya gitmiş, Anahtarı almış ve mağaranın kapısını açmış. Karanlık bir yolda ilerlemiş. Selviliğe gelmiş ve taş kesilen insanları görmüş, Dil rüküşün sarayını görür görmez "Dil Rüküş!" diye bağırmış.
Dizlerine kadar taş kesilmiş. Bir kere daha "Dil Rüküş" diye bağırmış.
Göbeğine kadar taş kesilmiş. Gene bağırmış "D:l Rü¬küş!"
Bu sefer, boğazına kadar taş kesilmiş. Son bir gayretle
Rüküş!" diye bağırınca tepesine kadar taş olmak ereyken Dil Rüküş, sarayından dışarı fırlamış. Elindeki tasla bahçedeki havuzdan su almış. Suyu serper serpmez çocuk, taş kesilmekten kurtulmuş.
- Ne istiyor¬sun? diye çıkışmış. Bir kere geldin di¬kenimi aldın! İkinci¬sinde gelip aynamı da aldın! Bunlar da yetmedi, gene gel
Ah, sen o suçsuz annene dua et! Yoksa, taş olur gi-iin. Şimdi ne istiyorsun? Söyle bakalım! pocuk, hiç çekinmeden:
Seni istiyorum, demiş. Alıp götüreceğim, Rüküş, bu cesur çocuğa o anda gönlünü kaptı.
Şimdi, beni iyi dinle. Ben, gidip saraydan bohçamı jheylânımı alıp buraya geleceğim. Kaçtığımız anla-nlaşılmaz, sarayda kızılca kıyamet kopar. Sen, sakın ip arkana bakma, demiş.
Oğlan:
- Yalnız, taş kesilen adamları canlandırmanı istiyo¬rum, demiş.
Dil Rüküş Hanım, çocuğun bu isteğini kabul etmiş, Saraydan öte berisini, bohçasını ve küheylânını alıp gel¬miş. Aceleyle taş heykellerin üstüne altın taşla su döküp, hepsini diriltmiş. Küheylâna atladıkları gibi, çıkmışlar yo¬la. Kaçtıkları anlaşılınca, sarayda kıyamet kopmuş! Kop-muş ama, hiç arkalarına bakmadıkları için onlara hiçbir şey olmamış. Doğru mağaraya gelmişler. Kız kardeşi, onları karşılamış; öpüşüp, koklaşmışlar.
Üçü birlikte, mağarada neşe içinde yaşıyorlarmış. Çocuklar, anne babalarının kim olduğunu bilmiyormuş, Dil Rüküş Hanım, peri padişahının kızıymış.
Dil Rüküş Hanım, bir gece çocuğa:
- Yarın ava git. Padişah, seni görecek ve sarayına çağıracak. Mutlaka bu daveti kabul et, Ancak, davete bahçelerin arasından bir alayla gitmek istediğini söyle, demiş.
Çocuk, ertesi gün aya gitmiş. Dil Rüküş Hanımın söy¬ledikleri olmuş, Çocuk, padişahın davetini, bir şartla ka¬bul etmiş.
Çocuğun saraya gideceği gün, üçü de erkenden kalkmışlar. Kahvaltıdan sonra dil rüküş,


bu da devamı

pentar54
07.Haziran.2010, 13:05
ellerini çırparak:
- Of, lala gel, demiş.
Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte kara derili bir belirmiş. Dil Rüküş Hanıma:
- Emret sultanım! demiş. Dil Rüküş:
- Çabuk git ve babamın küheylânlarından birini gelemiş.
Dev, birkaç dakika sonra yanında gösterişli bir ku¬lanla mağaranın kapısında belirmiş.
Dil Rüküş, çocuğu küheylâna bindirip bahçelerin ara-yollamış. Çocuk, bir de ne görsün, bir alay insan onu liyor. Küheylânın gösterişi, çocuğun mücevherlerle j elbiseleri herkesin gözlerini kamaştırmış. Çocuk, etra-akilere selâm vererek saraya doğru ilerlemiş,
Sarayda da aynı şekilde büyük törenlerle karşılan-Şerefine, büyük şölenler verilmiş; oyunlar oynanmış, ı bu sırada, küheylân üç kere kişnemiş. Dil Rüküş'ün, eden tembih ettiği gibi, çocuk padişahtan müsa-' istemiş. Üç gün sonra, padişahın mağaraya gelmestemiş ve saraydan ayrılmış.
Rüküş, padişahın kendilerini ziyaret edeceği gün nden kalkmış.
.alasından, çocukların anasını gömüldüğü yerden rtıp, mağaraya getirmesini istemiş,
Zavallı kadını, sihirli ilâçlarla çok kısa bir zaman için-sski durumuna getirmiş. Güzel elbiseler ve mücev-srle donatmış. Ama ne anaları çocuklarını, ne de çocuklar analarını tanıyorlarmış.
Padişah, ziyaret günü adamlarıyla mağaraya gi¬dince şaşkınlıktan dona kalmış, Çünkü, mağa¬ranın yerinde pencereleri altın çerçeveli, pı¬rıl pırıl muazzam bir saray duruyormuş. Ka¬labalık bir çalgıcı takımı, padişahı karşılamış. Tören bitip, ziyafet sofrasına otu-rulmuş. Dil Rüküş, padişaha başından sonuna kadar her şeyi anlatmış. Ger¬çeği öğrenen padişah, pişmanlık için¬de gözyaşfarına boğulmuş, Böylece, padişah suçsuz eşine, zavallı kadın çocuklarına, çocuklar da analarına ve babalarına kavuşup bayram etmiş¬ler. Padişah, eşinin kız kardeşlerini ve ebeyi öldürerek cezalandırmak istemiş. Ama, iyi kalpli eşi buna engel ol¬muş, Dil rüküş ve çocuk, evlenmişler. Hep birlikte, hayat¬larının sonuna kadar mutluluk içinde yaşamışlar,


bu da devamı

pentar54
07.Haziran.2010, 13:59
Nişabur'da Irakıya adlı ihtiyar bir kadın vardı. Kapı kapı dolaşarak bir şeyler dilenir ve onunla geçinirdi. Ne bulursa kanaat eder, birşey bulamazsa da Allah'a şükrederdi.

Öldükten sonra onu rüyada gördüler. «Halin nasıldır?» diye sorduklarında şöyle anlattı:

— «Ben buraya geldiğimde bana, dünyadan ne getirdin? diye sordular. Ben de, ah, ah! Ben bütün ömrümü dilencilikle geçirdim. Her-kapıya vardığımda bana "Allah versin" derler ve beni hep bu kapıya havale ederlerdi. Şimdi siz de bana ne getirdin? diye soruyorsunuz. Ben ne getirebilirdim ki, dedim. Bunun üzerine gaipten bîr ses, "Doğru söylüyor, bırakın onu!" dedi ve beni şimdi buraya koydular, rahatım iyidir» diye anlattı.

* * *

pentar54
07.Haziran.2010, 14:00
Cenab-ı Allah İsa aleyhisselâm'ı fakirlere bir numune olarak göndermiştir. Çünkü İsa aleyhisselâm'ın hiçbir dünya malı yoktur. Fakirliğinden dolayı Allah'a ibadet edemediğini söyleyenler İsa peygamberden ibret almalıdırlar.

İsa aleyhisselâm, bir gün bir adamın parmakları ile sakalını hilâlladığını gördü. O zamana kadar kullanmakta olduğu tarağını o zata vererek kendisi ondan sonra tarak kullanmadı. Yine bir gün bir adamın avucu ile su içtiğini gördü, «Demek ki, benden de fakir kimse varmış» diyerek daima yanında bulundurduğu su tasını o adama vererek ondan sonra su içmek için ellerini kullandı. Bir başka seferinde ise, başını bir taşın üzerine koymuş öyle uyumak istiyordu. Şeytan-ı aleyhilla'ne:

— Ya İsa! Bakıyorum da canının kıymetini ne de iyi biliyorsun, dedi. Bunun üzerine İsa aleyhisselâm başının altından taşı da attı ve öyle uyudu.

* * *

pentar54
07.Haziran.2010, 14:01
Peygamberimizin amcası, fakat en büyük düşmanlarından olan Ebû Leheb îman etmeden geberip gitmişti. Onu, yakınlarından birisi rüyasında gördü. Ve ona nasıl azap edildiğini sordu. Ebû Leheb, Hazreti Muhammed'e îman etmemesi yüzünden çok büyük azap gördüğünü söyleyip başına gelenleri şöyle anlattı:

— Yazıklar olsun bana! O'na îman edip dünya ve ahirette kurtulacağım yerde, îman etmedim ve dünyada da ahirette de perişan oldum. Yalnız bana haftada üç gün hususî muamele oluyor. O da Muhammed doğduğu zaman cariyem gelip bana O'nun doğumunu müjdelemişti, ben de memnun olarak onu azat etmiştim, işte onun için o gece azap hafifliyor. Bir de Pazartesi olunca iki parmağımın arasından serin su akar, ben de onu emer rahatlarım. Bunun sebebi ise Muhammed doğduğu zaman ben cariyeme git O'na meme ver demiştim, ondan dolayı haftada bir gün bana su veriliyor, dedi.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 08:55
Hazreti Ebubekir'in komşuları:

— Ya Resûlallah! Ebubekir her akşam evinde ciğer kebabı yapıp yediği halde, bize bir lokma bile vermiyor. Biz onun komşuları olarak şikâyetçiyiz, dediler.

Hazreti Resûlüllah:

— Bundan sonra yine ciğer yediğini anlarsanız, bana da haber verin o yemek başında iken baskın yapalım, buyurdu.

Aradan birkaç gün geçmişti ki, bir sahabi gelip:

— Ya Resûlallah! Şu anda evden yine ciğer kokusu gelmeye başladı. Pişiriyor olması lâzım, dedi.

Peygamberimiz meselenin hakikatini eshaba söylemiyor, gözleri ile görmelerini istiyordu. Hep beraber Ebubekir'in evine gittiler. Eve yaklaştıklarında hakikaten evden ciğer kokusu gelmeye başlamıştı. Kapıyı çalıp içeri girdiler, baktılar ki, Hazreti Ebubekir'in evinde ciğer değil, bir parça et bile yok. Eshap hayret içinde kalmıştı.

Resûl-ü Ekrem meseleyi şöyle izah etti:

— Ebubekir'in yediği, sizin bildiğiniz ciğerlerden değildir. Onun kendi ciğeri Allah korkusundan yanıp - tutuşmakta, siz ise onu ciğer pişirip yiyor sanmaktasınız.

Şikâyet eden eshap mahcup, Resûlüllah memnun vaziyette ayrıldılar.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 08:56
Dilencinin biri durmadan gezer ve gittiği yerde:

— Kim ne ederse karşılığını mutlaka görür. Sanma ki, kötülük edenin kötülüğü yanına kalsın, der dururdu.

Mahallede bir kadın her gün onun bu sözlerinden bıkmıştı. Bir gün şuna bir kötülük yapayım da görsün bakalım herkes ettiğini bulacak mı? diye bir plân hazırladı. İhtiyar dilenci evinin önünden geçerken içine zehir koyarak hazırladığı böreği ona verip:

— Al bunu, senin için yaptım, dedi.

Dilenci çok memnun olmuştu. Nasıl bir şey olduğuna bile bakmadan torbasına doldurup günlerdir aç olan karnını doyurmak için köyün dışında bir çeşmenin başına gitti. Torbasından böreği çıkardı, tam yemeye hazırlandığı bir sırada karşıdan uzaklardan geldiği belli olan bir asker gelip:____

— Amca çok uzak yollardan geliyorum. Saatlerdir açım. Şu elindeki börekten bir miktar bana da versen de yesem olmaz mı? dedi.

İhtiyar dilenci, hiç tereddüt etmeden torbasından çıkardığı böreklerin tamamını askere verdi. Kendisi de torbasında günlerden beri sakladığı kuru ekmeğini yemeğe başladı. Zavallı asker afiyetle böreğin tamamını yedikten sonra çeşmeden de su içip adama dua ederek ayrıldı. Koşa koşa kendisini bekleyen annesine yetişmek üzere yola çıktı. Biraz sonra da eve geldi. Eve geldi ama öldüm, yandım diye de feryat etmeye başlamıştı. Annesi askerden gelen oğlunu bağrına basmış, sevinmesi gerektiği yerde üzülüyor, oğlunun bu hastalığının ne olduğunu anlamaya çalışıyordu:

— Oğlum ne oldu sana? Dokunacak bir -şey mi yedin yoksa? diye sormaya başlayınca, asker hiç zararlı bir şey yemediğini, sadece bir ihtiyarın yemek üzere torbasından çıkardığı böreği yediğini ve adamın merhametine hayran kaldığını söyledi.

Kadın:

— Eyvah oğlum! Seni ben zehirledim. Adamcağız eden bulur, diyordu. İşte ettiğimi buldum, diye ağlamaya yırtınmaya başladı ama, iş işten geçmişti.

Adamdan kurtulmak için böreğin içine çok zehir koymuştu. Onun için oğlu çok çekmeden biraz sonra öldü.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 08:57
Hazreti Risalet Penahileri Efendimiz, Mekke'den Medine'ye hicret ettikleri zaman Eyyûb-el Ensari hazretleri'nin evine teşrif etmişlerdi. Hazreti Fâtıma ile Hazreti Ali nikahlanınca onların evinin de Hane-i Saadete yakın olmasını arzu ediyordu.

Hazreti Ali Kerremellahü veçhe evlendikleri zaman bir ev kiralamıştı. Tabii ki bu ev biraz uzakça idi. Bir gün Peygamber Efendimiz, kızının evine geldiklerinde:::

— Ey kızım, isterim ki seni kendime daha yakın göreyim, buyurdular.

Hazreti Fâtıma (r.a.) da:

— Ey babacığım, Haris ibn-i Numan'a buyurun da o, kendi evini bize versin, dedi.

Peygamber Efendimiz:

— Kızım ben Haris ibn-i Numan'a bunu nasıl söyleyebilirim, buyurdular.

Fakat her nasılsa Haris (r.a.) bu meseleyi duymuştu. Gelerek Resûlüllah'a arzetti:

— Duydum ki, kerime hazretleri sizin eve yakın bir evde bulunmak istiyorlarmış. Benim bütün evlerim elbette ki Allah Resulünün emrindedir. Yemin ederim ki ben bana emredilen her şeyi seve seve yaparım ve size lâzım olan bir şeyin sizde olmasını, bin kere bende olmasına tercih ederim.

Resûlüllah (s.a.v.):

— Doğru söylüyorsun... Hak Teâlâ sana rahmet ihsan eylesin, senden bereketini eksik etmesin, buyurdular.

Bundan sonra da hazreti Fâtıma Validemiz, Hazreti Haris ibn-i Numan'ın evine yerleştiler.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 08:58
Hazreti Âişe Validemiz, birgün Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimize:

— Ey Allah'ın Resulü, kocanın karısı üzerindeki hakkı nedir? diye sordu. Fahri Kâinat Efendimiz:

— «Erkeğin bütün vücudundan irin ve cerahat aksa da, karısı onu yalamış olsa, yine de onun hakkını ödemiş olamaz, insanın insana secde etmesi caiz olsa idi ben, kadını kocasına secde etmesi için emrederdim» buyurdular.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 08:59
Eshabın büyüklerinden kadın sahabi Hz. Esma (r.a.) peygamberimizin huzuruna çıkarak şunları söyledi:

— Ya Resûlallah! Anam-babam sana feda olsun. Ben müslüman kadınlarını temsilen huzurunuza geldim. Hak Teâlâ sizi erkek ve kadınlara peygamber olarak göndermiştir. Biz artık sizin yolunuzdayız, size inandık, îman ettik... Biz evimizin dört duvarı arasındayız, dışarı çok az çıkabiliyoruz. Erkekler ise Cuma namazı, cenaze namazı, bayram namazı kılarlar. En büyük ibadet olan cihat ederler. Biz ise bunlardan mahrumuz. Biz hep evde çocuklarımızla meşgul olur, kocalarımızın elbiselerini dikeriz, yemek yapar, evin temizliği ile uğraşır onların rahat etmesi için elimizden geleni yapmaya çalışırız. Kocalarımızın yaptığı ibadetten bize de bir hisse var mı? Yoksa biz onların kazandıkları sevaptan mahrum mu oluyoruz? dedi.

Efendimiz memnun olmuşlardı... Orada bulunan eshaba dönerek:

— Siz bu zamana kadar din hususunda bir kadının böyle konuştuğunu duydunuz mu? diye sordular... Eshab:

— Ya Resûlallah, bizim aklımızdan bile geçmiyordu ki bir kadın gelsin de böyle güzel şeylerden suâl etsin, dediler.

Efendimiz (s.a.s.) Hazreti Esma (r.a.)'ya dönerek:

— Ey Esma! Eğer bir kadın kocasını razı ederek onun gönlünü hoş tutar, kadınlık vazifelerini yerine getirirse, işte o kadın kocasının her kazandığı cevaba ortak, buyurdular.

O büyüklerin her hali bizlere bir ikaz mahiyetini taşır. Ne mutlu o kadına ki kocasını razı etmiş ve onun yaptığı sevaplara ortak olma bahtiyarlığına erişmiş...

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 09:05
Adamın biri oğluna; öldüğüm zaman senden tek isteğim var, o da ayağımın birine eski bir çorap giydirmeyi ihmal etme! diye vasiyette bulundu. Zaman geldi her faninin akıbeti onu da gelip aldı götürdü. Adamı teneşir tahtasına yatırdılar, imam efendi yıkamak üzere başına geçip vazifesini yapmaya başladığı zaman, meyyitin oğlu babasının vasiyyetini arzederek: «Babama mutlaka bir eski çorap giydireceğiz» dedi. İmam:

— Olmaz, İslâm esaslarına göre ölüye kefenden başka bir şey sarılmaz, dediyse de adam illa da babasına çorap giydirmekte ısrar ediyordu. O muhitin hocaları toplanıp bu meseleyi görüşmeye ve ölüye çorap giydirilip giydirilcmeyeceğinin müzakeresini yapmaya başladılar.

İlim meclisinde bu müzakere devam etmekte iken içeri bir adam girip mevtanın oğluna bir mektup verdi. Mektup çocuğun babası tarafından verilmiş ve öldükten sonra kendisine verilmesi istenmişti. Meyyitin oğlu babasının bıraktığı mektubu yüksek sesle okumaya başladı.

Mektupta şöyle denilmekte idi:

— «Oğlum! Görüyorsun ya, sana o kadar mal-mülk bıraktığım halde, bana bir çorabı bile çok görüyorlar. Elbette bir gün sen de benim gibi ölüp gideceksin. Aklını başına topla... Sana da birkaç metre kefenden başka birşey vermeyecekler. Sana bıraktığım malı, iyi harca, sarfedeceğin yerleri iyi seç. Çünkü senin kabre götüreceğin amelinden başka bir şey değildir.»

Din adamları ölüye kefenden başka bir şeyin giydirilmesinin mümkün olmadığına karar verdiler ve adam hakikaten birkaç metre bez ve ameliyle başbaşa kaldı.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 09:07
Hazreti Ömer'in oğlu Abdullah (radıyallahü anh) babasını ölümünden tam bir sene sonra rüyasında benzi sararmış olarak görüp:

— Babacığım senin benzin kırmızı idi. Ne oldu da bu kadar sarardın? diye sordu.

Hazreti Ömer:

— Oğlum bir seneden beri Allah'a hesap veriyordum, daha yeni çıktım. Benzim ondan sararmıştır, diye cevap verdi. Abdullah ibni Ömer (r.a.) tekrar sordu:

— Babacığım hesap nasıl geçti?

— Oğlum hesapların biri bitip biri başladı. Eğer kefenimin içine koydurduğum mektup yanımda olmasaydı, işim çok zor olacaktı. o mektubun bana çok faydası oldu. Hele sadaka develerden Şirinin yuları iyice eskimişti de birkaç yerinden bağladıktan sonra kullanılamaz olunca atmıştık. Onun hesabını verirken Hak Teâlâ: «O yuları atıp Müslümanların malını zayettin,» diye azarlayınca cevap verecek bir şey bulamadım. Ancak işte o mektubun yüzü suyu hürmetine afvolunarak kurtuldum, dedi.

Hazreti Ömer'in oğlu Abdullah (radıyallahü anh) mektup hikâyesini ise şöyle nakletti:

— Bir gün babam halife iken, yanına Hazreti Hasan ve Hüseyin gelmişti. Babam onların sırtına birer elbise giydirdi. Onlar çok memnun olarak gittiler. Hazreti Ali çocuklarının sırtında babamın verdiği elbiseyi görünce çok memnun olmuş ve: «Gidin Halife'ye söyleyin, Resûlüllah onun hakkında Ömer hayatta olduğu müddetçe İslâmm nuru, vefatından sonra cennet ehlinin ışığıdır buyurmuştu, demiş onlar da gelip babama söylediler. Babam onlara bunu bir kâğıda yazmalarını söyledi, onlar da yazdılar. Daha sonra bana:

— Ben ölürsem bu kâğıdı kefenimin arasına koy, benimle beraber kabre gitsin. Orada başım dara düştüğü zaman bunu gösterir kurtulurum, buyurmuştu, diye anlattı.

pentar54
08.Haziran.2010, 09:33
Büyüklerden biri vefat eden zengin bir dostunun oğlunu ziyarete gitmişti. Evde otururlarken bir ara misafiri karşısında oturan dostunun oğlunun yüzüne «Şap» diye tükürdü.

Çocuk neye uğradığını şaşırmıştı. Bir taraftan yüzündeki tükürüğü silerken bir taraftan da misafirin yüzüne ters ters bakmaya başladı.

Misafir hiç istifini bozmadan:

— Evet kusura bakma, tükürmem icâb etmişti. Bir etrafa halılara, bir de senin yüzüne baktım etraf cenin yüzünden daha temiz geldi. Halıları kirletmektense pis yüzüne tükürmeyi tercih ettim, dedi.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 13:53
Bir adamın oğlu, babasına itaat etmiyordu. Adam, belki Halife bir çaresini bulur diye oğlunu, Halife Ömer'in huzuruna getirdi. Çocuğa, babaya itaatin faziletlerinden bahseden Hazreti Ömer:

— Babana niçin itaat etmiyorsun? dedi. Çocuk, Hz. Ömer'i dikkatle dinledikten sonra:

— Ya Ömer! Babanın evlat üzerinde bu kadar hakkı var da, evladın baba üzerinde hiç mi hakkı yok, dedi.

Hazreti Ömer: -

— Olmaz olur mu? Babanın vazifeleri de vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Doğduğu zaman güzel bir isim koymak, dinini, diyanetini öğretmek, kitabullahı öğretmek, daha sonra, zamanı geldiğinde müslüman ve iffetli bir hanımla evlendirmek, diye saydılar.

Bunları dinleyen evlât:

— Ya Ömer sorar mısınız babama, bunlardan hangi birini bana yapmıştır, dedi.

Hazreti Ömer, çocuğun babasına dönüp:

— Bu vazifelerini yerine getirdin mi? diye sordu. Adam gayet mahcup bir vaziyette:

— Hayır ya Ömer, yerine getirmedim, deyince Halife çok hiddetlendi ve:

— Demek ki, oğlun sana değil, sen oğluna isyan etmişsin. Bir de gelmiş oğlum beni dinlemiyor, diyorsun. Defol karşımdan, diyerek adamı huzurundan kovdu.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 13:55
Bir kadın, Risalet peygamberinin huzuruna gelerek:

— Ya Resûlallah! Benim üç çocuğum vefat etti. Dua et de cennete gireyim, dedi.

Kadının bu sözlerini dinleyen Resulü Ekrem Efendimiz:

— Sen zaten cennette yerini hazırladın, buyurdular.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 13:58
İbrahim Edhem Hazretleri, saraydan ayrıldıktan sonra bir daha evlenmedi, bütün ömrünü ibadetle geçirdi. Onun bu halini bilen bir dostu:

— Evlenmemekle ne iyi ediyorsun. Hiç olmazsa bir de aile derdi ile uğraşmıyor ve bütün zamanını ibadete veriyorsun, dedi.

O:

— Sen evliliğin faziletini bilmez misin ? Aile efradı için çekilen zahmet benim yaptığım ibadetlerden daha efdaldır, deyince adam:

— öyle ise niçin evlenmiyorsun? diye sordu. İbrahim Edhem'in cevabı şöyle oldu:

— Benim kadınlara ihtiyacım olsa ben de evlenirim. Sebebsiz yere bir kadını sefil etmek istemiyorum. Evli ile bekâr arasındaki fark, mücahit ile evinde oturan arasındaki fark gibidir.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 13:59
6 yüz sene cihana hükmetmiş Osmanlı imparatorluğunun manevî direkleri o büyük imparatorluğu ayakta tutmuşlardır. Bu büyük veliler her hususta Osmanlı idaresine yardımda bulunur, harp zamanında savaş meydanlarında, sulh anında ise memleket dahilinde padişahlara yol göstermişlerdir. Bunlardan birisi de Dördüncü Sultan Murat devrinde yaşamış, Armağani Mehmet Efendi namı ile meşhur validir. Aslen Foçalı olan Armağanî Mehmet Efendi, herkese bir elma hediye ettiğinden kendisine bu isim verilmiştir..

Armağanî Mehmet Efendi, bir gün Padişah'tan izin alarak akrabalarını ziyarete gidiyordu. Üsküdar tarafında Bostancıbaşı Köprüsünden geçerken vebalıların iyi ve kötü ruhları ile bizzat konuşup, kimlerin bu hastalıktan öleceğini ve kimlerin kurtulacağını öğrendi. Ve bir liste hazırlayarak "Dördüncü Murat Han'a takdim etti. Bu liste verildikten üç gün sonra istanbul'da öyle bir veba velvelesi vuku buldu ki, Armağanî Mehmet Efendi'nin listesine göre tam yedi gün içinde 70 bin insan ruhunu teslim etti.

Bu hadiseden sonra Armağanî Mehmet Efendi hazretleri içindeki sırrı meydana vurduğundan kendisi de memnun olmayarak Foça'ya gitti, ama oraya hemen varır - varmaz vefat etti.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:00
Şeyh Ebu Abdullah-ı Dineverî Hazretleri ömrünün son yllarında seyahata çıkmıştı. Seyahat esnasında Vadiü'l - Kur'a denen yere vardı. Orada bir mescide yerleşti. Yorgunluk ve ihtiyarlık sebebiyle daha fazla yürümeğe mecali kalmamıştı. Orada ona hiçbir yiyecek vermedikleri gibi evlerine de misafir etmediler. O mübarek bir gece yatsı namazından sonra yine aç susuz mescidde kalakaldı. Cenab-ı Allah ömrünü tamamlamıştı. O gece mescidde vefat etti. Sabahleyin gelen cemaat ona kefen hazırlayıp, cenaze namazını kılarak defnettiler. Fakat bir Allah dostunu gücendirmişlerdi. Onlardan tabii ki Allah da razı olmayacaktı. Ertesi gün, mescide geldiklerinde o garip yolcuyu sarıp defnettikleri kefeni mihrapta buldular. Üzerinde bir parça kâğıda şöyle yazılmıştı:

— Benim dostlarımdan birisi size geldi. Siz onu misafirliğe kabul etmediğiniz gibi yemek bile vermediniz. Benim dostum sizin bu merhametsizliğiniz yüzünden açlıktan mescidde vefat etti. Bizim sizin kefeninize ihtiyacımız da yoktur.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:01
Hazreti Fatih 21 yaşlarında İstanbul'un fethine karar vermişti. Büyük bir ordu hazırlayarak İstanbul'u kuşattı. Denizden ve karadan devam eden kuşatma, uzadıkça uzuyor, fakat bir türlü fetih müyesser olmuyordu. Hazreti Fatih'in ordusunda, zamanın manevî sahibi ve Kutb-ul Evliya Akşemseddin Hazretleri de bulunuyordu. Haliç tarafında çadırını kurmuş olan Akşemseddin Hazretleri, orduya moral veriyor, muhasara başlayalı 51 gün olmasına rağmen fethin gerçekleşmemesi bazı paşaların ve askerin moralinin bozulmasına vesile oluyordu.

Bu arada Fatih'i bile ikna etmeye çalışanlar:

— Sultanım bu zamana kadar 11 kez muhasara edilen istanbul'u almak bize de nasip olmayacak galiba, diyerek askerin geri çekilmesini istiyorlardı.

Fakat Fatih'in hocası Akşemseddin hazretleri, Hazreti Fatih'e müjdeyi vermişti:

— Mutlaka İstanbul fethedilecek ve Resûlüllah'ın övdüğü kumandan ve asker siz olacaksınız, diyordu. Hazreti Fatih'e muhasaradan çekilmemesini tavsiye ediyor, cesaret veriyordu.

Hazreti Fatih, Beyaz atının üzerinde devamlı asakiri Islâmiyeyi kontrol ediyor:

— Askerlerim, yılmayın bıkmayın... Ya ben Bizans'ı alırım, ya Bizans beni, diyerek hocasının talimatını tatbik ediyordu.

Akşemseddin hazretleri Haliç tarafınnda çadırını kurmuş devamlı Allah'a yalvarmakla meşguldü. Hatta birkaç gün çadırından hiç dışarı çıkmadığı oluyordu. Son zamanlarda yine bir gün bazı ileri gelen kumandanlar, Hazreti Fatih'e:

— Sultanım, siz bir ihtiyarın sözüne uyup bu kadar askeri boşuna burada tutuyorsunuz. Halbuki size nasihat eden, fethin gerçekleşeceğini söyleyen hocanız, askerin arasına bile girmiyor. Devamlı, çadırında istirahat etmekle meşgul. Artık vazgeçelim bu davadan, demeye başladılar.

Bunun üzerine Hazreti Fatih, biraz üzüntülü biraz da mahcup ve kızgın halde Akşemseddin hazretlerinin çadırının bulunduğu yere vardı, atından indi. Çadıra yaklaşıp kulak verdi ki, hiç bir ses gelmiyor. Kılıcını çekerek çadıra doğru yürüdü.

— Eğer bize akıl veren hocam kendisi uyuyorsa kafasını keseceğim, diyordu.

Bütün ileri gelenler orada manzarayı seyrediyorlar ve neticeyi merak ve heyecanla bekliyorlardı.

Hazreti Fatih çadırın bir kenarından açıp baktı ki, Yüce Velî yatıp uyumak değil, günlerden beri gözlerine uyku koymamış, başı secdede Allah'a dua ile meşgul. Hatta öyle ki, gözlerinden akan mübarek yaşlar başını koyduğu yeri ıslatmış, başı çamur içinde kalmış, alnını secdeye koyduğu yere, mübarek başının izi çıkmıştı. Bu hali gören Hazreti Fatih, hocasına bir kat daha inançla başında bekledi ta ki Akşemseddin hazretleri başını secdeden kaldırıncaya kadar. Akşemseddin hazretleri başını secdeden kaldırdığında, padişahın, başında beklediğini gördü ve-şöyle dedi:

— Müjdeler olsun beyim! Resûlüllah'ın alemdarı Ebû Eyyûbu En-sarî burada gömülüdür... Allah'ın hikmeti seccademizi hazreti Eyyûb'un mezarı üzerine döşemişler, hemen şurayı kazsınlar, buyurdu. Akşemseddin hazretlerinin müridlerinden üç kişi orayı kazdılar. Derinliği üç ziraa varınca, dört köşe bir somaki mermer göründü. Üzerinde; «Haza kabr-i Eba Eyyûb-el Ensarî = Burası Eyyûb el Ensarî nin kabridir» yazılı idi. Taş kaldırıldı... Aradan asırlar geçmesine rağmen, Hazreti Eyyûb'un mübarek vücutları safranla boyanmış kefen içinde tab - taze duruyordu. Mübarek ellerinden birinde, tunçtan bir mühür vardı. Taş olduğu gibi geri kondu, mezarın üzeri kapatıldı.

Bu manzarayı gören İslâm ordusu, bir kat daha îmanla Bizans'ın üzerine yürüdüler ve dünyada misli görülmemiş bir askerî taktikle Ege denizinden 70 parça donanmayı Beyoğlu'ndan ve Kasımpaşa sırtlarından Haliç'e indirdiler. Şimdilik Galata Köprüsü'nün olduğu yer Bizans'lılar tarafından kontrol edilmekte idi. Bu gemilerin nereden geçmiş olabileceği hususunda akıl erdiremeyen düşman, Haliç'ten de top ateşiyle karşılaşınca şaşkına döndüler ve büyük bir moral kırıklığına uğradılar..

Bundan sonra muhasaranın 51. günü şimdiki Edirnekapı'dan asker var gücü ile hücuma geçti, İslâm askerleri surlara- tırmandıkça düşmanın aman vermez ok ateşiyle karşılaşıyorlardı. Şehit olarak yere düşen askerin elinden Osmanlı bayrağını alan ikinci kahraman yine azimle surlara tırmanmaya devam ediyordu. Ne olursa olsun şehit olacaklar, gazi olacaklar ve İstanbul'u alıp, Hazreti Peygamberimizin: «Kostantiniyye elbette fetholunacaktır. O'nu fetheden Fatih ne güzel kumandan, onun askeri de ne güzel asker» Hadîs-i Şerifinin sırrına, ma zhar olmaya gayret ediyorlardı. Nitekim kısa zaman sonra Bursa'nın Ulubat'ından Hasan isimli bir yiğit: «Allahü Ekber Allahü Ekber» sâdâlarıyla Edirnekapı surlarının tepesine bayrağı dikip şehadet mertebesine o da kavuştu.

Ondan sonra artık istanbul alınmıştı. Açılan kapıdan büyük Kumandan hazreti Fatih ve O'nun muhterem hocası büyük velî Akşemseddin hazretleri tekbir ve tehlil nidalarıyla surların içine girdiler. Aya-sofya'nın olduğu yere doğru ilerliyorlardı... Bizans kızları yeni padişahlarını karşılamak istiyorlar ve ellerine aldıkları gül demetlerini padişah zannederek en önde giden Akşemseddin hazretlerine uzatıyorlardı. Akşemseddin hazretleri anlamıştı, onların maksadını:

— Padişah ben değilim. Şu arkadaki gençtir, siz ona verin ellerinizdekini,. diyerek kır atının üzerinde bütün haşmetiyle duran Fatih'i gösteriyordu.

Ayasofya meydanına gelindiğinde büyük Fatih atından indi, secdeye kapanarak yerleri öptü. Kendisini takip etmekte olan askerlerine, kısa bir konuşma yaparak fethin ehemmiyetini anlattı ve Cuma'ya kadar Ayasofya kilisesinin cami haline getirilmesini emretti.

İstanbul Salı günü alınmıştı. Üç gün içinde cami haline tahvil edildi ve ilk Cuma'yı Hazreti Fatih kıldırdı.

Namazı kıldırmadan evvel arkasında saf bağlayan cemaata dönerek şöyle seslenmişti:

— Ey cemaat içinizde kim ikindi namazını kazaya bırakmamışsa namazı o kıldırsın.

Fakat cemaat içinden kimse çıkmaya cesaret edemedi ve Fatih Sultan Mehmed: «Anlaşılan bu görev de bize düştü» diyerek geçip Cuma namazını kıldırdı.

Namaz esnasında Fatih'in üç defa tekbir getirdiği rivayet edilmektedir. Namazdan sonra neden üç defa tekbir getirmek lüzumunu duyduğu sorulunca mübarek şu cevabı vermiştir:

— Birinci tekbirde Ka'be'yi göremedim, ikinci'de ise şüphelendim. Üçüncü tekbiri aldığımda Ka'betullah karşımda idi... Artık şüphem kalmamıştı kıblenin doğruluğuna, ondan sonra namaza devam ettim, buyurmuşlardır.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:02
Büyük velilerden, Zünûn-u Bısrî'ye biri:

— Bana ismi azamı emanet edip de öğretsen, der dururmuş. Zünnûn bunun ısrarına dayanamayarak bu adama, mendil içinde sarılı bir şey verir ve:

— Uç güne kadar sende kalsın emanet olarak, sonra senden alırım, der.

Adam mendili alıp eve götürür ve evde merak edip dayanamayarak mendili açınca mendilden bir fare çıkar ve fare kaçar. Hemen Zünnûn'a gider ve sitemde bulunur. Zünnûn da adama, ben seni imtihan etmiştim ki kaybettin. Sen bir fare emanetini elinde tutamıyorsun, nasıl olur da ismi Azam'ı sana emanet ederim, demiş.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:03
Hazreti Fatih'in dervişlere karşı çok zaafı vardı. Bir gün onun bu zayıf tarafından istifade etmek isteyen, pejmürde kılıklı bir adam huzura girip:

— Devletlû Sultanım, ben senin kardeşinim. Malının yarısını bana vermen gerek, dedi.

Fatih, kesedarına:

— Bu fakire bir mangır ver! dedi. Fakat miskin, parayı az bulup:

— Senin gibi şanlı bir hükümdara, kardeşine bu kadar az para vermek yakışır mı? dedi.

Hazreti Fatih:

— Seninle nerden kardeş oluyoruz? diye sorunca. Adam:

— Senin de, benim de ilk anamız Havva, ilk babamız Âdem Aleyhisselâm değil mi? dedi.

Bu sefer Hazreti Fatih'in cevabı şöyle oldu:

— Sen verdiğim parayı az görüyorsun, halbuki öteki kardeşlerin duyarsa hissene bu kadar düşmez. Şimdilik bu sana yeter!

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:05
Fatih Sultan Mehmed Edirne'de büyük bir sünnet düğünü tertiplemiş ve düğüne zamanın ileri gelen ilim adamlarını da davet etmişti. Alimler arasında Fatih'in hocaları; Molla Güranî ve Molla Hüsrev de vardı.

Hazreti Fatih, yemekte Molla Güranî ile beraber sofraya oturdu. Yemek esnasında Hocası Molla Güranî Fatih'e şu nasihatta bulundu

— Haramdan perhiz eyle!..

Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmed:

— Hocam, bu sözünle eğer sarayda haram lokma yendiği fikrini söylemek istiyorsanız, şu anda siz de o haramdan yiyorsunuz, dedi.

Molla Güranî cevabı yapıştırdı:

— Benim önüme helâli, sizin önünüze haramı isabet etmiştir! dedi.

Bu söz karşısında diyecek bir şey bulamayan Fatih, bu sefer yemek arasında hocası görmeden önlerindeki tabağı değiştirdi. Hoca yemeğe devam ediyordu ve Fatih'in bu hareketini görmemişti.

Biraz sonra Fatih:

— Hocam, artık haram yediğinizde şüphe kalmadı. Çünkü ben biraz evvel tabakları değiştirmiştim, dedi.

Hoca yine çıkış yolu buldu: -.

— Siz bana haram nasip olmaması için böyle yaptınız. Çünkü sizin önünüzdekinde haram, benim önümdekinde ise helâl lokma kalmadığı bir zamanda siz tabağı değiştirdiniz. Sizin yediğiniz haram, benimki ise helâldir, dedi.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:06
Hazreti Fatih, İstanbul'u fethettikten sonra, hemen kendi ismiyle anılan bir cami ve etrafına da büyük bir medrese yaptırdı. Bugünün üniversitesi sayılan medresede, Fatih de, bir oda almak istiyordu. Fakat Fatih'in bu isteğini medresenin ilim neyeti:

— Siz ne talebesiniz, ne de hacegân sınıfındansınız. Bu durumda medresede bir odaya sahip olmanız mümkün değil, dediler.

Hazreti Fatih, aldığı bu cevaba kızmadığı gibi: ,

— Medresede bir odaya sahip olabilmem için, ne yapmam lâzım? dedi.

— İmtihan olmanız lâzım, dediler.

Fatih, aynı talebe imiş gibi imtihana girdi ve imtihanı kazanarak kendi yaptırdığı medresede bir odaya sahip oldu.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:07
Hazreti Fatih Sultan Mehmet istanbul'u fethetme plânları yapıyordu. Daha henüz 21 yaşında bulunan hükümdar, istanbul'un fethine girişmeden önce, halkını imtihan etmek istemişti. Sabahın erken saatlerinde tebdili kıyafet ederek, Osmanlı'nın başşehri olan Edirne'de çarşıya çıktı.

Çarşının bir tarafından girip, alış - veriş yapmaya başladı. Birinci dükkâna varıp birşey aldı. İkinci bir şey istediğinde dükkân sahibi vermedi.. Fatih'i tanımıyordu dükkân sahibi. Fatih Hazretleri mal olduğu halde neden vermediğini sordu.

Adam:

— Ben sana bir şey satmakla sabah siftahımı yapmış oldum, ikinci alacağını da karşıdaki dükkândan al. Çünkü o henüz siftah etmemiştir, dedi.

Fatih memnun olmuştu. Öbürüne vardı, bir miktar mal aldı... İkincisini istediğinde o da vermeyip komşu dükkâna gönderdi. Böylece Hazreti Fatih koca çarşıyı baştan sona kadar dolaştı... Hepsinde aynı mukabele ile karşılaşmıştı.

Aldıkları erzakı, medresede ilim tahsil eden talebelere gönderdi, kendisi de saraya gelip Allah'a şükür secdesine kapandı ve şöyle dedi:

— Ya Rabbi sana hamdolsun... Bana böyle birbirini düşünen millet ihsan ettin. Ben bu milletimle değil Bizans'ı, dünyayı bile fethederim, dedi ve istanbul'un Fetih planlarını hazırlamaya başladı.

51 gün süren muhasaradan sonra Bizans, Akşemseddin Hazretlerinin de bizzat iştirakiyle fetholunmuştu. İstanbul fetholunduktan sonra, Osmanlı imparatorluğunun merkezi Edirne'den İstanbul'a taşındı.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:08
Kadızade Hızır Bey'in oğlu olan ve sonradan üstün zekâsı ve son derece kaabiliyeti sayesinde büyük ilim adamlarından olan Sinan Paşa, gençlik çağlarında felsefeye çok önem verirmiş. Babası Hızır Bey her ne kadar oğlunu bu yoldan çevirmeye çalışmışsa da bir türlü başaramazmış. Hatta öyle olmuş ki, bir gün baba-oğul beraber yemek yerlerken yine münakaşaya başlamışlar. Baba oğlunun her şey hakkında şüphe etmesine çok sinirlenmiş.

Bir ara demiş ki:

— Yahu Sinan, sende o kadar evham var ki, her şey için o kadar şüpheye düşüyorsun ki, neredeyse şu yemek yediğimiz tabağa bile bakır değil diyeceksin, demiş.

— Doğru söylüyorsun baba! insanın hisleri bazan o kadar galip gelir ki, ben bu tabağa «bakır değildir» diyebilirim, demiş.

Bunun üzerine son derece sinirlenen Hızır Bey, yemek yedikleri tabağı kaldırdığı gibi, oğlunun kafasına geçirmiş.

Sinan Paşa, daha sonra ilmini ilerletip hakikati anlayınca bu vehim sevdasından tamamen vazgeçip, değerli ilim adamlarından olmuştur. Hatta o kadar yükselmiş ki, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından Edirne medreselerinden birine, Hadis Müderrisi olarak tayin edilmiş, bilahare ise, Fatih onu sarayına alarak maiyetinde bulundurmuştur.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:09
«Ben sizin rabbinizim» diyerek ilâhlık iddia eden ve bu iddiasını inatla sürdürerek nice masum insanların kanına giren, nice hakîki Allah dostlarını öldürten, koca kefere Firavun'un, Allah'a inanmış bir hazinedarı ve onun da Mâşita adında bir karısı vardı. Maşita aynı zamanda Firavun'un kızının da hizmetçisi idi. Bir gün hamamda Firavunun kızının saçını tararken elinden tarak düştü. O zamana kadar îmanını gizleyen ve Firavun'un yardımını gören Mâşita, o anda îmanını gizlemek lüzumunu duymadan Bismillah diyerek tarağı yerden aldı. Mâşita'nın bu sözlerinden bir şey anlamayan Firavun'un kızı:

— Ne diyorsun, sen benim babamdan başka birinin yaratıcı olduğuna mı inanıyorsun? diye sordu.

Mâşita:

— Evet! Senin, benim ve bütün kâinatın, hatta babanı da yaratan yüce Allah ve onun Resulü Hz. Musa vardır. Ben onlara inanırım, senin kafir babana değil, dedi.

Firavun'un kızı:

— Nasıl olur bu? Babama söylerim ben bu meseleyi, dedi ve hakikaten hamamdan çıktıktan sonra babasına durumu anlattı. Firavun Mâşita'yı huzuruna çağırıp meselenin doğru olup olmadığını sordu.

Mâşita:

— Evet! Doğrudur. Senden başka hakiki bir ilâh vardır. O öyle Allah ki, hem senin, hem de bütün kâinatın yaratıcısı olan tek bir Allah'tır. Onun yeryüzündeki elçisi de Kelîmullah Hz. Musa'dır. Allah'a ve ahirete inanan herkesin; «La ilahe illallah Musa Kelîmullah» demesi lâzımdır, diyerek îmanını Firavun'un huzurunda da ikrar etti.

Mâşita'nın bu sözleri Firavun'u çileden çıkarmıştı. Kendisini Allah olarak kabul edinceye kadar işkence yapılmasını emretti. Saçından tavana astırdı, çıplak vücudunu kamçılarla kırbaçlıyorlardı. O ise, en ufak bir taviz vermeden, îmanında ısrar ediyordu.

En sonunda Firavun, onun îmandan dönmeyeceğini anlayınca, öyle işkence etmeye karar verdi ki, o işkenceler ancak şeytanın aklına gelirdi. Mâşita'yı bir tahtaya gerdiler. Ellerinden ve ayaklarından tahtalara çivilediler. Mâşita'nın iki çocuğu vardı. Bunlardan birisi beş yaşında, biri ise henüz Kundakta idi. Evvelâ beş yaşında olan kızını getirip, Mâşita'nın ağzını zorla açarak, kızın boğazını kesip kanını onun ağzına akıtmaya çalıştılar. Her tarafı kızının kanı içinde kalmıştı. Fakat en küçük bir pişmanlık duymayan Mâşita'da, dininden dönmek gibi bir şey görünmüyordu. Bu sefer kundaktaki yavrusunu getirip annesinin kucağına verdiler. Daha meselenin ne olduğunu anlama idrakinden mahrum olan yavruyu, annenin kucağına verdiklerinde, emmek için ağlayarak annesinin memesini arıyordu.

— İşte dediler. Sen Firavun'un ilâhlığını kabul etmeyecek olursan, bu çocuğunu da gözünün önünde keseceğiz. Ya dininden dön, yahut bu manzaraya razı olacaksın, dediler.

O anda annelik şefkati galip gelmek üzere idi. Mâşita nerede ise Firavun'a: «Benim Allah'ım sensin» diyecekti. Bir taraftan şeytan da bu sözleri söylemesine yardım ediyordu. Tam bu esnada Cenab-ı Allah, daha kundakdaki çocuğu konuşturmaya başladı.

Çocuk:

— Anneciğim sakın îmanından döneyim deme! Bak işte karşında Cennet bahçeleri ve Cemal-i ilâhî seni bekliyor. Kessin beni bu kafir. Beni ve seni öldürmekle ancak kendisine zarar vermiş olur. Başka hiç- bir şey yapamaz. Dünyada zillet altında yaşamaktansa, şehide olarak ölüp nimete kavuşmak hem senin, hem de benim için daha iyidir, diyerek annesini ikaz etti.

Bu hal karşısında Firavun şaşkına dönmüştü:

— Aman söyletmeyin şunu. Bu durumu halk duyarsa, benim hakkımda şüpheye düşerler. Halk arasına vesvese girmesin, bu kadar tebaam var, bana inanan insanlar var. Rezil olmayalım, kesin şunların kafasını! diye emir verdi.

Masum yavruyu da, evvelki gibi annesinin ağzına kestiler ve kanlarını etrafa saçtılar. Bu hadise karşısında Mâşita üzülmek şöyle dursun, ölümün bir an önce gelmesini bekliyordu. Fakat Firavun hâlâ hırsını alamamıştı. Kocasını da gözü önünde öldürmek istiyordu. Kocasını getirdiler. Hiç bir şeyden haberi olmayan adamcağız, iki yavrusunun ölüsünü ve hanımının çarmıha gerilmiş halini görünce: «Allah'ın laneti senin üzerine olsun ey koca kâfir!» diye bağırmaktan kendini ala;madı.

Firavun'un intikam hırsları iyice kabarmıştı. Bir ateş yaktırıp, ateşin üzerine içi su dolu büyük bir kazan koydurdu. Kaynadıktan sonra da, çoluğuyla çocuğuyla hepsini kaynayan kazanın içine atıp, kaynatarak öldürdü. Kazana atılacakları zaman, suyun içinden:

— «Ey Allah'ın has kulları! Melekler ve bütün canlı varlık size gıpta etmektedir. Bu kaynayan ateş değil, Allah'ın sizin için hazırladığı bir Cennet bahçesidir. Buraya gelmek için acele ediniz. Sakın hiç üzülmeyiniz» sesleri geliyordu.

Bu zamana kadar bütün Allah'a inanan insanlara bir örnek olacak olan bu hadise, bundan binlerce sene evvel vuku bulmuş olsa da bugün de, İslâm düşmanları Allah'a inananlara bu gibi işkencelerden zevk almaktan, Firavun'dan daha geri değillerdir. Allah îmanı kâmil nasip eyleye...

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:10
Hicrî 1028 (Milâdî 1618) tarihinde Budin Valisi Karakaş Mehmet Paşa'dan jgelen bir mektupta Macaristan'da daire şeklinde siyah bir bulut belirip, bu buluttan kan gibi kırmızı bir yağmur yağdığı ve her biri 3-4 kantar ağırlığında kara taş gülleler düştüğü yazılıydı.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:11
Hindistan'da kurulan Türk imparatorlukları sultanlarından meşhur Gazneli Mahmut bir gün saray erkânıyla beraber ava çıkar. Avda önüne bir geyik çıkmıştır. Gazneli Mahmud geyiği vurmak için peşine düşer ve atıyla geyiği kovalamaya başlar. Bir müddet arkasından gittikten sonra önündeki geyik geri dönüp: «Senin vazifen ,beni vurmak mı, sen bu iş için mi yaratıldın?» der.

Bu sözü duyan hükümdar, geyiğin peşini bırakır ve kan-ter içinde bir köye varır. Köyün girişinde bir ev görüp su içmek için atından iner. Evde yalnız 8-10 yaşlarında bir çocuk vardır. Gazneli Mahmud çocuktan su ister.

Çocuk: «Siz biraz oturun, babam suya gitti, şimdi gelir, size suyu veririm» der ve misafirin atını gezdirmeye başlar. Fakat çocuk gelenin Padişah olduğunu bilmemektedir..

Padişah biraz oturup teri soğuduktan sonra, çocuk içeri girer, bir bardak su getirip: «Buyurun efendim!» der.

Gazneli Mahmud: «Niçin yalan söyledin, halbuki evde su varmış» dediğinde Çocuk:

— Efendim ben yalan söylemedim. Babam hakikaten suya gitti. Fakat ben sizin hararetiniz geçsin de, içtiğiniz su size zarar vermesin diye, su vermedim, der ve elinde su testisi ile sudan gelen babasını göstererek: .

— Bakın babam sudan geliyor, der.

Çocuğun bu zarafeti ve feraseti sultanın son derece hoşuna gitmiştir. Onu babasından izin alarak sarayına getirir. Çocuk, Sultan; «Hiç bir şey almana lüzum yok» dediği halde yanında bezle sarılı bir şeyler getirmiştir ve onun ne olduğunu kimse bilmemektedir. Saraya yerleşen çocuk bir taraftan tahsilini tamamlarken, beri taraftan da padişahın sohbet meclislerine- iştirak etmektedir. Ayaz ismindeki bu çocuk, daha o yaşta padişahın hayran kaldığından da parlak görüş ve fikirlere sahiptir. Günden güne padişahın takdir ve hayranlığını kazanmaya, devam eder. Ayaz'ın bu derece mevki sahibi olmasını bazı saray erkânı çekemez olmaya başlarlar. Ne yapsak da bunu Sultanın çözünden düşürsek diye hileler düşünmeye başlarlar. Ayaz ise Gazneli Mahmud'un gözüne o kadar girmiştir ki, padişah ona sarayın hazine anahtarlarını da teslim etmiştir.

Ayaz'ın aleyhindekiler bu yoldan onu küçük düşürmeye ve hırsızlık yaptığını yaymaya karar verirler. Dedi kodu bir taraftan genişlerken, bir taraftan da vezirler çıkıp padişaha Ayaz'ı şikâyet eder: «Sultanım sizin göz bebeğiniz ve herkesten üstün tuttuğunuz Ayaz, hazineden hırsızlık yapıyor» derler.

Gazneli Mahmud:

— Nereden bildiniz hırsızlık yaptığını- der ve iftiracılara bunu ispata davet eder.

Onlar:

— Sultanım, Ayaz saraya geldiği günden beri odası hep kilitlidir. Bizim odalarımızın kapıları ise herkese her zaman acıktır. Hele son zamanlarda içeri girip kapıyı kilitliyor, dışarı çıkıp kilitliyor. Eğer bizden gizlediği kıymetli mücevherler olmasa, hiç odasını kilitlemeye lüzum hisseder mi? derler.

Padişah, onlara: «Yalan söylüyorsunuz!» dese mesele hollolmayacak. Ayaz'ın odasını aratsa onu gücendirmiş olacak, ikinci şıkkı tercih ederek: «Gidin Ayaz'ın odasını açın. İçerde hazineden ne bulursanız, sizin olsun» der.

Hasetçiler heyecanla kapının ağzına yığılırlar ve Ayaz'ın kapısını kırarak içeri girdiler, içerde onların beklediği gibi mücevherler yerine yerde bir hasır, duvarda asılı bir post, yine duvarda asılı bir kaval ve onun yanında da çobanken giydiği çarığından başka hiçbir şey yoktur.

Tabii ki, hasetçilerin plânları boşa çıkmıştır ama, o içerdekilerinin mânâsını hiç kimse anlamamaktadır. Padişah Gazneli Mahmud, Ayaz'ı huzuruna çağırıp o içerdekilerin niçin senelerden beri orada durduğunu sorduğunda, Ayaz:

— Padişahım, ben saraya iltihak etmezden evvel bir çobandım, burada ise sizin büyük teveccühünüzle her şeye kavuştum. Bu durum belki bana evveliyatımı unutturur da kendime kibir gelir diye onları orada bulunduruyor ve içeri girdiğim zaman onlarla başbaşa kalıp kendimin ne olduğunu her zaman hatırlıyorum, der.

Ayaz'ın bu hareketi Padişahın daha çok takdirini toplamasına vesile olmuştur. Hasetçilere ise kâr olarak kötü düşünceleri kalmıştır sadece.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:54
Hz. Ömer (r.a.)'in halifeliği zamanında, iki genç, bir genci iki kolundan sıkıca tutup halifenin huzuruna getirmişlerdi.

Halife Ömer (r.a.):

— Söyleyin, derdiniz nedir? Bu delikanlının ne suçu var da, böyle sıkıca tutup buraya getirdiniz? diye sordu.

Delikanlının ellerinden tutan iki gençten biri konuşmaya başladı:

— Ya Emîr'el-Mü'mminin! Bu genç bizim babamızı öldürdü. Biz de adl-i ilâhî'nin tatbiki için huzurunuza getirdik. Babamızın bir suçu olmadığı kanaatındayız. Çünkü babamız, etrafta sevilip hatırı sayılan bir insandı. Buna ne lâzım geliyorsa tatbikini sizden istiyoruz, dediler.

Hazreti Peygamberimizin adalet sıfatına varis olan Hazreti Ömer, o gence:

— Doğru mu söylüyorlar? Eğer doğru söylüyorlarsa söyleyeceklerin nedir? buyurdu.

Genç, kendisim getirenlerin söylediklerinin doğru olduğunu, ancak hadiseyi anlatmak istediğini söyleyip müsaade aldıktan, sonra konuşmaya başladı:

— Ya Emir-el Mü'ininîn! Ben bir köylüyüm. Buraya (Medine'ye) Nebiyyi zişan Efendimizin kabr-i Şerifini ziyarete geldim. Çünkü Peygamberimiz: «Benim kabrimi ziyaret eden beni ziyaret etmiş gibidir» buyurmaktadır. Medine civarına geldiğimde hurmalık yakınında abdest bozmam icabetti. Atımdan inip abdest tazelemek için meşgul olurken, atımın bir ağacın dalından koparmakta olduğunu gördüm. Abdesti bırakıp hemen ata koçtum. Lâkin o anda karşıdan yaşlı bir adam bana karşı bağırarak geliyordu. Biraz yaklaştıktan sonra, elindeki taşla atıma vurdu ve at düşüp öldü. Atımı çok severdim... Dayanamadım, ben de onun ata vurduğu taşı alıp kendisine fırlattım. Bir de baktım ki, eceli gelmiş olacak adam da öldü. Beti o anda kaçmak isteseydim kaçardım. Fakat ben Allah'a ve ahiret gününe inanmış bir kimseyim. Cezam ne ise onu dünyada çekmeye razıyım. Hükm-ü ilâhî ne ise tatbik edilir, diyerek gayet soğukkanlılıkla başından geçenleri anlattı.

Hazreti Ömer (r.a.) gencin anlattığına göre kısas lâzım geldiğini ve idam edileceğini bildirdi. Genç bu hüküm karşısında gene hiç itiraz etmek şöyle dursun, bir mazeret bile beyan etmeden:

— Evet! Şeriatın emri ne ise ben, ona razıyım. Sizin adaletinize de hiç bir itirazım olamaz. Yalnız sizden bir ricam olacak, o da; benim bakmakla yükümlü olduğum bir yetim var. Onun bana teslim edilen altınlarını ben, bahçemde bir yere gömmüştüm. Şimdi onun yerini benden başka kimse bilmemekte, bana üç gün müsaade edin de, o yetimin malını kendisine teslim edip geleyim. Belki huzur-u ilâhîde ma'zur olabilirim, elimde olmadığı için teslim edemedim derim ama, o yetimin dünyada bundan mahrum olmaması için kendisine teslim etmem daha iyi olur, der.

Hazreti Ömer

— Sen şu anda mahkûmsun, müsaade etmemiz mümkün değildir. Belki kaçarsın, dedi.

Genç kaçmayacağma dair söz verip kaçmak istese daha evvel kaçmaya teşebbüs edebileceğini söyledi ise de Halife:

— Sizi salıvermemiz imkânsızdır. Ancak bir kefil olursa o zaman bırakabiliriz, buyurdu.

Bunun üzerine genç, orada bulunan Eshab üzerinde bir göz gezdirdikten sonra; Ebû Zerril Gıfari hazretlerini göstererek:

— Bu zat bana kefil olur, dedi. Bu sefer Hazreti Ömer:

— Ya Eba Zerr kefilliği kabul ediyor musun? diye sordu. Ebu Zer (r.a.):

— Evet, kefil oluyorum. Bu çocuğun üç güne kadar dönüp teslim olacağına inanıyorum, dedi.

Genci serbest bıraktılar, üç gün içinde gidip geri gelmek üzere müsaade isteyerek ayrıldı. Üçüncü gün olunca, ölen adamın çocukları Ebu Zer Hazretlerine: «Ya Eba Zer! Kefil olduğun adam gelmedi. Kim olduğunu bilmediğin bir kimseye, nasıl kefil oluyorsun. Adam bir kerre ölümden kurtuldu, bir daha geri gelir mi?» diyerek Ebu Zer Hazretlerini sıkıştırıyorlardı.

Ebu Zer Hazretleri:

— Daha üç gün dolmadı. Eğer üç gün dolar, genç de geri gelmezse, şeriatın emri ne ise bana tatbik ediniz, buyuruyor ve kefaletine sadık olduğunu söylüyordu. Eshabı Kiramı bir üzüntü kaplamıştı. Çünkü genç gelmiyecek olursa, Ebu Zer Hazretleri onun yerine idam edilecekti.

Hazreti Ömer:

— Ya Eba Zer! Eğer vermiş olduğu zamandan sonra gelecek olsa bile, zamanı gelince emri ilâhîyi tatbik eder, hükmü senin üzerinde infaz ederim, buyuruyordu.

Bu arada bazı eshap, babası ölen gençlere diyet teklifinde bulundular. Yeter ki Ebu Zer Hazretleri idam edilmesin, diyorlardı. Fakat onlar, bunu kabul etmiyorlar, babamızın katilinin kanı akmadıkça, buradan ayrılmayız diyorlardı. Bu heyecan kasırgası içinde Medine şehri çalkalanırken, bütün mü'minler neticeyi beklemekte idiler, ki tam bu esnada karşıdan bir adamın olanca kuvvetiyle koşarak yaklaşmakta olduğu görüldü. Bu gelen işte o adamdı. Koşarak Huzur-u Halifeye vardı:

— Biraz geç kalmakla sizi belki endişelendirmiş olabilirim ama özür dilerim. Görüyorsunuz ki, havalar sıcak, yolumuz uzak, bir binek atım da yok. Ancak gelebildim. Beni mazur görün, dedi.

Orada bulunanlar, hakikaten kendisinden ümit kesildiği bir sırada bir adamın koşa koşa ölüme gelmesini taaccüple karşılamışlardı. Hepsi mü'min dediğin, işte böyle olmalı, gibi sözler söylüyorlardı.

Halkın hayret ettiğini gören delikanlı:

— Merd olan sözünde durur, mü'min olan ahdine vefakâr olur. ölümden kaçmakla kurtulmak mümkün mü? Ben «dünyada ahde vefa kalmadı» sözünü söyletir miyim? deyip hakkında alınan kararın infaz edilmesini beklediğini söyledi.

Ebu Zer (r.a.)'dan tanımadığı bir adama nasıl olup da kefil olmayı kabul ettiği ve bu genci tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, O da şöyle buyurdu:

— Hayır; tanımıyordum. Fakat bu hadise îslâmm halifesi ve birçok sahabe huzurunda oldu. Ben orada bu teklifi kabul etmeyip de: «Alemde- faralet diye bir şey kalmamış» dedirtir miyim? buyurdu. Bunun üzerine kalblerine bir merhamet gelen gençler de, dâvalarından vazgeçtiler ve kısas istemediklerini bildirdiler. Onlara kısas yerine diyet teklif edildi. Diyet beyt-ül maldan verilecekti. Biz de davamızdan vazgeçtik. Diyet de almayacağız. Dünyada insanlık ve cömertlik kalmadı mı dedirtelim mi? dediler ve sırf Allah rızası için davalarından vazgeçtiklerini bildirip, diyet bile almayacaklarını söyleyerek helâllaştılar ve ağlaştılar. Böylece hem bütün eshab büyük bir üzüntüden kurtulmuş oldu, hem de bir müslümanın kısas edilerek ölümü önlenmiş olduğu gibi, fazileti Islama büyük bir örnek de verilmiş oldu.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:56
GÜL GÜZELİ

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir var¬mış, bir yokmuş. Develer tellâl iken, eşek natır iken, sıçan berber iken, gugukçuk terzi iken, tosbağa ekmekçi iken. Hamama vardım, hamamın tası yok. Peştamalın ortası yok. Ben anamın beşiğini, tıngır mıngır sallar iken. Bir var¬mış, bir yokmuş, Bir değirmencinin kara kedisi varmış. Bir padişahın da üç kızı varmış, Kızların biri kırk yaşında, biri otuz, en küçüğü de yirmi yaşındaymış. Kırk yaşındaki kız, bir gün babasına mektup yazmış. Mektubun altına da kendi adını değil, küçük kardeşinin adını yazmış ve gön¬dermiş. Mektupta: "Ablalarımın biri otuz, diğeri kırk yaşı¬na girdi. Onları hiç kimseye vermedin. Ben de onlar gi¬bi, kocaya varmayacak mıyım?" yazıyormuş.
Padişah, mektubu okumuş ve düşünmüş, taşınmış. Sonrada, kızlarını yanına çağırıp:
- Kızlarım, şimdi sırayla ok atmanızı istiyorum. Ok her nereye düşerse, orası sizin kısmetiniz olacak, demiş,
Önce büyük kız oku atmış. Ok vezirin oğlunun köşkü¬ne düşmüş. Padişah, kızını vezirin oğluna vermiş. Ortan¬ca kızın attığı ok, şeyhülislâmın oğlunun köşküne düş¬müş. Onu da vermiş. En küçük kız, okunu atmış. Ok bir külhancının kulübesine düşmüş, Padişah, bunu sayma¬mış, Bir daha attırmış; yine oraya düşmüş, Kız, üç kere at¬mış; üçünde de oraya düşmüş,
Padişah, sinirlenip:
- Ne yapalım, senin lâyığın buymuş! Bak, büyük kar¬deşlerin sabrettiler ve muratlarına erdiler. Sen ise onların en küçüğüyken sabredemedin ve bana mektup yaz¬dın! İşte, sonunda belanı buldun! Bunu o külhancıya gö¬türün! Hiçbir şey de vermeyin! diye kovmuş.
Kızı, götürüp külhancıya vermişler.
Külhancı ile kız, evlenmişler. Günler, aylar geçmiş, Çok yoksul oldukları için, ne dertleri ne de sıkıntıları bit¬miş. Kış gelince, bunları bir düşüncedir almış. Koca kışı bu kulübede nasıl geçireceklerini düşünüp, duruyorlar-mış.
En sonunda kız, külhancıya:
-Sizin hamamcıya gidip rica etsen de kışı geçirince-ye kadar, bize bir yer verse nasıl olur? demiş. Külhancı, gidip hamamcıyla konuşmuş. Hamamcı, onlara acımış ve kalacak bir yer vermiş,
Uzatmayalım, külhancıyla kar'sı oraya yerleşmişler.
Aradan bir zaman geçtik¬ten sonra, nur topu gibi bir kızları olmuş. Tam o sı¬rada duvar çatlamış ve içinden üç peri kızı çık¬mış.
Peri kızları, kadının odasını silmiş süpürmüş¬ler. Her tarafı düzeltip, ter¬temiz yapmışlar. Kadını, yatağına yatırmışlar; bebeği de kundaklamışlar. Giderlerken, perilerden biri:
- Bu güzel bebeğin adı, Gülsen. Ağladıkça inci dök¬sün, demiş.
Diğeri:
- Güldükçe güller açsın, demiş.
Sonuncusu da:
- Yürüdükçe cayır, çimen bitsin, demiş ve üçü bir¬den ortadan kayboluvermiş.
Külhancı, yorgun argın eve dönmüş. Bir de bakmış ki, bir kızı olmuş; karısı da tertemiz bir odada, süslü püslü bir yatakta yatıyor,
Adam, şaşkınlık içinde:
- Aman hanım, sana ne oldu? Bunları nereden bul¬dun? diye sormuş.
Kadın, her şeyi olduğu gibi anlatmış, Neyse, zaman su gibi akıp, geçmiş. Kız büyüyüp, on iki yaşına girmiş, Güzellikte bu dünyada eşi olmayan, görenin âşık oldu¬ğu bir kız olmuş. Kız, güldükçe güller açılıyor, ağladıkça inciler dökülüyor, yürüdükçe bastığı yerde çayır çimen bitiyormuş. Öyle bir güzel ki, hiç kimse görmemiş. Kızın güzelliği dilden dile dolaşıyormuş. Padişahın karısı da bu kızı duymuş. Kızı, oğluyla evlendirmek istiyormuş. Şehzade, bu kızı daha önceden rüyasında görüp, âşık olmuş.
Annesi, onu bir gün yanına çağırıp:
- Oğlum, güzelliği dillere destan bir kız var, Bu kızı, sana istemeye gideyim mi? demiş.
Şehzadenin, utancından nazlandığını gören annesi, onun da istediğini anlamış.
Valide sultan, yanına yardımcısını da alarak kızı iste¬meye gitmiş, Kızın annesi ve babası, baş üstüne demiş¬ler ve kızlarını vermişler. Valide hanımın yardımcısının da çok güzel bir kızı varmış. Biraz o kızı andırıyormuş. Bu ka¬dın, kendi kızının şehzadeyle evlenmesini istiyormuş. Kı¬zın gelin gideceği gün, ona tuzlu yemekler yedirmiş. Ya¬nına bir testi su ile bir torba almış. Kendi kızını da yanına almış. Gelinin arabasına binip, yola çıkmışlar. Kız, yolda çok susamış ve kadından su istemiş.'
Kadın:
- Gözünün birini çıkarırsan, sana bir bardak su veri¬rim, demiş.
Kız, susuzluktan yandığı için, gözünün birini çıkarıp suyu içmiş. Biraz sonra bir bardak daha istemiş.
Kadın:
- Diğer gözünü de çıkarırsan veririm, demiş. Kız, di¬ğer gözünü de çıkarıp suyu içmiş, Kadın, kızın gözlerini saklamış ve kızı da torbanın içine koyup, bir dağ başına bırakmış. Gelinliği de kendi kızına giydirmiş ve saraya gitmişler..
Neyse, padişah oğlunu kırk gün, kırk gece düğün ve eğlencelerle evlendirmiş. Şehzade, gelinin duvağını açınca düşünde gördüğü kız olmadığını anlamış. Biraz benzediği için sesini çıkartmamış, ama şüphelenmiş. Rü¬yasında gördüğü kız güldükçe güller açılır, ağladıkça
inciler saçılır, yürüdükçe çayır çimen bitermiş. Ama bu kızda ne gül varmış, ne inci, ne çimen.
Bu arada, kız dağ başında kendi kendine ağlarmış, Ağladıkça inciler dökülüp, torbanın içi incilerle dolmuş. O gün, ırmağa çöp dökmeye gelen çöpçü, birinin ağ¬ladığını duymuş.
Çöpçü, korkup:
- İn misin, cin misin? diye seslenmiş. Kız:
- Ne inim, ne de cin! Senin gibi bir insanım! demiş.
Çöpçü, çuvalın ağzını açınca iki gözü de olmayan kızı evine götürmüş. Çöpçü ve karısının, hiç çocukları yokmuş. Bu yüzden, kızı çok sevmişler ve kendi kızları gi¬bi görmüşler. Kıza çok iyi bakmışlar, ama kız gözleri ol¬madığı için çok üzülüyormuş; durmadan ağlıyormuş. Kız ağladıkça, evin her yanına inciler dökülüyormuş, İncile¬ri toplayan çöpçü, başka bir iş yapamaz olmuş. Parasız kaldıkça, incileri götürüp satıyormuş. Aradan günler geçmiş. Kız, üzüntüsünü biraz unutmuş, Güldüğü za¬man, güller açıyormuş.
Kız:
- Baba, al bu gülü ve sarayın önünde sat. "Gül sata¬rım, hiç görülmemiş gülüm var!" diye bağır. Eğer, bir ka¬dın gülü almak isterse, "Bir göze veririm," de.
Adam, gülü alıp doğru sarayın önüne gitmiş:
- Gül satarım! Görülmemiş güzellikte güllerim var! diye bağırınca kızın anası duymuş.
- Şu gülü alıp, kızımın başına takayım. Şehzade gö¬rünce, kızımı sevdiği kız sansın, demiş. Çöpçüyü çağırmış:
- O güle kaç para istiyorsun? demiş. Çöpçü:
- Bu gülü parayla satmıyorum. Bir göze veririm, demiş.
Kadın, kızın gözlerinden birini getirip çöpçüye vermiş ve gülü almış; kızının başına takmış. Şehzade, gülü görünce:
- Bu gül benim sevdiğim kızın güllerinden. Bunda bir iş var, demiş,
Çöpçü, gözü alıp doğru kıza getirmiş. Kız, gözünü yerine koyup, Allah'a yalvararak dua etmiş. Gözü yine eskisi gibi olmuş. Kızın yüzü gülünce, güller açmış,
Çöpçü, gülü almış ve sarayın önüne gitmiş. Sokakta bağırmaya başlayınca, kadın duyup:
- Şehzade kızımı biraz sevmeye başladı, Şu gülü de alayım, daha çok sevsin, demiş.
Çöpçü, yine;
- Bir göze veririm, demiş. Kadın, sakladığı diğer gö¬zü de çöpçüye vermiş. Çöpçü, gözü alıp kıza getirmiş.
Kız, onu da yerine koymuş ve tüm kalbiyle dua etmiş, Uzatmayalım, kızın gözleri eskisinden de iyi olmuş. Gün¬lerden bir gün, sokağa çıkmış. Güldüğü yerde güiler açılıp, bastığı yerde otlar biterek yürüyormuş. Gözlerini çıkaran kadın, onu görünce neye uğradı¬ğını şaşırmış. Telaş içinde çöpçünüı evine koşmuş:
- Aman senin kızın çok tuhaf! Sakın o bir cadı olmasın? diye çöp¬çüyü korkutmuş, Adam, biraz saf ol¬duğu için kadına inanmış.
Kadın:
- Bu kızın tılsımını öğrenip, bana söylersen sana yardım ederim, de¬miş.
Kız eve dönünce çöpçü, kıza:
- Kızım, senin tılsımın nedir? diye sormuş. Kızın aklına bir kötülük gelmediği için:
- Babacığım, ben bir insanım, ama periler bana yar¬dım ediyorlar, Benim tılsımım, büyük dağdaki geyiktir. Eğer o ölürse, ben de ölürüm, demiş.
Kötü kalpli kadın, sabah erkenden gizlice gelmiş, Çöpçüden, kızın tılsımını öğrenmiş ve hemen saraya dönmüş,
Kızına elemiş ki:
- Kızım, sen mahsustan hastaymış gibi yap. Gerisini bana bırak, demiş.
Kız, annesinin söylediklerini yapmış. Şehzade, he¬men hekimleri çağırmış. Kızın annesi, hekimlerden birini kandırmış ve ona:
- Siz, şehzadeye "Büyük dağdaki yüreğini, hanımınıza yedirir-seniz iyi olur." dersiniz, demiş.
Kötü kalpli kadının, bütün i işleri yolunda gitmiş. Şehzade, adamlarını gönderip geyiği 1 vurdurmuş, Hemen yüreğini mJS çıkartıp, kıza yedirmişler. Ge¬yik ölünce, kızcağız da ölmüş. Geyiğin yüreğinin ucunda kır¬mızı bir mercan varmış, Kız, yüreği yerken o mercan yere düşmüş, ama kimse görmemiş, Günler, aylar son¬ra bu kızın bir çocuğu olmuş, Bu bebek, şehzadenin rü-yasında gördüğü kız gibi, ağladıkça inciler dökülüyor, güldükçe güller açıiıyormuş, yürüdükçe çimenler biti¬yormuş. Şehzade, bir gece rüyasında o kızı görmüş, Kız:
- Şehzadem, benim canım sarayın merdivenlerinin altında duruyor. Karının doğurduğu çocuk, benim tılsı¬mım olan geyiğin yüre£,.nden olmuştur, demiş. Şehza¬de, uykudan uyanmış ve kızın söylediklerini düşünmüş. Merdivenlerin altına gidip aramış, taramış ve sonunda güzel bir mercan bulmuş. Mercanı alarak yukarı çıkmış ve masanın üzerine koymuş.
Aradan yıllar geçmiş ve çocuk, büyümüş, Oynar¬ken, masanın üzerindeki o mercanı almış, O sırada peri¬ler, çocuğu alıp kızın mezarına götürmüşler. Çocuk, elin¬deki mercanı kızın ağzına koyunca kız canlanmış. Şeh¬zade, çocuğunun kaybolduğunu anlayınca her yerde aramış, ama bulamamış. O gece rüyasında, çocuğu ile sevdiği kızı aynı mezarda görmüş, Korku içinde uyanmış. Hemen, rüyasında gördüğü mezarlığa gitmiş. Mezarı açınca, çocuğu ile sevdiği kızı bulmuş. Onları dışarı çı¬karmış. Kız, başından geçenleri olduğu gibi anlatmış.
Hep beraber saraya dönmüşler. Şehzade, karısını ve kötü kalpli annesini başka bir şehre sürdürmüş. Kız ile ev¬lenip, kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Çöpçüyü ve karısını, yanlarına almışlar.

pentar54
08.Haziran.2010, 14:57
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer tellâl iken, pireler berber iken. Ben anamın beşiğini, tıngır mıngır sallar iken, Bir padişa¬hın oğlu varmış.
Şehzade, avcılık ve cirit atmada çok ustaymış. Gün¬lerden bir gün ava çıkmış ve o sırada altın boynuzlu bir geyik görmüş. Geyik o kadar güzelmiş ki, şehzade onu öldürmeyip, canlı olarak yakalamaya karar vermiş, Ba¬basına armağan etmeyi düşünüyormuş.
Kemendiyle geyiği yaka¬lamak İçin ilerlediği sırada,
hayvan onu fark etmiş. Ok gibi yerinden fırlayarak kaçmaya başlamış. Şeh¬zade, hemen atına atla-yıp düşmüş güzel geyiğin peşine, Geyik kaçmış, o kovalamış; geyik kaçmış, o kovalamış. Ama, bir türlü geyiği yakalayamamış. Geyik, sonunda bir bahçeye girip, ortadan kaybolmuş. Şehzade de bahçeye doğru sürmüş atını. Bahçenin kapısında, yaşlı bir adama rastlamış.
Adam, şehzadeye:
- Buralarda ne arıyorsun? diye sormuş.
Şehzade, geyiği kovalayarak buraya kadar geldiği¬ni anlatınca, adam:
- İlâhi oğul, senin geyik diye kovaladığın, aslında kötü kalpli bir cadıdır. Seni tuzağa düşürmek istemiş, demiş.
Şehzade:
- Peki ama, bu bahçe kime ait? demiş. Yaşlı adam:
- Bu bahçe, yüzü gülmez padişahın kızı. Gül Sultanır bahçesidir. Bahçenin ortasındaki köşkte dadısı ile birlikte yaşar. Ben de onun bekçisiyim, Tam yedi yıldır buralar bekliyorum , Yedi yıldır ilk defa, bir insan görüyorum, demiş.
Şehzade, duyduklarına çok şaşırmış, Sonra da, ken¬dini tanıtmış. Bir süre, yaşlı adamla sohbet etmişler.
Yaşlı adam:
- Haydi oğlum, demiş, Sen, artık geri dön, Seni bura¬larda görürlerse, hemen öldürürler, Yazık olur sana.
Şehzade:
- Sen endişelenme ben Gül Sultan'ı görüp gidece¬ğim, demiş.
Yaşlı bekçi:
- Aman oğlum, sen ne diyorsun! İçeriye girdiğin an hem kendini, hem de beni yok bil. Çünkü, köşkün kapı¬sında bir aslan, bir de kaplan bağlı. Seni görünce, zincir¬lerini kopararak üzerine hücum ederler. Gel, bu sevda¬dan vazgeç, demiş.
Şehzade, yaşlı adamın uyarılarını dinlememiş. İlle de bahçeye girip, gül sultanı göreceğim diye diretiyormuş. Yaşlı bekçi en sonunda:
- Mademki bu kadar ısrar ediyorsun, haydi bakalım gir! diyerek bahçenin kapısını açmış.
Şehzade, bahçeye girer girmez gözleri kamaşmış. Köşkün önünde bir havuz, havuzda da dört tane fıskiye varmış. Ama, köşkün önünde bağlı duran aslanla kap¬lan onun kokusunu alır almaz homurdanıp, kükremeye başlamışlar. Gül Sultan, gürültüyü duyup pencereye çı¬kınca şehzadeyi görmüş; ona bir bakışta da yürekten sevdalanmış. Dadısına:
- Haydi git, şu zavallıyı hayvanlar parçalamadan düşmüş.
Şehzade, arkasında bu iki azgın hayvanı görünce:
- Eyvah! aslan ile kaplan peşimize düştü, demiş.
Gül Sultan;
- Merak etme, demiş. Onlar ben¬den hiç ayrılmazlar.
Benim koruyuculuğumu ya¬parlar.
Dadı, bahçeye çıkıp şehzadeyi yanına çağırmış. Şehzade, dadının yanına gelince Gül Sultan'ı gör-müş ve güzelliğinden yere düşüp bayılmış. Bunu gö- uKS ren sultan şehzadeye bir tokat atarak:
- Kalk, demiş. Kimsin, nesin, buralara kadar nasıl geldin? Haydi, hepsini anlat bana!
Şehzade, başından geçenlerin hepsini anlatmış.
Gül Sultan:
- Seni, ilk gördüğüm anda sevdalandım. Ama, be¬nim çok zâlim bir babam var. Senin, burada olduğunu duyarsa, gelip ikimizi de öldürür! Onun için, buradan hemen kaçalım! demiş,
Kız, eşyalarını toplamış. Dadısını da yanlarına almışlar.
Hep birlikte yola çıkmışlar, Çok geçmeden şehzadenin sarayına varmışlar.
Şehzade başından geçenleri babasına bir bir anlat¬mış.
Daha sonra kırk gün kırk gece düğün yapılarak şehza¬de ile Gül Sultan evlenmişler...

pentar54
08.Haziran.2010, 14:58
Hazreti Fatih ve ikinci Beyazıd devirlerinde yaşamış büyük alimlerden Molla Fenari Hazretleri, son derece mütevazı ve lüzumsuz yere hiç konuşmayı sevmeyen bir zattı. Aynı zamanda manevî ilimlerle de mücehhez olan Mevlânâ Fenarî, Şeyh Hacı Halife Hazretlerinin müridlerindendi.

Onun talebeleri çok az konuştuğunu, ancak Padişahlardan bir bahis açıldığı zaman bülbül kesildiğini söyleyerek şöyle anlattığını nakletmişlerdir:

— Bir gün sıcak bir Ramazan günü idi. Sultan Beyazıd Hazretleri ben acizi de yanlarına alarak şöyle ferah bir yere çıkmış güneşin batmasını ve iftar vaktini bekliyorduk.

Gurup vaktini seyreden Sultan Hazretleri bana dönerek şöyle söyledi:

— Görüyor musun Molla! Galiba orucun bitkinliği ve sıcak, güneşe de tesir etmiş ki yürümeye bile mecali kalmamış.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 14:59
Padişahın biri üç beş yardımcısıyla kırlara gezmeye çıkar. Ağacın altında uyuyan birisini görünce, yanındakilere, (şu garibi uyandırın, yılan falan zarar verebilir) der. Adam uyandırılınca, bakar ki karşısında padişah, başlar söylenmeye, (niye beni uyandırdınız, rüyada ne güzel padişahtım, saraylarım, ordularım vardı, şöyle emrediyordum, şunları yapıyordum...)
Bunun üzerine padişah gülerek, (iyi ama bak kendin söylüyorsun, rüyada diyorsun, rüyadaki padişahlığın ne kıymeti var, bak gözünü açınca, bitti) der. Adam cevap verir: (Benim padişahlığım gözümü açınca bitiyor, seninki gözünü kapatınca bitecek, ne farkı var?)

pentar54
08.Haziran.2010, 15:00
Halife Hazreti Osman'ın huzuruna bir adam gelmişti. Hazreti Osman:

— Git gusül et de gel! Karşımda cünüp cünüp oturma! dedi. Adam:

— Ya Emir'el Mü'mînin ben cünüp değilim, dediğinde Hazreti Osman-ı Zinnûreyn:

— Nasıl cünüp değilim, diyebiliyorsun. Sen buraya gelirken bir kadına şehvet nazarıyla bakmışsın, göz zinası yapmışsın, buyurdu.

Adam işlediği günahı hatırlayarak suçunu itiraf etti ve gidip yıkandıktan sonra Halife'nin huzuruna kabul edildi.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 15:01
Zayıf, perişan bir kedi varmış. Evin sahibi ona kuru ekmekten başka birşey vermezmiş. Bir gün bir arkadaşı onu ziyarete gelmiş. Haline çok acımış. Zayıf kedi de onun semizliğine gıpta etmiş. Kendisinin de onunla birlikte gelmesi, oralarda beslenip semizlenmesi için arkadaşına yalvarmış. Arkadaşı haline hamdetmesini söylemişse de anlatamamış. Beraber gitmişler. Gittikleri mahallede de bir adamın civcivlerini günlerdir kediler kapıp duruyormuş. Bu gün bu kedileri bekleyeceğim ve geleni vuracağım diye ahdetmiş. Adam pusuda beklemekte iken tesadüfen o mahalleye yeni gelen zayıf kediyi görmüş ve hemen ateş edip öldürmüş.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 15:02
Hazreti Peygamberimiz İslâmı tebliğle emrolunduğu zaman, birçok. padişahlara, sultanlara, şahlara mektup yazıp îmana davet ediyor, elçiler gönderip fikirlerini soruyordu. O zaman birçok hükümdarlar, bu mektuba müsbet cevap verip Peygamber Efendimize hediyeler göndererek memnuniyetlerini izhar ederlerken, birçokları da ya gelen elçiyi öldürüyor, yahut birçok eza ve cefa ettikten sonra elindeki mektubu yırtarak elçiyi eli boş gerisin geriye gönderiyordu. Bunlardan İran Şahı Peygamber Efendimizin mübarek mektubunu yırttığı gibi gelen elçiyi de öldürtmüştü. Fakat Cenab-ı Allah da onun cezasını bizzat kendi oğlu vasıtası ile verdi. Oğlu babasını tahtından indirdikten sonra onun cesedini o parçalanan mektup gibi parça parça ettirdi. Kendisine mektup gönderilen Rum Hükümdarı Herakliyus ve Mısır Hükümdarı Mukavkis ise gelen mektuba karşılık hediyeler göndermişler, fakat İslâmiyeti kabul edemeyeceklerini bildirmişlerdi;

Bunlardan kendisine mektup gönderilen Arap kabile Reislerinden Habbab isminde birisi daha vardı ki, kendisine mektup getiren elçiyi hayli hırpaladıktan sonra serbest bıraktı. Önünde duran mektubu da eline bile almak tenezzülünde bulunmadan adamlarına:

— Kaldırın, şunu önümden, atın. Vir yere!, diye emir verdi.

Mektubu derhal sultanın önünden aldılar, fakat yırtıp atmadılar. Diğer evrakla beraber onu da sarayın hazinesinde bir sandığa koydular.

Bu küstah, kendini bilmez sultanın, Habbab isminde bir de oğlu vardı. Daha yaşı genç babasının yerine sultan olmaya hazırlanan, ne isterse kendisinden esirgenmeyen, sarayın tek oğlu idi. Birgün sarayın hazinesine girdi. Orada evrakı karıştırırken, sandık içine saklanmış olan mektubu gördü. Büyük bir dikkatle alıp, tekrar okudu. Fakat hayret! Okudukça içinde bir ateş hissediyor, tekrar okuyor:

— Bu mektubu buraya neye koymuşlar acaba?... Ne güzel bir mektup bu. Hem Allah elçisi olduğunu bildiriyor, kendi dinine davet ediyor, hem de, dinine girmek isteyenlerden hiç bir şey talep etmediğini bildiriyor... Ne güzel sözler bunlar. Demek bizim tek yaratıcımız var, O'nün da yer yüzünde bir elçisi var!... diye söyleniyordu kendi kendine.

Çünkü Mektub-u Şerifte:

— Ey hükümdar! Kendini insanlara Allah olarak taptırma! Senin ve bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah'a îman et ki, dünya ve ahirette kurtuluşa erişesin. O tapındığınız putlar ve siz cehennemin ateşi olmaktan kurtulun, diye yazılı idi.

Henüz genç yaşta olan Habbab, mektupta ta'rif edildiği üzere orada îman ederek:

— Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resulühü, diyerek şehadet getirdi.

Mektubu okuyup îman ettikten sonra, bu halinden babasına bahsetmek istedi ise de, babası onu konuşturmuyor, hemen sözünü keserek:

— Oğlum sakın ona aldanma! Sen zevk-ü sefana bak, sen benim yerime geçecek, bu milletin reisi olacaksın. Öyle ne idiği belli olmayan birisine inanırsan kendine yazık edersin, diyerek kendince nasihat ediyordu. '

Fakat Habbab'ın kafasına girmiyordu böyle sözler, o bir kere inanmıştı Allah'a ve Ö'nun Resulüne... Oğlunun dâvasından dönmediğini gören babası, ona bizzat kendisi ceza vermek istedi. Ayakları altına alarak, öldürmeye kasdedercesine dövmeye başladı. Öyle çok dövüyordu ki, elinden vezirleri zor aldılar. Bu kadar yaptığı eziyet yetmiyormuş gibi, bir de cellâtlarına emrederek:

— Buna ne işkence yapılmak mümkünse yapın, îmanından dönmez, bizim, yolumuzu kabul etmezse de en sonunda kellesini kesin, diye emretti.

Cellâdlar alıp götürdüler... Öyle işkenceye tâbi tuttular ki, dille ta'rifi mümkün değil. Üç-dört gün kızgın çöllerde su çektirdiler, bir lokma ekmek bile vermiyorlar, ancak bir miktar tuzlu yiyecek veriyorlar, bir damla su içirmiyorlardı:

— Ya dininden dönersin, yahut bu işkencelerden sonra senin kelleni keseceğiz, diyorlardı, ama ona hiçbirşey te'sir etmiyor: «La ilahe illallah» diyor başka bir şey demiyordu.

Uç dört gün süren işkenceden sonra, hâlâ dâvasından dönmediğini görünce, artık idamına karar verdiler. Fakat idamı ile görevlendirilen cellâda öyle bir uyku gelmişti ki, ne yaptı ise uykudan kurtulamadı. Habbab ise kalın zincirlerle bağlanmıştı. O anda olmasa bile; yarın mutlaka idam edilecekti. Günlerce aç-susuz bu kadar işkenceye tâbi tutulan, her tarafı kan revan içinde kalan Habbab Hazretleri Allah'tan başka yardım isteyecek kimse bulamıyordu. Ellerini Allah'a açarak şöyle yalvardı:

— Ya Rabbi! Halim sana ma'lum, ben sana inandığım, senin Resulün Hazreti Muhammed'e inandığım için bu ezaya tâbi tutuluyorum. Beni bu belâdan ancak sen kurtarırsın. Öleceğime değil, Kâinatın Nur-u Habibin Muhammed Mustafa'yı görmeden bu âlemden gideceğim için hüzünlüyüm. Beni, ismine âşık olduğum Resulüne, bir an önce kavuştur da, ondan sonra ne olursa olsun, Ya Rabbi!, diye yalvarmaya başladı.

Onun, bu hulûsu kalb ile yalvarışı; arş-ı âlâyı titretmişti. Cenab-ı Allah, hemen Cebrail Aleyhisselâmı göndererek, dileğinin yerine getirilmesini temin etmesini emretti. Cebrail Aleyhisselâm, geldi.. Habbab'in bağlı olduğu zincir sanki çürümüş bez parçaları gibi dağılmaya başladı. Zincirden kurtulan Hazreti Habbab, hiçbir şey düşünmeden olduğu haliyle Medine tarafına koşmaya başladı. Öyle gidiyordu ki, sanki rüzgâr esiyordu. Yetmiş konaklık mesafeyi bir gecede aldı.

Yırtılmış elbiseleri, kan çamur içinde kalmış vücudu ile Medine'ye erişti. Fakat nasıl bulacaktı mahbubunu? Medine'nin sokaklarından birinde ağlayarak gezerken Amr bin As (r.a.) Hazretlerini gördü. Amr Hazretleri:

— Evlâdım nedir senin bu hâlin? Sen âşık olmuş birisine benziyorsun. Derdini bana anlat ki, açsan sana yemek getireyim, çok perişan bir haldesin. Günlerdir yemek yememiş bir halin var, deyince, genç delikanlı:

— Hayır, benim arzuladığım ne yemektir, ne de başka bir dünya malı, diye cevap verince, anladı mübarek; onun Peygamberimize ve O'nun yoluna âşık olduğunu... BÜYÜK DİNİ HİKÂYELER

— Ben Hazreti Muhammed'e îman etmiş bir müslümamm, sırrını bana söyle kardeşim. Kimseye söylemeyeceğime dair söz veriyorum, deyince Habbab Hazretleri eline sarılarak:

— Beni Hazret-i Muhammed'e götür, dedi.

Tam bu esnada Cenab-ı Allah (C.C.) Cebraili göndererek Peygamberimize haber vermiş, uzaklardan bir misafirinin geldiğini ve karşılamasını ta'lim buyurmuştu. Hazreti Peygamberimiz, orada bulunan eshabiyle beraber, Medine sokaklarından huzuruna gelmekte olan Hazreti Habbab'ı karşıladı. Ona sadakatından dolayı iltifatlar etti:

— Hoş geldiniz fedakâr oğlum Habbab!, diyerek kucakladı, bağrına bastı. "

Hazreti Habbab, artık bir sahabî olmuştu. Başından geçenleri Server-i Kâinat Efendimize anlattı ve babasının mülkünde esir muamelesi görürken, işkenceye tâbi tutulurken Peygamberimize karşı olan aşkını ifade eden şiirini tekrar Resûlullah'a okumaktan kendini alamadı.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 15:04
Ümmü Ammar isminde bir müşrikin, Habbab isminde bir kölesi vardı. Bu köle îslâmiyeti kabul etmişti. Ümmü Ammar her ne kadar ona dininden dönmesi için baskı yaptı ise de kabul etmiyordu. Hattâ işkencede o kadar ileri gitti ki, başını ateşle dağlamaya başladı. Artık işkenceye dayanamayan Habbab, durumu Resûlüllah (s.a.v.)'e bildirdi.

Hazreti Resul:

— Ya Rabbi Habbab'a yardım eyle, diye dua etti.

Bu duadan sonra çok geçmeden müşrik Ummü Ammar hastalandı. Doktorlar başının ateşle dağlanmasını, aksi takdirde hastalıktan kurtulmasının imkânsız olduğunu söylediler.

Ummü Ammar'ın başka kölesi olmadığı için Habbab'a başını ateşle dağlatmaya başladı...

pentar54
08.Haziran.2010, 15:06
Hazreti Fatih'in babası İkinci Murad, Üstadı Hacıbayram Veli'ye:

— Hocam dua buyursanız da İstanbul'un fethi, bize nasip olsa, dediğinde O:

— Sultanım Allah ömrünüzü uzun kılsın. Lâkin İstanbul'un fethini ne siz göreceksiniz, ne de biz göreceğiz. İstanbul'un fethini şu çocuk ile şu köse görecekler, buyurarak yanlarında daha dört yaşında bulunan Mehmed'i ve onun üstadı Akşemseddin Hazretlerini gösterdiler.

Vakıa Hacıbayram Veli'nin dediği gibi Mehmed büyüdü, Fatih ün-vanına erişti. Köse ise Akşemseddin Hazretleri İstanbul'un manevî fatihi olarak tarihe geçti. Allah ruhlarını mukaddes kılsın.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 15:08
Bugün Hafız Osman hattı olarak bilinen Kur'an-ı Kerîm'in de yazarı olan meşhur hattat Hafız Osman 1642 yılında dünyaya gelmiştir. Fakir bir ailenin çocuğu olan hattat bir gün Eminönü'nden Üsküdar'a geçmek için kayığa binmişti. Üsküdar iskelesine gelince kayıkçıya para vermek için elini cebine attı ki, cebinde beş kuruş bile yok. Hemen cebinden bir parça kâğıt çıkarıp üzerine çok nefis bir Besmele-i Şerife yazıp kayıkçıya uzattı ve:

— Bu besmele sana armağanım olsun. Kusura bakma yanıma para almayı unutmuşum, dedi, kayıktan inip çekti gitti.

Kayıkçıya para lâzımdı. Elindeki kâğıttan pek bir şey anlamıyordu. İskeleye en yakın bir kahvehaneye girip başından geçenleri anlattı. Kayıkçının elinde besmeleyi görenler onun Hafız Osman'ın eseri olduğunu anladılar ve satın almak istediler.

Kahvede bulunanlar besmele yazılı kâğıdı almak için yarış ediyorlardı. Açık artırmaya çıkardılar ve en sonunda elli altına birisi satın aldı. Her günkü kazancının belki de elli mislini kazanan kayıkçı paraları cebine koymuş sahile doğru giderken, karşıdan o adamın gelmekte olduğunu görüp kayığına buyur etti. Hafız Osman kayığa binip karşıya geçince adamın parasını çıkarıp verdi. Kayıkçı:

— Efendim ne olur o besmeleden bir tane daha yazıverseniz, dediyse de Hafız Osman Üsküdar'daki arkadaşından gerekli yol parasını almıştı.

— Bana bak ahbap, biz o besmeleyi sabah çektik. O senin yedi ceddine de yeter. Bir daha da çekmeyiz, deyip uzaklaştı.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 15:09
Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerinin gözü ağrıdı. Doktor ona:

— Sakın gözüne su dokundurma!.. Eğer aksini yaparsan gözün kör olur, dedi.

Hazreti Cüneyd:

— Ya abdest almak... Doktor ısrar etti:

— Gözün sana gerekse böyle. Yoksa sen bilirsin...

Tabipten ayrılıp eve gelen Cüneyd-i Bağdadî, abdest aldı iki rek'at namaz kılıp yattı. Uyandığında gözlerindeki bütün ağrılar geçmiş, hatta eskisinden daha iyi görür olmuştu. O sırada hafiften bir ses geldi:

— Cüneyd, bizim için gözünden geçti. Eğer o bizi andığı vakit, bütün cehennem ehlinin affını istese idi, tamamı affolunurdu.

Doktor hastasını ziyarete gittiğinde, hastanın gözlerindeki ağrının tamamen gittiğini ve hastalığın eserinin bile kalmadığını görüp:

— Bu hakkın ilâcıdır. Buna bizim aklımız ermez. Asıl bizim gözümüz hasta imiş de haberimiz yokmuş, deyip imana geldi

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 15:10
Bir gün Sultan Süleyman'ın huzuruna bir sivrisinek gelip zıvıldamaya başlar. Süleyman Peygamber iyice dinler ki, bazı şikâyetleri var.

Padişahın parmağının başında dertlerini sayan sivrisinek:

— Ey ins-ü cin peygamberi ve sultanı, ey bütün yaratıklara, suya, rüzgâra, yağmura, kurda, kuşa velhâsıl bütün mahlûkata hükmeden hükümdar! Sen her dertlinin derdini dinler, her hakimin hakkını haksızdan alır, haklıya verirsin. Bizim de senden bir dileğimiz var, ne olur buna da bir çare! Bize ne bağda, ne bahçede, ne ağaçların, taşların başında velhâsıl hiçbir yerde rahat yüzü yok. Eğer bizim bu derdimize çare bulursan ömrümüz boyu, hatta kıyamete kadar sana dua edeceğiz, diye dertlerini saymaya başlar.

Sultan Süleyman bütün dertlerini ortaya döken sivrisineğe:

— Evet! Anladık ama, bu derdiniz ve şikayetiniz kimden sizin?, diye sorar.

Sivrisinek melül - mahzun cevap verir:

— Sultanım, bizim bu şikâyetimiz rüzgârdandır. O sanki bize düş-manmış gibi nereye gitsek kovalıyor ve rahat yüzü göstermiyor.

Süleyman Aleyhisselâm:

— Haklı olabilirsin... Fakat Allah tarafından bana emir var; «Hem şikâyet eden, hem de hakkında şikâyet olunan mecliste hazır bulunmazsa, sakın hüküm verme» buyurdu. Bu sebepten hasmını da buraya getirmezsen dâvana bakamam. Git hasmını çağır, gelsin. Ancak ondan sonra hükmedebilirim, der.

Sivrisinek:

— Sultanım haklısınız. Nasıl olsa herşey senin emrinde; emredin gelsin, der.

Sinek kabul ettiği için Sultan Süleyman rüzgâra:

— Ey seher yeli, es bakalım bu tarafa!, diye emreder.

Rüzgâr itiraz edecek değildir tabii... Esmeye başlar. Esmeye başlar ama, sivrisinek de gitmeye başlar. Sineğin parmağının başından kaybolduğunu gören Sultan Süleyman:

— Dur! Nereye gidiyorsun, der.

— Padişahım, derdimiz zaten onun gelmesinden değil mi? Onun olduğu yerde ben nasıl durabilirim. Onun yokluğu benim varlığım, onun varlığı ise benim yokluğum demektir, sözlerini ancak Süleyman Aleyhisselâm'a duyurabildi.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 15:11
Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fethetmiş ve hilâfet 1516 yılında Abbasilerden Osmanlılara geçmişti. Bir cuma günü Ümeyye Camünde cuma namazı kılınacaktı. Yavuz Sultan Selim de, camide idi. Şam valisi hükümdarın namaz kılacağı yere yeşil atlastan bir seccade sererek namaz kılınacak yeri ayırmıştı. Yavuz, namaz kılacağı yerde diğer cemaattan ayrı olarak serilmiş bu seccadeleri görünce hiddetlenerek:

— Burası ibadet yeridir, padişah sarayı değildir, dedi ve atlas seccadelerin kaldırılmasını emretti.

Kendisi de, cemaatla beraber camide namaz kılmaya başladı.

Sıra Cuma hutbesine gelmişti ki, imam çıkarak hutbeyi okumaya başladı. Hutbenin mukaddimesinde halifelerin ismi zikredilirken imam efendi Yavuz Sultan Selim'i kastederek:

— Hakimülharameynişşerifeyn (Mekke ve Medine'nin hükümdarı) dedi.

İmam efendinin bu sözlerini duyan Koca Yavuz hemen oturduğu yerden ayağa kalkarak:

— İmam efendi! Okuduğunuz hutbedeki Hakimülharameyn lâfzını, hadimül harameyn olarak değiştir. Zira ben, Hakimül Harameyn değil; olsa olsa, o mübarek beldelerin hizmetçisi olabilirim, dedi.

* * *

pentar54
08.Haziran.2010, 15:12
Eshaptan birisi:

— Ya Resûlallah! Çok yemek yediğimiz halde doymuyoruz, diye şikâyette bulunarak sebebini sordu.

Efendimiz (s.a.s.):

— İhtimaldir ki, evde ayrı kapta yemek yiyorsunuz, buyurunca, oradakiler

— Evet, ayrı yiyoruz, dediler. Peygamberimiz (s.a.s.):

— Ashabım! Yemek için bir sofranın başına toplanınız, besmele çekiniz ve yemeğe öyle başlayınız. Yemeğiniz bereketli olur, buyurdular.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 09:44
Halife Mansur, hanımının üzerine tekrar evlenmek istemişti. Hanımı buna karşı çıktı. Bu meselede anlaşamadılar. Halife karısına:

— Aramızda hakem olarak kime razısın? diye sordu. O:

— Ebû Hanife'nin hakemliğine razıyım deyince, İmam-ı A'zam Hazretlerini çağırıp meseleyi halletmesini istediler.

Halife Mansur söze başladı:

— Ya İmam, bir erkek kaç kadınla evlenebilir?

— Dört.

— Cariyelerden kaç?

— Onlar için bir sayı konmamıştır!.

— Bunun hilafını söyleyen var mı?

— Hayır!

Bu konuşmadan sonra Ebû Cafer-i Mansur, karısına dönerek:

— Söylediklerini işitiyorsun ya, bunlar şeriatın hükmüdür, dedi. İmam-ı A'zam Hazretleri, tekrar söz alıp konuşmaya başladı:

— Bunlar şeriatın sözüdür. Fakat bu kadar evliliğe Cenab-ı Allah, karıları arasında adaleti tatbik edecek kimselere müsaade etmiştir. Adaleti bozma ihtimali olanlar, birden fazla kadınla evlenmemelidirler. Bize yakışan da Allah'ın verdiği edep dersini bozmamaktır. Allah Teâlâ: «Adalet edemeyeceğinizden korkarsanız, birden fazlası ile evlenmeyiniz!» buyurmaktadır, dedi.

Bu konuşmadan gerekli dersi alan Halife Mansur, evlenmekten vazgeçti. Ebû Hanife Hazretleri de çıkıp gitti.

Bunun üzerine halifenin hanımı, hizmetçisi ile İmam-ı A'zam Hazretlerine bazı hediyeler gönderdi. Bunlar arasında; elbise, cariye ve bir de Mısır merkebi vardı. Fakat İmam, bunları kabul etmedi ve:

— Ben sadece dinî vazifemi yaptım, hakkı müdafaa ettim. Ona benden selâm söyle, ben bu şekil hareket etmekle, ne dünyalık talep ettim, ne de kimseye yakın olmak istedim, buyurdular.

pentar54
09.Haziran.2010, 09:45
Halife Hazreti Ömer, bir sokaktan geçerken bir kadın yolda oynamakta olan oğluna:

— Oğlum kenara çekil! Halife geliyor, dedi. Kadının bu sözlerini duyan bir başka kadın:

— Daha dün Ömer'di, bugün halife mi olmuş? diye kendi kendisine mırıldandı.

Yoldan geçmekte olan Hazreti Ömer kadının yanına yaklaştı ve:

— Bana eski ismimi hatırlattığın için sana teşekkür ederim, dedi.

pentar54
09.Haziran.2010, 09:46
İlk müslümanlardan ümmü Varaka isimli kadın, her harpte Resûl-ü Ekrem Efendimizin huzuruna çıkar:

— Ben de harbe iştirak etmek isterim. Hiç olmazsa yaralıların yaralarını sararım, derdi.

Fakat Server-i Kâinat Efendimiz O'na:

— Sen evinde otur! Evde de sana şehîdlik nasip olur, buyurarak harbe iştirakine müsaade etmezlerdi. Hatta Ummü Varaka'yı kasd ederek:

— Şehide hanımı ziyaret edelim, der o yaşlı sahabeyi evinde sık sık ziyaret ederlerdi.

Ümmü Varaka da evinde daima:

— Ya Rabbi! Bana şehitlik mertebesi nasip eyle! diye dua ederdi. Yine bir harbe çıkılmıştı, Ümmü Varaka yine gelip harbe iştirak etmek istediğini bildirdi. Peygamber Efendimiz de ona yine:

— Sen evinde kal! Ev halkına imamlık et, onlara namaz kılmasını öğret... Namaz kıldır, buyurdu. Bir de müezzin tayin etti. Her gün Ümmü Varakâ'nın evinde ezan okunur, cemaatla namaz kılınırdı. Ümmü Varaka'nın bir cariyesi, bir de kölesi vardı, öldüğü zaman azat edilmeleri için söz vermişti.

Bir sabah Hazreti Ömer, Ümmü Varaka'nın evinden ezan sesinin gelmediğinin farkına varıp, acaba bir şey mi oldu diye onun evine teşrif ettiklerinde; Ümmü Varaka'yı boğularak öldürülmüş olarak buldu. Onu köle ve cariyesi ölmesini beklemeden evvel boğup öldürmüşler ve kaçmışlardı. Ömer (r.a.) hazretleri çok müteessir oldu. «Allah'ın Resulü doğru buyurmuşlar, her zaman ona şehide hanım buyururlardı» dedi. Hemen mescide gelerek minbere çıktı ve hadiseyi nakletti. Ve köle ve cariyenin yakalanmaları için emir verdi.

Yakalanan suçlular katil oldukları için idamla cezalandırıldılar.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 09:47
Hasan-ı Basrî Hazretleri ile bir papaz münazaraya tutuşurlar. Hasan-ı Basrî Hazretleri hak dinin ancak İslâmiyet olduğunu ve o gelmekle diğer dinlerin hükümlerinin Allah tarafından iptal edildiğini, her ne kadar delilleri ile ortaya koydu ise de papaz bir türlü kabul etmez.

En sonunda Hasan-ı Basrî Hazretleri, papaza:

— İkimiz de elimizi ateşe sokalım, hangisi yanmazsa onun dediği doğrudur, der.

Tabii papaz korkar ve elini ateşe sokmağa yanaşmak istemez. Bu sefer Hasan-ı Basrî Hazretleri ateşin başında münakaşa yaparlarken tutar papazın elini zorla ateşe sokar. Fakat hayret! Bu sefer papazın eli de yanmaz. Papaz hayretler içinde Hasan-ı Basrî Hazretlerinin yüzüne bakarken içine:

— Senin elin Kur'an okuyan bir ele değdi. Ondan dolayı ateş onu yakmaz oldu, diye ilham gelir.

Hasan-ı Basrî'nin açık kerametini ve îslâmın mucizesini gözleriyle gören papaz «Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Abdühü ve Resûlüh» deyip îslâmiyeti kabul eder.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 09:48
Hasan-ı Basri Hazretlerinin huzuruna bir zat gelerek:

— Ya imam! Benim bir kızım var, gece gündüz ağlamaktan gözleri kör oldu. Buna bir çare bulamaz mısınız bir gelip baksanız, dedi.

Hasan-ı Basri Hazretleri merak etmişti. Eve geldiler... Hasan-ı Basrî Hazretleri kıza:

— Kızım neden ağlarsın... Gözlerin kör olmuş, sebebini söyle de çare bulalım, dedi.

Kız, Hasan-ı Basri Hazretlerine:

— Ağlıya ağlıya gözlerimi iki sebebten kör ettim: Birincisi eğer bu göz yarın ahirette Allah'ı görebilecekse ona binlerce göz feda olsun, niç kıymeti yok. İkincisi, eğer ahirette ,bu gözler Allah'ı (c.c.) görmeye lâyık değilse ben onu neye göz diye taşıyayım? Allah böyle gözleri dünyada iken de kör etsin, dedi.

Kızın bu hikmetli sözlerini dinleyen îmam-ı Basrî Hazretleri:

— Biz buraya nasihatçı ve hekim olarak geldik, şifa telkin edecektik.. Halbuki nasihatçı ve hekimi bulmuş olarak gidiyoruz, demekten kendini alamadı...

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 09:50
Bir kadının çok sevdiği bir kızı varmış. Kızı hasta olmuş, ölüm döşeğinde iken annesi devamlı:

— Allahım ne olur onun yerine benim canımı al, diye dua edermiş.

Yine bir akşam kızının başında bu dua ile âh-ü vah ederek otururken evin arka kısmından acaip bir ses gelmiş. Meğer evin ineği süt güğümüne su içmek için kafasını sokmuş çıkaramayınca can havli ile acaip sesler çıkarmaya başlamış, ölüm döşeğindeki kızının başında bekleyen annesi bu sesleri duyunca Azrail geliyor zannetmiş, ölüm korkusuna düşerek:

— Aman ya Azrail! Hasta işte yataktaki kızımdır. Bana dokunma, demeye ve yalvarmaya başlamış.

pentar54
09.Haziran.2010, 09:51
Osmanlı şairlerinden Şeyhî namıyla maruf, asıl adı Sinan olan bir zat, ömrünün son zamanlarında şimdiki ismiyle baharatçılık yapmaya başlamıştı. O zaman attarlar (Baharatçılar) bir nevi eczane vazifesi görmekteydi. Dolayısıyla bir yerinden rahatsız olanlar oraya müracaat ederlerdi.

Bir gün Şeyhî'nin Kütahya'daki dükkânına gözlerinden rahatsız bir adsın gelip ilâç istemişti. Şeyhî, adama lüzumlu ilaçları verdi ve parasının verilmesini bekliyordu. Adam bir de baktı ki, kendisine tedavi olması için göz ilâcı veren adamın gözleri de bozuk.

Adam bir an düşündükten sonra tezgâhın üzerine Şeyhî'nin istediği parayı koyduğu gibi bir o kadar daha para bırakıp:

— Şu bizim ilâcın parası, ikinci verdiğim ise kendi gözünüzün iyileşmesi için ilâçta kullanırsınız, bizim gibi siz de kurtulmuş olursunuz, dedi.

Adamın bu keskin zekâsı Şeyhî'nin çok hoşuna gitti ve:

— Hastayı tedavi eden doktor kendisi hasta, mısrasını mırıldandı.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 09:52
Cömertliği meşhur Hatem-i Taî'ye:

— Senden daha cömert bir kimse var mı acaba? diye sordular. O:

— «Evet! var», dedi ve başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlattı:

Birgün bir seferim zamanında bir gence misafir olmuştum. Genç, fakir bir kimse olmasına rağmen bana bir koyun kesip hazırlattı, önüme koyunun böbreği geldiğinde: «Ben koyunun böbreklerini çok severdim» dedim. Bir ara ev sahibi genç ortalıktan kayboldu. Biraz sonra baktım ki varı yoğu olan yedi koyunun yedisini de kesmiş böbreklerini hazırlamış, önüme getirdi.

Ben şaşkınlık içerisinde kalmıştım. Çünkü biliyordum ki, genç fakir bir kimse idi. «Niçin benim için, varın yoğun olan yedi koyunu kestin. Ben sana böyle yap demedim. Sadece koyun böbreğini sevdiğimi Söyledim» dediğimde; bana şu karşılığı verdi: «Bana Tanrı misafiri gelmiş, hiç onun sevdiği bir şeyi ikram etmemem olur mu?» dedi.

Gencin bu misafirperverliğine hayran kalmıştım, gözlerim yaşardı... diye anlattı.

Hatem-i Taî'ye:

— Onun iyiliğine karşı sen ne yaptın? diye sordular. O:

— Derhal üçyüz deve, beşyüz koyun gönderdim, deyince...

— Demek ki sen ondan daha cömertmişsin, dediler. Hatem-i Taî:

— Hayır! O benden cömert, çünkü o bana nesi varsa ikram etti, bense ona sadece malımın bir azını gönderdim, dedi.

pentar54
09.Haziran.2010, 09:53
Zamanın halifesi Hazreti Muaviye, Hazreti Aişe'ye binsekizyüz seksen dirhem kıymetinde erzak hediye etmiş ve bu malı Hazreti Aişe validemize göndermişti. Hazreti Aişe, bu erzakın tamamını kendisini hiç aklına getirmeden dağıttı. Akşam olunca da hizmetçisi Ümmü Dürre'ye:

— Git biraz ekmek - zeytin al da iftar edelim, dedi. Ümmü Dürre (r.a.) hazreti Âişe'nin emrini yerine getirdikten sonra:

— Bugün bu kadar erzak dağıttın! Ne olurdu, onların tamamını dağıtmasaydın da, biraz et alsaydık, bu akşam iftarımızı etli yemekle yapsaydık, dedi.

Hazreti Aişe validemiz, kendisinin aklına- gelmediğini imâ ederek :

— Vaktiyle davransaydın, bu iş belki olurdu, dedi.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 09:54
Hazreti Muaviye, halife bulunduğu bir sırada, saray mensuplarından birine: -

— En büyük alim kimdir? diye sordu. Adam: .

— Emir-ül Mü'minin olan sizsiniz efendim, dedi.

Hazreti Muaviye O'na:

— Sen doğru söylemedin, eğer Âişe demiş olsaydın, doğru söylemiş olurdun, diyerek Hazreti Âişe (r.a.)'nın ilminin yüksekliğine işaret etti.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 09:55
Efendimiz (s.a.s.) evde bulunmuyorlardı. Hazreti Hatice Validemiz Efendimizi aramak maksadıyla dışarı çıkmıştı. Çünkü Hazreti Hatice radıyallahu anhâ Validemiz islâmiyeti henüz yeni i'lân etmiş olan Resûlüllah (s.a.s.) Efendimize düşmanlarının bir kötülük edeceklerinden korkuyordu. Dışarda karşısına bir adam çıktı. Hazreti Hatice adama birşey söylemeden gece olduğundan eve geri döndü...

Peygamberimiz Hane-i Saadetlerinde idi. Henüz Hatice Validemiz bir şey söylemeden Peygamberimiz:

— O karşına çıkan kimdi biliyor musun? buyurdular. Hazreti Hatice (r.a.):

— Bilmiyorum ya Resûlallah! Allah ve Resulü bilir, dedi. Peygamberimiz:

— Ya Hatice, o karşına çıkan adam suretinde Cebrail aleyhisselâmdı. Senden sonra beni ziyaret etti ve sana selâm etti. Şunu söyledi ki, Cennette senin için incilerden yapılmış bir köşk hazırlanmış, tabiî orada buradaki gibi üzüntü ve sıkıntılar yoktur, buyurdular.

Bir rivayete göre, Hazreti Cebrail gelerek:

— Ya Resûlallah, Hak Teâlâ Hatice'ye selâm etti. Bu selâmı Hatice'ye ulaştır, deyip gitti.

Resûlullah da selâmı bildirince, Hatice Validemiz: — Allah'ın (c.c.) bizzat kendisi selâmdır. Sana da Cebrail'e de selâm olsun ey Allah'ın Resulü, dedi.

Bu kıssadan şu hakikat da çıkmış oldu ki, Allah'a selâm gönderilmez. Allah'ın selâma ihtiyacı yoktur. Selâm ancak kendisine selâmet îstenen kimseye verilir. Böylece Hazreti Hatice'nin büyük bir din alimi olduğu, yani müctehit mertebesinde meselelerden hüküm çıkaracak bir ilmi ferasete-sahip olduğu anlaşılır.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 09:56
Eshaptan îmran -b. Hüseyn anlatıyor (r.a.):

— Birgün Fatimatü-'z - Zehra radıyallahu anhâ hazretleri Peygamberimizin huzuruna gelmişti. Açlıktan benzinin sarardığı belliydi. Hazreti Fâtıma'nın yüzünde bir sarılık vardı. Server-i Kâinat Efendimiz hazreti Fâtıma Validemizin yüzüne baktı, gözlerinden yaş gelmişti. Mübarek ellerini Hazreti Fâtıma'nın göğsüne koyarak —Meâlen— şöyle dua etti:

— Ey açları doyuran Allahım! Muhammed'in kızı Fâtıma'yı aç bırakma! :

O anda Hazreti Fâtıma'nın yüzündeki sarılığın gitmiş olduğunu ve yerine pembeliğin gelmiş olduğunu gördüm. Sonra kendisiyle görüştüğüm Hazreti Fâtıma Validemiz, bana: «ondan sonra bir daha açlık hissetmediğini» söyledi.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 09:57
Hazreti Fâtıma Validemiz (r.a-.) evlenme zamanı yaklaşıp düğün hazırlığı yapıldığı bir sırada, Sevgili Peygamberimizin huzuruna çıkıp şöyle dedi:

— Babacığım herkesin kızlarının mihri altın ve gümüşle takdir ediliyor. Benim mihrim de böyle olursa seninle diğer insanlar arasında ne fark olur. Ben öyle arzu ediyorum ki, benim mihrim, yarın huzuru îlâhî'-de senin ümmetlerinin affı olarak kabul edilsin de, bir dünyalık olmasın, dedi.

Cenâb-ı Allah, Hazreti Fâtıma Validemizin bu dileğini kabul buyurmuşlardı. Hazreti Cibril gelerek Peygamberimize: «Fâtıma'nın dileği kabul edilmiştir» müjdesini getirdi. Peygamberimiz de kızından memnun olmuşlardı ki; «Aferin kızım... Peygamber çocuğu olduğunu belli ettin» buyurdular.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 09:59
Hazreti Fâtıma radıyallahu anhâ hazretleri, 29 yaşında, hicrî sene 11 (Milâdî 632) de vefat etmiştir. Bu tarihe göre, Zatı Saadetlerinden 6 ay sonra vefat etmiş olmaktadır. Ehl-i beytten ilk irtihal eden, yani Peygamberimize ilk kavuşan hazreti Fâtıma olmuştur.

Vefat hadisesini, Umm-ü Seleme hazretleri şöyle anlatmaktadır:

«Hazreti Fâtıma'nın vefatı sırasında Hazreti Ali radıyallahu Teâlâ anh evde yoktu. Hazreti Fâtıma beni çağırıp:

— Bana su hazırla! Ben yıkanacağım, temiz elbiselerimi de çıkar giyineceğim, dedi. -

Ben de suyunu ve elbiselerini hazırladım. Gayet güzel yıkandı ve temiz elbiselerini giyip, «bana yatak hazırla, ben uzanacağım» dedi.

Ben de dediğini yaptım. Yatağını kıbleye doğru çevirip yattı ve bana şöyle söyledi;

— Ey Umm-ü Seleme! Şimdi ise ayrılma zamanı geldi. Kendim yıkanıp guslettim. Bunun için bana birkaç kere guslettirmeye ve vücûdumu ovalamaya da lüzum yok, buyurdu.

Nitekim bir müddet sonra da fani âleme veda etti.» diye anlatmaktadır.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 10:00
Peygamberimizin süt annesi Hazreti Halime, Mekke-i Mükerreme'ye gelerek Peygamberimizle karşılaşmasını şöyle anlatmaktadır:

— Zevcimle şehre inmiştik, bir süt çocuğu bulup bakacak ve hiç olmazsa bir miktar dünyalık elde etmiş olacaktık... Bizimle beraber şehre çocuk almaya gidenler, birer tane bulup döndüler. Biz bulamamıştık. En sonunda bir öksüz çocuk olduğunu ve öksüz olduğu için kimsenin onu bakmak için almadığını duyduk. Boş geri dönmektense, Amine'nin oğlu, öksüz çocuğu alalım da dönelim, bizimki de öksüz olsun, de-mekki nasibimiz bu imiş dedik ve çocuğa bakmak için almaya karar verdik...

Zevcim beni, Amine Hatun'un evine götürdü. Amine Hatun beni kapıda karşılayıp, içerde mışıl mışıl uyumakta olan çocuğun yanına götürdü. Çocuk, altında yeşil ipekten bir şilte,'beyaz yünden bir sargıya sarılmış yatıyordu. Çocuğun olduğu odaya girince, öyle güzel bir koku ile karşılaştım ki, cazibesinden sanki büyülenmiştim. Elimle göğsünü okşamak istedim uyandı. Gözlerinden öyle bir nur fışkırıyordu ki, sanki gökleri deliyordu. Bebeği iki kaşının arasından öptüm... Sonra, emzirmek istemiştim, sol mememi verdim, emmiyordu... Bu sefer sağ mememi verdim, emmeye başladı. Doyuncaya kadarda emdi. O andan itibaren de sağ memede bol süt birikmeye başladı. Ben ondan sonra onu hep sağ mememle emzirdim. Çünkü sol göğsümde hiç süt olmuyordu.

Kabilemizin olduğu yere geldik... Çocuğa elimden geldiğince ihtimam gösteriyordum. Onu yeni evinde en rahat bir köşeye yatırdım. Bu zamana kadar olan hallerden dolayı kocam sevinç içinde idi. Devemizi sağmaya gitti... Devemiz zayıf ve cılız bir şeydi. Hiç yok denecek kadar az süt verirdi. Hatta oğlum Abdullah'a bile yetmiyordu. Biraz sonra deveyi sağıp gelen kocam, bana:

— Ya Halime, aldığın öksüz çocuk uğurlu geldi. Bak şu süte! Her zaman süt çıkmayan deveden işte gördüğün şu sütü sağdım. Şu bolluğa bak! Halbuki bu sütü kaç günde bile biriktirmezdi, dedi.

Devenin sütü o kadar bol" olmuştu ki hepimiz bol bol içtik ve doyduk... Çocuk evimize gelir gelmez, evimize bir bolluk bereket gelmişti. Bütün sıkıntılardan kurtulmuştuk. Kimsenin öksüz diye almak istemediği yavruyu bizim almamız, Allah'ın bir lütfü idi.

Muhammed, oğlum Abdullah'la beraber büyüdü, ben onu kendi çocuğumdan çok severdim. Hatta annesi gelir de alır diye korkuyordum. Altı yaşına kadar bizim yanımızda kaldı. Abdullah'la beraber dışarı çıktıkları zaman ben:

— Oğlum kardeşini güneşin altına fazla götürme, derdim de oğlum bana:

— Anneciğim, biz güneş görmüyoruz! Kardeşim Muhammed nereye gitse onunla beraber bir bulut tepemizin üstünde gidiyor, böylelikle güneşten hiç rahatsız olmuyoruz, derdi...

pentar54
09.Haziran.2010, 10:01
İslâmın baş düşmanlarından Ebû Cehil, bir gün Hazreti Resûlüllah'ı tenha bir yerde buldu, bir hayli hakaret ettikten sonra hırsını alamayarak başına taşla vurup yardı. Resûlüllah'ı, başının kanlar içinde eve gitmekte olduğunu gören bir Müslüman kadın oturup sokak ortasında ağlamaya başladı.

Hazreti Hamza, o zamana kadar henüz İslâmiyeti kabul etmemişti. Sokaktan geçerken bir kadının ağlamakta olduğunu görüp, niçin ağladığını sordu. Kadın gördüklerini ona bir bir anlattı. Kadını sonuna kadar dinleyen Hazreti Hamza, doğru Ebû Cehil'in bulunduğu meclise gitti. Hazreti Hamza, pehlivan yapılı ve cüsseli bir vücuda sahipti. Onun heybetinden herkes korkar ve saygı duyardı.

Ebû Cehil, Hamza'nın geldiğini görünce şüphelendi ve korkuya düştü. Çünkü Hazreti Hamza'nın yüzü gülmüyordu. Doğru, yaptıklarını avenelerine böbürlenerek anlatan Ebû Cehil'in üzerine yürüdü ve elindeki yayıyla vurmaya başladı. Bir hayli hırpaladıktan, hatta başını kanlar içinde bıraktıktan sonra:

— Bundan böyle Muhammed'e bir kötülük yapayım demeyiniz. Her kim ona bir kötülük yaparsa karşısında beni bulur, dedi.

Oradan ayrıldı.

Ebû Cehil'e niçin Hamza'ya karşı koymadığını sorduklarında, o:

— Sakın ha dokunmayın, bizim tarafımızda bir o kaldı. O da giderss İslâmiyet bir misli daha kuvvetlenir ve biz zarar ederiz, diyor avenelerine...

Ona karşı koymamaları için sık sık tenbihte bulunuyordu. Hazreti Hamza, Ebû Cehil'i kanlar içinde bırakıp doğru Resulüllah'ın yanına vardı ve:

— Ya Muhammed! Hiç üzülme, senin intikamını ondan daha fazlasıyle aldım, dedi.

Resûlüllah'tan:

— İyi etmişsin, diyeceğini bekliyordu. Peygamber Efendimiz:

— öyle yapmakla eline ne geçti? dedi. Hazreti Hamza:

— Benim böyle yapmamdan memnun olmadın mı yoksa? diye sorunca Efendimiz:

— Hayır! Beni memnun etmiş sayılmazsın, diye cevap verdi. O:

— Öyle ise seni ne memnun eder? Ben senin düşmanının başını yardığım halde memnun olmuyorsun, dedi.

Resûlüllah (s.a.v.):

— Beni senin İslâmiyeti kabul etmekliğinden başka hiçbir şey memnun etmez. Ancak sen hidayeti kabul edersen beni memnun edersin, deyince, Hazreti Hamza:

— Ya Muhammed! öyle ise bana îslâmiyeti anlat, ben Müslüman olacağım, dedi.

Peygamber Efendimiz, Şehadet getirdi, o da beraber «Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh» deyip İslâmiyeti kabul etti.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 10:02
Peygamberimiz s.a.s. Hazreti Hatice validemizi çok severlerdi. Hatta Hazreti Hatice yaşlı olduğu halde hayatta olduğu müddetçe başka kadınla evlenmemişlerdir. Risalet timsali Efendimiz Hatice annemizin ismini çok zikreder, onun büyüklüğünden sık sık misâller verirdi. Bir gün yine Hazreti Hatice'den bahsediyorlardı. Hazreti Âişe validemiz de oradaydı.

Hadiseyi Âişe radıyaîlahu anhâ validemiz şöyle anlatıyor:

— Resûlüllah yine Hazreti Hatice'den bahsetti... Bu bahis benim damarıma dokunmuştu. «O yaşlı bir kadındı şimdi Allah (c.c.) sana daha iyisini ve daha güzelini vermiştir.» dedim. Hazreti Resulü Ekrem (s.a.s.) bu sözü benden duyunca çok kederlendi, üzüldü. Hatta kızmıştı... Kızgınlığından tüyleri diken diken olmuştu.

Buyurdular ki:

— Vallahi öyle değil! Ben ondan daha iyi bir kadına kavuşmadım... O bana inanmış bir hatundu. O îman ettiği zaman halk tamamen kafirdi. O beni kabul edip, teşvik etti. Kendi malı-serveti ile bana yardımda bulundu. Diğer karılarımdan hiç çocuğum olmadığı halde Hak Teâlâ bana ondan evlât nasip buyurdular.

Hazreti Âişe (r.a.) devamla:

— O günden sonra, bir daha Hazreti Hatice hakkında konuşmayacağıma dair kat'î karar verdim, buyurdular.

pentar54
09.Haziran.2010, 10:03
Hazreti Musa (s.a.s.) zamanında bir ara kuraklık vuku bulmuş, millet susuzluktan çıkıntıya düşmüştü, inananlar Hz. Musa ile beraber yağmur duasına çıktılar. Kaç gün devam ettilerse yağmur yağmıyor, yani Cenab-ı Hak onların duasını" kabul etmiyordu. Hz. Musa Aleyhisselâm Tur-i Sina'ya çıkarak:

— Ya Rabbi, duamız kabul olunmadı. Bize yağmur vermedin. Bir günahımız mı var acaba? diye niyazda bulunduğu zaman, Hak Teâlâ Hazretleri:

— Ya Musa!, aranızda nemmam, (yani lâf götürüp getiren) biri var buyurdular.

Bu sefer Hz. Musa:

— Ya Rabbi! Sana malûm, onu bana bildir de aramızdan çıkaralım ki duamız kabul olsun, dediğinde, Hak Teâlâ Musa Aleyhisselâm'a hitaben:

— Ya Musa! O nemmamın kim olduğunu sana bildireyim de, bende mi nemmam olayım?, buyurdular.

Hazreti Musa bunun üzerine, eshabına gelerek meseleyi anlattı. Tevbe, istiğfar etmelerini, dualarının kabul olunması için, o nemmam-dan söz aldıktan sonra tekrar yağmur duasına çıktılar. Ya kötü kişi yağmur, duasına gelmemişti, yahut tevbe istiğfar etmişti ki. Cenab-ı Allah dualarını kabul edip, rahmet-i ilâhisini ihsan etti, yağmur verdi.

pentar54
09.Haziran.2010, 10:04
Hazreti Peygamber Efendimiz şehidliğin mertebelerini ve Cennetteki derecesini anlatıp bir çok sözleriyle şehidleri medh ü sena etmişti. O anda eshabın içinden Nevfel (r.a.), Efendimizin karşısına geçip:

— Ya Resûlallah, ben dua edeyim, siz de amin deyin, dedi ve dua etmeye başladı.

Duası şöyle idi:

— Ya Rabbi Nevfel kuluna şehidlik ihsan eyle... Bu iki oğlumu yetim, annelerini dul eyle.

Kılıcını kuşandı, Resûlüllah'la beraber harbe iştirak etti. Harbde çok cengâverce savaştı, bütün küffar ondan korkar oldular. Fakat Resûlüllah'ın önünde ettiği dua kabul olunmuştu. Bir ok yarasıyla yere düştü ve şehid oldu. Efendimize Nevfel'in şehadetini haber verdiler. Gelip başını dizi üzerine koydu ve:

— Allah sana rahmet etsin. Yarın huzur-u İlâhi'de bu başın arşın altında ve misk kokusu içinde olacaksın, buyurdular. Abdurrahman bin Avf Peygamberimizin emriyle rida getirip cenazesini kılarak defnettiler. Cenazede Peygamber Efendimiz ayak parmaklarının ucuna basarak yürüdü. Bunun hikmeti sorulduğunda şöyle buyurdular:

— Beni Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, Nevfel'in cenazesine gelen meleklerin çokluğundan ayaklarımı basacak yer bulamıyorum ve bir melek kanadını benim ayaklarımın altına serdi ona basıyorum.

Harb bitmiş, Medine'ye dönüyorlardı. Medine'ye yaklaştıklarından Medine'de müslüman kadınlar Resûlullah'ı ve eshabı öven şiirler okuyorlar, bunların içinde Nevfel'in iki oğlu ile hanımı da vardı. Resûlullah'ın huzuruna varıp halini sordular. Peygamberimizin gözleri yaşarmıştı. Nevfel'in şehid olduğunu hanımına söyleyemedi ve eliyle arka tarafı işaret etti. Arkada Hazreti Ali Kerremellahu Veche vardı. O da Resûlullah'ın söylemediğini görünce eliyle arkayı işaret edip geçti. Nevfel'in hanımı askerin en arkasından gelmekte olan Hazreti Ebu Bekir'in yanına varıp Nevfel'i sordu.

Hazreti Ebu Bekir, mübarek sakalını da ağzına alıp:

— Ya Rabbi! Habibin gönül yıkmaktan sakındı. Ben Nevfel'in şehid olduğunu söylersem Resûlullah'a muhalefet etmiş olurum. Eğer scylemesem yalan söylemiş olurum. Sen bana yardım et. Ya bana ilhamla ne diyeceğimi bildir ya bu hatunun kalbine bir sabır ve tahammül gücü ver, diye dua ettikten sonra sakalını ağzına alarak: «Ya Allah!» diye nida etti. Bir de baktılar ki, okun yaydan fırladığı gibi Hazreti Nevfel atına binmiş elinde kılınç olduğu halde tozu-dumana katıp geliyor. Doğru Hazreti Ebu Bekir'in huzuruna gelip:

— Buyurun Ya Eba Bekir! Beni mi çağırdınız? Dedi.

Hazreti Ebu Bekir'in elini öptü ve bütün eshabı selâmladı. Eshab bu işe hayret etmişlerdi.

Gazadan dönen Resûlullah her zamanki gibi mescide girip iki rek'at namaz kıldı. Nevfel de selâm verip girdi. Efendimiz:

— Bu Allah'ın bir ayetidir, acaba kimin sebebiyle zuhur etti? dedikleri sırada, Cebrail aleyhisselâm gelip Allah'ın selâmını getirdi ve:

— Ya Resûlullah şükür secdesi eyle! Cenab-ı Allah İsa aleyhisselâm gibi senin eshabından birine de ölüleri diriltme selâhiyeti verdi. Eğer Hazreti Ebu Bekir bir kere daha «Allah» dese idi, Cenab-ı Allah bütün şehidleri diriltecekti, buyurdu.

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) kalkıp Hazreti Ebu Bekir'in sakalından öptü ve:

— Hak Teâlâ sana büyük ikramda bulundu. Allah'a hamdolsun ki bana Hazreti Isa gibi ölüleri diriltme izni verilen bir ümmet verdi, dedi.

Ondan sonra Hz. Nevfel iki oğula daha sahip oldu ve Yemame çenginde şehid edildi.

pentar54
09.Haziran.2010, 10:05
Hazreti Osman (r.a.) îslâmiyeti nasıl kabul ettiğini ve Peygamberimizin mübarek kerimesi Hazreti Zeynep (r.anhâ) ile nasıl nikâhlandıklarını kendisi şöyle anlatmaktadır:

— Bir gün Kabe'nin avlusunda birkaç dostumla oturmakta idim. Birisi gelip bana:

— «Muhammed'in kızı Rukayye'yi Ebûleheb'in oğlu Utbe ile nikahlamışlar. Duydun mu?» diye sordu. Ben Rukayye'nin hüsn-ü cemalini ve edep terbiyesini biliyordum. Şunu iyi biliyordum ki, Rukayye'nin kemalatı hiç bir Arap kızında yoktu. Onun her hususu, bütün kızların gıpta edeceği hallerdendi. Bunun için de, Hazreti Rukayye'ye karşı içimde bir istek vardı. Haberi duyunca bir hayli içim sıkıldı, üzüldüm ve oradan ayrılarak, doğru eve geldim. Eve halam, Sa'de gelmişti. Meseleyi evvela ona açtım. Teyzem, firaset sahibi bir kadındı. Halama anlattıklarımı duyunca, bana şu sözleri söyledi:

— «Ey Osman, sana müjdeler olsun... Hem de, çok kere selâm olsun. Daha üç selâm, başka üç selâm daha olsun. Bu selâmlardan her biri on selâma bedeldir. Allah sana gösterecek, sen iyiliklere kavuşacaksın. Allah'a yemin ederim ki, sen çok güzel, hüsn-ü cemal sahibi bir hatun ile evleneceksin.

Sen hiç evlenmemiş bir erkeksin, senin evlendiğin de bakire bir kızdır. Gayet yüce mertebe sahibi bir zatın kızıdır.»

Teyzemin bu sözlerine bir mânâ verememiş, şaşırıp kalmıştım:

— Teyze; ben ne söylüyorum, sen ne diyorsun? Dedim. (Yani ben Rukayye'nin Ebu Leheb'in oğlu ile evlendiğini söylüyorum, sende bana başka kızdan bahsediyorsun, demek istedim.)

Teyzem söze devamla şunları söyledi:

— Osman, Osman! Senin güzelliğin, kadr ü kıymetin var, işte elinde senet bulunan bir peygamber; Hak Teâlâ onu Resul olarak göndermiş, ona Tenzil ve Furkan nazil kılınmış, sen de ona uy! Gözünü putlar bürüyüp aldatmasın.

Teyzemin bu sözlerinden hiçbir şey anlamamıştım. Yine teyzeme bu meseleyi biraz daha açmasını, beni aydınlatmasını rica ettim; bunun üzerine teyzem yine devam etti, şöyle konuşmaya başladı:

— Allah'ın Resulü hazreti Muhammed, (a.s.) Allah tarafından gelip Kur'ân-ı Kerîm'i getirmiştir. O'nun meş'alesi tek kurtuluş yoludur. Yarın olup da kılıçlar kından çıkıp şakırdamaya başlarsa hiçbir şey kâr etmez.

Teyzemin bu sözlerinden pek bir şey anlamamama rağmen, içime bir ateş düşmüştü, işin ne olabileceğini düşündüm. Hazreti Ebu Bekir (r.a.) ile aramız iyiydi. Çok kere beraber oturur sohbet ederdik. Bu meseleyi bilse bilse o bilir diye düşündüm ve yanına gittim. Ebu Bekir'in yanında kimse yoktu. Ondan çekinmez her şeyi söyleyebilirdim. Aramızda ticaret de vardı. Teyzemin bütün söylediklerini kendisine anlattım.

Hazreti Ebu Bekir:

— Ya Osman! Sen anlayışlı ve düşünceli bir insansın. Senin doğruyu ve yanlışı ayırmadığını görmek bana hayret veriyor. Sizin kavminiz putlara tapıyor. Bu putlar taştan yapılmış, bir işe yaramayan, bir zararı ve yararı dokunmayan şeylerdir. Bunlardan insana ne faide, ne de bir zarar gelir, duymazlar görmezler, dedi.

Ben:

— Senin söylediklerin doğrudur, ey Ebu Bekir, dedim.

Ebu Bekir (r.a.) devamla:

— Yemin ederim ki, senin teyzen ne söylemiş ise tamamı doğrudur. Muhammed ibni Abdullah'ı (s.a.v.) Allah (c.c.) Hak Peygamber olarak göndermiştir. Sen de bir defa onun yanına gidip ne söylediklerini dinlesen, ne zarar edersin, dedi.

Ben de kalktım huzuru Saadete vardım. Resûlullah (s.a.s.) bana:

— Ey Osman Allah seni cennetine çağırıyor, gitmek istemez misin? Ben Allah'ın Resulüyüm. Allah beni hem sana hem bütün insanlığa rehber olarak gönderdi, buyurdu.

Allah'ın Resulü, bana bunları söyledikten sonra o hale gelmiştim ki, adeta kendime hakim değildim. Kendimi tutamıyordum, irade ve ihtiyarım dışında, ne yaptığımı bile bilmez halde; «Eşhedü enlâ ilahe illallah, ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlühü» dedim. Böylece de İslâmiyetle ilk olarak müşerref olmuş oldum.

Bu hadise esnasında «Tebbet» Sûre-i Gelilesi nazil olmuş, Ebu Leheb oğluna, Muhammed'in kızını boşayacaksın diye diretiyordu. Daha henüz Rukayye (r.anhâ) ile birleşmemişlerdi. Ebu Leheb'in oğlu Utbe Rukayye radıyallahu anhâ'yı boşadı. Ondan sonra da Hazreti Osman Peygamberimizin kerimeleri Rukayye (r.a.) ile evlendiler.

pentar54
09.Haziran.2010, 10:06
Annelerin en şereflisi, Kâinatın Efendisi Hazreti Resulü Ekrem (s.a.v.)'in mübarek validesi, bütün müslümanların annesi Hazreti Amine validemiz, Muhammed'ül - Emîn (a.s.) Efendimiz henüz altı yaşında iken vefat etmişlerdir. O bahtiyar anne, Peygamberimizin babası Abdullah'la izdivaç şerefine nail olup, Server-i Kâinat, Anne rahmine düştükten sonra babasını, dünyaya gelip altı sene yaşadıktan sonra da annesini kaybetmiştir. Evladının anne ve babadan yetim kalacağını gören anneler Sultanı Amine validemiz, evlâdına ölüm döşeğinde iken şu sözleri söylemiştir: .


Ma'sum çocuk!
Seni vedia-i İlâhî olarak bırakıp gidiyorum,
Rabbım seni mes'ut ve mebrûk buyursun!
Validenin yokluğundan me'yüs olma!
Ey bir ru'yanın kurbanı olacakken,
Lütfü İlâhi sayesinde, fidye-i necat ile
Pençe-i cellad-ı ezelden yakayı kurtaran
Abdullah'ın o ma'sûm yavrusu!
Eğer ru'yalarım doğru çıkarsa,
Sen ins ü cinne gönderilecek bir peygambersin!
Helâl ve haram bildirmeğe,
Ve ceddin İbrahim Aleyhisselâmm dini
İslâmiyeti ihyaya memursun!
Çünkü Allah, İbrahim Aleyhisselâm gibi seni de,
Putlardan ve puta tapanlardan korumuştur!
Her yaşayan ölür,
Her yeni eskir,
Her yaşlı göçer,
Ben de öleceğim
Fakat, Senin gibi temiz
Bir vekil bırakacağım için
Adım asla ölmeyecek, dünya durdukça duracaktır!..
* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 10:07
Hazreti Peygamberimiz s.a.s. Efendimiz bir sohbetinde eshab-ı kirama bir rüyasını şöyle anlattılar:

Dün gece rüyamda, yanıma iki kişi geldi. Ben kim olduklarını sordum. Söylemediler... Bana:

— Yürü, beraber gidelim, dediler. Beraber yürümeye başladık. Biraz ileride, arkasını yaslanmış bir adam gördüm. Onun başının ucunda başka bir adam, ona taş taşıyor ve taşıdığı taşlarla adamın başını eziyordu. Adam başka taş almaya gidince başı ezilenin başı eski haline geliyor, o adam yine getirdiği taşlarla adamın başını eziyor ve bu hal böyle devam edip gidiyordu.

Ben yanımdakilere:

— Allah, Allah! Bu ne haldir? diye sordum. Bana sen yürü, yürü dediler...

Yürümeye devam ettik. Adamın biri sırtüstü yatıyor, diğer bir adam da, elinde demirden kanca olduğu halde yatan adamın yüzünün bir tarafını parçalıyor, öbür tarafına geçiyor, öbür yüzünü yarıncaya kadar parçalanan yüzü iyileşiyor, tekrar dönüp aynı işkenceyi sürdürüyordu.

Ben yine:

— Sübhanallah! Bunlara ne oluyor böyle, dedim. Bana yine:

— Sen yürü, yürü! dediler. Devam ettik. Biraz ileride fırına benzer bir yer gördüm... İçinde insanlar, altlarından alev geldikçe öyle feryat ediyorlar ki, dünyada onların sesini duyan her canlı ölürdü.

B'en: — Bunların suçu nedir? dedim. Yanımdakiler bana sen yürü, yürü dediler. Yürüdük... Suyu kan renginde bir nehir... İçinde bir adam yüzüyor, yüzüyor, ırmağın kenarına geliyor. Kenarda yanında birçok taş toplanmış bir adam... Yüzen adamın ağzına bu- taşı koyuyor. Adam gidiyor, o taşı yutuyor ve yüzerek geri geliyor. Bu şekil azap devam edip gidiyor.

Ben:

— Bu nasıl şeydir? dedim. Bana sen yürü, yürü dediler. Yürüdük... İlerde çirkin bir adam... Bir ateş yakmış, yaktığı ateşin etrafında durmadan dolaşıyor, hayret etmiştim bu adamın haline.

— Bu ne yapıyor böyle? dedim. Bana:

— Sen yürü, dediler.

Bir müddet daha gittik, içinde çeşitli çiçeklerin bulunduğu bir bahçe gördüm, içinde uzun mu uzun boylu bir adam, öyle ki boyunun uzunluğu göklere doğru yükselmişti. Adamın etrafında ise toplu halde kalabalık çocuklar vardı.

— Böyle uzun-boylu bir adam ve bu kadar çok çocuk görmemiştim. Bu adam kim ve yanındaki çocuklar kimlerdir? diye sordum.

Bana yine:

— Sen yürü, yürü, dediler.

Yürümeye devam ediyorduk. Büyük bir ormana vardık. O kadar büyük orman daha görmemiştim.

Yanımdakiler:

—Buraya gir, dediler.

Beraber girdik. Biraz ilerde altın - gümüşten yapılmış muazzam bir şehir göründü. Şehrin kapısını vurdular. Kapı açıldı, içeri girdik, içerde bizi bir takım insanlar karşıladı. Vücutlarının bir yüzü gayet güzel, bir yüzü ise çok çirkindi. Yanımdakiler onlara, oradan akmakta olan nehri göstererek:

— Şu nehre girin, dediler.

Onlar nehre girdiler geri çıktılar. Vücutlarındaki o çirkinlikten hiç eser kalmamıştı...

Yanımdakiler bana:

— Burası Adn Cennetidir... Senin yerin burasıdır, dediler. Başımı kaldırıp baktığımda çok güzel bir köşk gördüm. Onlara, beni bırakın da yerime gireyim dedim... Kabul etmeyip şimdi olmaz, ileride geleceksin, dediler. Ben onlara kim olduklarını sordum. Allah tarafından gönderilmiş melekler olduklarını söylediler. Bu gördüklerimiz acaip şeylerin ne olduğunu sordum. Şöyle anlattılar:

Birincisi, kafası taşla ezilen adam; Kur'an öğrenip onunla amel etmeyen ve uykuyu farz namaza tercih eden kimsedir. Yarın kıyamette böyle azap görecek. İkincisi, kânca ile yüzü parçalanan kimse ise; yalan söyleyerek, halkı biribirine düşüren kimsedir, öyle azap görecek... Üçüncüsü, yani fırında azap görenler, zina eden erkek ve kadınlardır... Dördüncüsü, yani kan renginde ırmakta yüzen ise; faiz yiyendir... Ateşin etrafında dolaşan beşincisi ise Cehennem zebanisi Mâlik'tir... Altıncısı, bahçedeki uzun boylu adam, ibrahim aleyhisselam... Etrafındaki çocuklar da İslûm olarak doğan ve İslâm olarak ölen çocuklardır... Peygamberimiz buraya gelince, Eshab:

— Ya Rasûlallah müşriklerin çocukları da dahil mi? diye sordular.

Peygamber Efendimiz:

— Evet! buyurdu.

Vücutlarının yarı yeri çirkin yarısı güzel kimseler ise, hem günah işleyip hem de iyilik eden, fakat iyilikleri kötülüklerine galebe çalan kimselerdir, diye anlattılar, buyurdu.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 10:08
Haşimî sülâlesinden olup Basra'da valilik yapan Süleyman'ın oğlu Muhammed'in günlük olarak 80 bin dirhem geliri vardı. Sağa sola ve Basra ileri gelenlerine kendisine bir aile bulmaları için mektuplar yazıyordu. Mektuplara gelen cevapta bütün dostları Rabia Hatun (Rabia-i Adeviyye)'u tavsiye ediyorlardı. Rabia Hatun hem takva hem de güzelliğiyle ün yapmıştı.

Muhammed, bu veliye hanıma şöyle bir mektup yazıp evlenmek istediğini bildirdi:

— Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla... Bilmiş ol kî, Allahü Teâlâ bana günlük gelir olarak 80 bin dirhem lütfetti... Bundan sonra onu 100 bin dirheme de çıkarabilirim. Evlendiğimiz takdirde sana daha pekçok şeyler de verebilirim. Evlenmek hususunda bana bir cevap ver!

Rabia Hatun bu mektuba şu cevabı yazdı:

— «Bismillâhirrahmanirrahiym, bilmiş ol ki, zahidlik, kalb ve bedenin huzurudur. Dünya peşinde koşmak ise, insanın elem ve kederini artırır. Mektubum sana vasıl olduktan sonra, ölüm için hazırlan, sadece azığını muhafaza et! Malını hayatında iken kendin taksim et! Başkalarına güvenme, oruca başla, iftarın ölüm olsun.

Bana gelince, Allah bana sana verdiğinin iki mislini de verse hiçbir kıymeti yoktur. Ben, beni Allah'a ibadetten bir saniye meşgul edecek hiçbir şeye kıymet vermem...»

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 10:09
Hazreti Ömer, Ezvac-ı Tahirattan Sevde hazretlerine, bir kese içerisinde para göndermişti.

Hazreti Sevde:

— Bu da nedir? diye sordu.

Para olduğunu ve Hazreti Ömer'in gönderdiğini söylediler. Hazreti Sevde, para ile hiç alâkadar bile olmadı:

— Para da hurma gibi keseye mi girmiş?., diyerek tamamını orada bulunanlara dağıttı.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 10:10
Peygamberimizin hanımlarından Ümm-ü Habibe, kocası Ubeydullah b. Cahş ibn-i Rebah ile, İslâmiyetin ilk yıllarında müslüman olmuşlar ve hicret zamanında beraber Habeşistan'a hicret etmişti. Habeşistan'a vardıktan sonra kocası, oradaki papazların telkinatına kanarak İslâm'dan irtidat etti, yani dinden döndü. Bu hadise vuku bulmadan evvel Ümm-ü Habibe (r.a.) hazretleri bir rüya görmüş, rüyasında kocası acaip suretlere girmişti. Bu rüyadan sonra üzülüyor, bir kötü durum olacağından korkuyor fakat, kocasına bir şey söylemiyordu.

Kocası kendisine bir sabah:

— Ey Ümm-ü Habibe! Ben din hususunda çok düşündüm... Fakat hristiyanlıktan daha iyi bir din göremiyorum. Ben daha önce müslüman olmuştum ama, şimdi tekrar Hıristiyanlığa dönüyorum, istersen benimle, sen de dininden dön!., deyince, Ümm-ü Habibe daha evvel gördüğü rüyayı nakletti ve dininden dönmemesi için nasihatlarda bulundu. Ümm-ü Habibe'nin sözleri, hiçbir tesir göstermedi. Kendisini iyice içkiye veren kocası, kısa zaman sonra öldü. Ümm-ü Habibe (r.a.) hazretleri ise, Habeşistan'da doğan kızı Habibe ile yalnız kaldı.

Habeşistan hükümdarı, müslümanların ülkesine hicretlerini kabul etmiş ve müslüman olmuştu. Orada müslümanlara, dul ve yetimlere yardım ediyordu.

Hazreti Resulü Ekrem Efendimiz, Ümm-ü Habibe'nin yalnız kaldığını ve iddetinin dolduğunu öğrenince nikâh için haber saldı. Bu iş için ise Amr b. Ümeyye Damarî hazretlerini Habeşistan hükümdarına gönderdi. Peygamber Efendimizden bu haber gelince Habeşistan hükümdarı kendi cariyesini Ümm-ü Habibe (r.a.) hazretlerine göndererek meseleyi bildirdi ve:

— Eğer sen de bu işe razı isen kendine bir vekil ta'yin eyle de nikâh işini tamamlayalım, dedi.

Hükümdar, Ümm-ü Habibe'ye hediye olarak, iki gümüş gerdanlık, başka mücevherler ve yüzükler, bilezikler göndermişti.

Hazreti Umm-ü Habibe, kendisine vekil olarak Halid îbn-i Saıd'i tayin etti. Böylece de, nikâh işinin tamamlanmasını bildirmiş oldu. Bunun üzerine Habeşistan hükümdarı, oradaki müslümanları toplayıp şahitleri tayin etti ve aynı mecliste Resûlüllah'dan vekaleten 400 dirhem mehir tayin edip, bizzat Umm-ü Habibe'nin vekiline verdi.

Böylece ümm-ü Habibe validemiz Hicrî sene altıda Ezvacı tahirat arasına girmiş oldu. O zaman Ummü Habibe 37 yaşlarında idi: Allah onlardan razı olsun...

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 10:11
Hazreti Ömer (r.a.)'ın hilâfeti zamanında, bir şahıs hanımının çok söylenmesi ve çekilmez bir hal alması karşısında Hazreti Ömer'e şikâyete karar verip Halifenin evine gelir. Kapıya geldiğinde içerden sert, sinirli sinirli gelen bir kadın sesi duyar. Bir ara kapıyı çalamaz ve mütereddit halde öyle beklemeye başlar... Biraz sonra hep kadının konuştuğunu ve halifenin sustuğunu anlayan adam, kapıyı çalmaktan vazgeçip geri dönmeye karar verir ve ayrılacağı zaman kapı açılır... Kapıyı açan Hazreti Ömer'dir.

— Ne var, neye geldin, birşey söylemeden geri dönüyorsun, diye sorar.

Adam:

— Ya Ömer! Ben karımdan şikâyet etmeye gelmiştim... Baktım ki nice insanları karşısında dize getiren Ömer bile karısının karşısında konuşmuyor. Onun bütün sözlerini büyük bir sabırla dinliyor... Ben neye şikâyet edeyim, dedim ve geri dönmeye karar verdim, dedi.

Adamı dinleyen Hazreti Ömer şu karşılığı verdi:

— O benim evimin hanımıdır, çocuklarımın annesidir, evimin aşçısıdır, çamaşırcısıdır... Biraz fazla yorulmuş da bana çatmışsa ne olur. Elbette karşısında susmam gerek, dedi... Şahıs utançla geri dönüp gitti.

pentar54
09.Haziran.2010, 10:12
Hazreti Ömer (r.a.) hilâfeti zamanında, 400 dirhem paraya muhtaç olmuş ve bu parayı da Abdurrahman b. Avf hazretlerinden istemişti. Abdurrahman b. Avf hazretleri, Hazreti Ömer'e, para yerine şu telkinde bulundu:

— Ya Ömer! Parayı benden mi istiyorsun? Halbuki Beyt'ül Mal senin elindedir... Parayı oradan al, sonra iade edersin...

Hayatı, adalet timsali olan hazreti Ömer, Abdurrahman b. Avf hazretlerine şu cevabı verdi:

— Ya Abdurrahman! Parayı senden istiyorum... Zira bir emri ilahî vukuunda veya borcu ödeyememe gibi bir durumda seninle helâllaşmak kolay olur. Ya mirasımdan bir miktar ayırtırım, yahut helâllaşırız. Ama ben, bu borçlanmayı devlet hazinesine yaparsam, bütün Müslümanlarla helâllaşmak lâzım gelir ki, bu da mümkün değildir. O takdirde, ne benim malım onu ödemeye kafi gelir, ne de sevabım, ahirette beni kurtarır. Bu kadar ağır bir yükün altına girmeye edemedim, ya Abdurrahman!

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 10:13
Arabistan'da, Hebenneka isminde son derece ahmak biri varmış. Manâlı mânâsız ne kadar süs aleti varsa, bulduğunu hemen üzerine takıp takıştırırmış.

Bir gün Hebenneka uyurken, kardeşi Hebenneka'nın elbisesini kendi giymiş, kendi elbisesini de Hebenneka'ya giydirmiş. Hebenneka uyanınca bir kendisine bakmış, bir de kardeşine; «Sen Hebenneka"sın, ya ben kimim?» diye sormuş.

* * *

[/align]

pentar54
09.Haziran.2010, 10:14
Sultan II. Murat zamanında, henüz Osmanlılarda hazine teşkil edilip padişahlar saraylarda gönlünce harcama yapmazlar ve onlar da harplerde elde edilen ganimet ve haraçlardan ve madenlerden başka devletin bir geliri yoktu. Halktan vergi toplayıp saray erkânı için harcanmazdı. Hal böyle olunca, padişahlar da zaman zaman parasız kalabiliyordu.

Bir gün Fazlullah Paşa, II. Murad'ın, Çandarh Halil Paşa'dan borç para istediğini görüp:

— Sultanım, padişahların vezirlerden ve şundan bundan para istemesi yerinde olmaz. Müsaade buyurursanız bir hazine teşkil edilsin ve oradan saraya tahsisat ayrılsın, dedi.

Fazlullah Paşa'yı dinleyen Sultan Murad Hazretleri:

— Bu parayı nereden ve kimden toplayacaksın? Diye sordu. Fazlullah Paşa:

— Sultanım bu memlekette çok zenginler var, bir fermanla bazılarından bir miktar mal toplamak mümkündür, dedi. Sultan Murad:

—; Sen nice teklif edersin Fazlullah Paşa! Bize ve bizim askerimize helâl lokma gerektir. Bizim ve askerimizin boğazına helâl lokma girmez de, onun bunun hakkı girerse bu askerle, meydan-ı gazada nasıl harp edebiliriz. Haram üzerine bina kurulursa ayakta durma imkânı var mıdır? Diyerek Fazlullah Paşa'nın teklifini reddetti ve Çandarlı Halil Paşa'dan bir miktar borç alarak idare etti ve sonra ödedi.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 10:15
Bir gün Hazreti Fatih'in huzuruna bir derviş gelip:

— Yüzyirmi dörtbin Peygamber gelip geçmiş. Her Peygamber için bana bir akçe ver de hepsinin şefaati üzerine olsun, dedi.

Hazreti Fatih:

— Peki say Peygamberlerin isimlerini. Her Peygamber için sana bir akça vereceğim, dedi.

Derviş, ancak Kur'an'da yazılı olanlardan beş-on isim sayabildi. Hazreti Fatih de çıkarıp on akçe verdi.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 10:17
El'an Irak'ta bir vilâyet olan Musul şehrinde iki gözleri de kör bir hafız her sabah seher vakti minareye çıkar sala okurdu. Bir gece rüyasında nehir kenarında çamaşır yıkayan bir kadın görüp yanına, yaklaşarak:

— Bu yıkadığınız çamaşırlar kimindir? diye sordu.

Nur yüzlü o mübarek kadın:

— Bunlar her sabah benim oğullarıma salat-ü selâm okuyan zatındır, buyurdu.

Bu sefer Hafız Osman:

— Sizin oğlunuz kimdir? dedi.

O:

— Benim oğullarım Kerbelâda şehîd olan Hüseyin'dir, deyince karşısındakinin Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimizin kızı Fâtıma (r.a.) olduğunu anlayıp ellerine sarıldı:

— Şefaat ya Resûlüllahın kızı! diyerek ondan yardım diledi. Hazreti Fâtıma (r.a.) onun gözlerini mübarek parmakları ile sıvazlayıp

— Haydi kurtuldun!, müjdesini vererek memnuniyetini izhar etti.

Bu heyecan ile uykudan uyanan Hafız Osman, iki gözlerinin de görmeye başladığını anlayıp çok sevindi. Hemen abdest aldı, iki rek'at namaz kıldı ve doğru minareye çıkarak Musul halkına, şöyle seslendi:

— Ey ahalî! Gelin görün. Resûllallaha ve onun âline okuduğum salâ'dan dolayı Allah bana gözlerimi ihsan etti. İnşallah ahirette de on-ların şefaatini nasip eder, dedi ve salasını okumaya devam etti.

pentar54
09.Haziran.2010, 10:18
İki melek yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar.. Tabii insan kılığında... Akşam olmuş... Kentin en zengin semtinde lüks bir villanın kapısını Tanrı misafiri olarak çalmışlar... Ev sahipleri somurtarak buyur etmişler onları... Yemek falan teklif etmemişler... Sıcacık misafir odaları yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp "Geceyi burada geçirebilirsiniz" demişler... Şilteleri betona sererken, yaşlı melek duvarda bir çatlak görmüş. Elini uzatmış. Şöyle bir sürmüş yarığa... Duvar eskisinden sağlam olmuş. Genç melek
- "Niye yaptın bunu?" diye sormuş merakla...
- "Her şey her zaman göründüğü gibi değildir" demiş yaşlı melek yavaşça...
Ertesi akşam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar. Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçiniyorlarmış. Ev sahipleri mütevazi sofralarına almış onları... Allah ne verdiyse beraber yemişler. Yatma zamanı gelince kadın "Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalısınız" demiş... "Bizim yatakta siz yatın, bir rahat uyuyun. Biz şu divanda idare ederiz." Güneş doğarken uyanan melekler, zavallı adamla karısını iki gözleri iki çeşme ağlar bulmuşlar. Hayattaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormuş. Genç melek öfkeden deliye dönmüş...
- "Bunu nasıl yaparsın... Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine nasıl izin verirsin.. Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı, ama kötü ev sahipleri bize hiçbir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaştılar. İneklerinin ölmesine göz yumdun?.."
- "Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat" demiş, yaşlı melek gene...
- "Nasıl yani?" diye daha da öfkeyle yinelemiş sorusunu genç melek..
- "Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat" demiş yaşlı melek bir daha.. Ve anlatmış... "İlk gittiğimiz zengin evinin o duvar çatlağının içinde yıllar önceden saklanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri, zenginlikleri ile çok mağrur, ama hiç paylaşmayı sevmeyen insanlar oldukları için bu defineyi bulmayı haketmemişlerdi. Çatlağı kapayıp, onları bu hazineden ebediyyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği, adamın karısını almaya geldi. Kadının hayatını bağışlamasına karşılık ona ineği verdim.
- Her şey her zaman göründüğü gibi değildir. İşler bazen istendiği gibi gitmez göründüğünde, aslında olan budur. Eğer inançlı isen, her işte bir hayır olduğunu düşünürsün. O hayrın ne olduğunu da, bir süre sonra anlarsın..."

pentar54
09.Haziran.2010, 10:19
Bir adamın iki hanımı varmış. Birisi genç birisi de yaşlıca imiş. Adamcağız genç karısının dizine yattığı zaman genç hanımı kocasının yüzündeki beyaz kılları yolarmış. Yaşlı kadının dizinde uyuduğu zaman da yaşlı karısı siyah kılları yolarmış. Böylece herkes kendisine benzetmeye çalışınca adamcağızın yüzünde tüy kalmamış.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 10:20
Adamın biri Musa Aleyhisselâm'a:

— Ya Musa, ben bütün hayvanların dilinden anlamak istiyorum. Tur'u Sina'ya gittiğin zaman Allah'tan iste de benim duamı kabul etsin, diyordu.

Musa Peygamber:

— Her şeyi bilmek iyi olmaz. Senin hayvanların dilinden anlamaman daha iyidir. Bu sevdadan vazgeç, dediyse de, adam illâ öğrenmek istiyordu.

Bir gün Musa Aleyhisselâm Tur'a çıktığı zaman Cenab-ı Allah Musa Aleyhisselâm'a:

— «Ya Musa! O kulumun duasını kabul ettim, bundan sonra bütün hayvanların dilinden anlayacak. Yalnız her şeye ehemmiyet vermesin, sonra onun için iyi olmaz.» buyurmuştu.

Musa Aleyhisselâm, Tur'u Sina'dan geldikten sonra durumu bildirip her şeyle fazla ilgilenmemesini söyledi.

Kendisine selâhiyet verilen adam, akşam ahıra hayvanlarını yemlemeye girmişti. Orada eşekle öküzün konuşmalarına şâhid oldu.

Onlar aralarında şöyle konuşuyorlardı:

Öküz:

— Yahu eşek kardeş, senin işin ne iyi, bana yazın rahat yok, kışın rahat yok. Sabah olacak çifte koşacaklar, ama sense akşama kadar rahat gezeceksin, diyordu.

Eşeğin öküze nasihati şöyle oldu:

— Bunlar hep senin ahmaklığından... Sen sabah olunca hasta numarası yaparsın, akşamdan sahibimizin döktüğü yemi bile yemezsin. O da sabahleyin seni bu haliyle görünce çifte koşmaktan vazgeçer ve birkaç gün olsun istirahat etmiş olursun, dedi.

Bu sözler öküzün hoşuna gitmişti. Hakikaten yem yemedi ve öyle aç karnına sabaha kadar yattı. Eşek ise öküzün yemlerini bile kendisi yemişti. Tabii bunların bu konuşmalarını sahibi duymuş ve gülerek ahırdan çıkmıştı.

Sabah oldu, adam ahıra girdi ki, öküz aç. Kalkması için birkaç tekme vurdu ise de öküz hastalanmıştı. Adam:

— Bu sefer de onun yerine eşeği koşalım, diyerek aldı tarlaya götürdü

Akşama kadar eşekle çift sürdü. Eşeğin emdiği süt burnundan gelmişti. Akşam eve geldiği zaman öküz rahat rahat geviş getiriyor kendi kendine hakikaten bu iyi bir numara oldu diyordu. Eşek bu işin çekilemeyecek gibi olduğunu görünce öküze başka yoldan akıl verip kurtulmak istedi:

— Öküz kardeş, - sen böyle yatarsan sahibimiz seni satacak. Bu gün tarlada beni gören köylüler sordular. O da, zaten tembel bir öküzdü, şimdi de hasta oldu. Yarın kasaba vereceğim, dedi. Eğer yarın' da böyle yaparsan kendini bıçağın altında bil, diyerek sabahleyen çifte gitmekten kurtuldu.

Adam bunların bu konuşmalarını dinledikçe kendi kendine gülüyor ve:

— Gördün mü ne kadar iyi bir şeymiş hayvanların dilinden anlamak, diyordu.

Ertesi sabah horozla köpeğin konuşmalarına şahit oldu. Horoz:

— Yarın efendinin, öküzü ölecek. Sana müjdem var. îyi bir ziyafet olacak senin için, diyordu.

Adam bunu duyar duymaz hemen pazara götürüp öküzünü sattı ve zarardan kurtuldu.

İkinci gün oldu, köpek horoza:

— Niye yalan söyledin? Hani ziyafet? Adam öküzü sattı kurtuldu, dediğinde, bu sefer horoz:

— Hiç merak etme! Öküzü sattı ama, yarın kölesi ölecek ve onun hayrına mutlaka bir yemek yedirirler. Sen de artıklarından istifade etsen yeter, dedi.

Adam bunu da duymuştu. Hemen pazara çıkarıp kölesini de sattı. Köpek gene ziyafete erişememişti. Horoza:

— Beni ne kandırıp duruyorsun? diye çıkıştı. Horoz:

— Ben yalan söylemem... Ziyafet var dediysem vardır. Efendimiz öküz ve köleyi satarak zarardan kurtuldu ama, yarın kendisi ölecek, işte o zaman ziyafetin büyüğü olacak, dedi.

Adam horozdan bunları duyunca etekleri tutuştu. Ne yapacağını şaşırdı ve doğru Hazreti Musa'nın huzuruna çıkıp durumu anlattı:

— Hakikaten ben yarın ölecek miyim? Bunun bir çaresi yok mu? diye yalvarmaya başladı.

Musa Aleyhisselâm:

— Ben sana demedim mi? Her şeye ehemmiyet vermeyeceksin diye... Eğer sen öküzü satmasaydın, o ölecek ve belâ atlatılmış olacaktı. Ama sen onları satmakla başkalarının zarar etmesini istedin. Kendi menfaatini düşünüp başkalarını kendisi gibi hesap etmeyenin hali budur, dedi.

* * *

pentar54
09.Haziran.2010, 10:21
Halife Ömer'in huzuruna bir hırsız getirdiler. Halife:

— Niçin hırsızlık yaptın? diye hırsıza sordu. O:

— Çaldıysam Allah'ın takdiridir. Allah benim çalmamı takdir etmiş ki çaldım, dedi.

Halife Hazreti Ömer (r.a.) bu sözleri söyleyen hırsıza iki ceza birden verdi: Hem elini kestirdi, hem de dayak attırdı. Hadiseye şahit olanlar niçin böyle yaptığını sordular.

O:

— Hırsızlık yaptığı için elini kestirdim, Allaha iftira ettiği için de dayak attırdım. İftira edenin hakkı dayaktır, buyurdu.

pentar54
09.Haziran.2010, 10:23
İlm-i zahir ve ilm-i bâtın sahibi Imam-ı Kuşeyr'i Hazretleri, öğrendiği ilimle alâkalı olarak başından geçen hâdiseyi şöyle anlatıyor:

Küçük yaşta babamdan yetim kalmıştım. Bir annem vardı, başka da kardeşim yoktu. Ben çevremde mümkün olduğu kadar dini bilgilerimi öğrenmiştim. Fakat bu öğrendiğim bilgiler beni tatmin etmiyordu. Daha fazla okuyup, ilim sahibi olmak istiyordum, ilme karşı büyük bir aşkım vardı. Arkadaşlarım ilim tahsiline gidiyorlardı. Onlarla beraber ben de gitmeye karar verdim, gelip anneme durumu arzedip ilim tahsiline gitmem için izin vermesini istedim. Annem:

— Oğlum, sensiz ben ne yaparım. Senden başka kapımı açacak kimsem yok. Sen de gidersen, ben yapa yalnız kalacağım. Senden uzun müddet ayrı kalmaya yüreğim tahammül etmez, diyerek bana müsaade etmedi. Fakat ben gitmeye kararlı idim. Çok rica minnet ettim. Annem de en sonunda kabul ederek beni uğurladı.

ilim öğrenmek aşkıyla sevinçle evden ayrıldım. Arkadaşlarla beraber yola çıktık. Yolda giderken abdest bozmam icab etti. Bir kenara çekilip defi hacet ederken üzerimi pisledim. Arkadaşlara: — Sîz gidin, ben eve gidip elbisemi değiştireceğim, size yetişirim, dedim.

Eve geldiğimde, anamın içerde hüngür hüngür ağlamakta olduğunu gördüm. Onun ağlamasına yüreğim tahammül "etmedi. Okumak için gitmekten vazgeçtim:

— Anneciğim, artık ağlama sil gözünün yaşını, senin yanında kalacağım, gitmiyorum, dedim

Annem bana ilim tahsiline gitmekten vazgeçmememi söyledi:

— Ben senin okumana mâni olmak istemiyorum. Benim ağlamam her ananın yaptığı bir şeydir, ana yüreği evlâdından ayrı kalmaya dayanamaz. Sen git oku, ben mes'uliyet altına girmeyeyim dedi, ise de ben gitmedim.

Tabii ki anam yanında kalmama sevindi.

Annemle içerde otururken kapı çalındı. Kapıyı açtım ki, yaşlı bir zat benimle görüşmek istediğini, Allah (C.C.) tarafından gönderildiğini ve annemi razı ettiğim için beni evde okutacağını söyledi. Ben onun Hızır Aleyhisselâm olduğunu anladım. Çok sevindim, sonradan kendisinin de açıkladığı Hızır Aleyhisselâmdan, tam üç yıl ders okudum. Üç senede bütün ilimleri bana öğretti. Bu üç sene zarfında bin adet kitap yakmıştı. Üç sene sonra bana icazet verip o yazdığı kitapları memleketimizden geçmekte olan Ceyhun nehrine atmamı söyledi.

Kitapları nehre atmaya kıyamadım, götürüp bir yere sakladım. Akşam eve geldiğimde bana kitapları ne yaptığımı sordu. Ben:

— Nehre attım, dedim..

— Ne gördün? dedi.

— Hiçbirşey görmedim, dedim. Bana:

— Yalan söylüyorsun, kitapları nehre atmadın, dedi. İkinci gün kitapların yerini değiştirip yine nehre atmaya kıyamadım. Akşam bana yine sordu ne gördün diye..; Ben yine:

— Nehre attım ama bir şey görmedim, dedim.

— Yaramaz çocuk kitapları yine nehre atmadın, buyurdu ve bana tekrar kitapları nehre atmamı emretti.

Bu sefer gidip sandığa doldurulmuş olan kitapları nehre attım. Nehre attığımda, nehirden iki el çıktı, kitapları alıp nehrin içinde kayboldu. Eve döndüğümde gördüklerimi anlattım.

— Bu sefer atmışsın, dedi.

Bunun ne mânâya geldiğini sorduğumda:

— Kıyamete yakın bir zamanda Hazreti İsa yer yüzüne gelip, bu kitaplarla bir ümmeti Muhammed olarak amel edecektir, buyurdular.

Ben öyle inanıyorum ki, Hızır Aleyhisselâmın bana Allah tarafından gönderilmesi ve bütün ilimleri bana ta'lim etmesi, annemin:

— Allah sana ilmini nasip eylesin. Sen beni dünyada garip bırakmadığın gibi, Allah da seni dünyada ve ahirette yalnız bırakmasın, diye ettiği duanın kabul olmasındandır.

d(*_*)b
09.Haziran.2010, 12:46
ALLAH RAZI LSUN NEFİS Bİ KISSA İDİ:ys:

RUHUMUZA DEĞER İNŞALLAH.:-)

pentar54
10.Haziran.2010, 09:33
Ebû Abdullah el Kalansî (k.a.) hazretleri zamanın büyüklerindendir. O başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır:

— «Seyahatlerimin birinde gemiye binmiştim. Şiddetli rüzgâr esmeye başladı. Büyük bir tufan oldu. Gemide bulunanlar dua ederek ağlaşmaya başladılar. Türlü türlü adaklar adıyorlardı. Bense onların bu haline seyretmekten başka bir şey yapmıyor sadece bir kenara çekilmiş Allah'ıma hamdediyordum. Gemidekilerden birkaç kişi, gelip bana:

— Sen de bir şey adasana! dediler. Ben onlara: — Benim bir dünyalığım yok ki, ne adak adayayım, dedim. Bırakmadılar, çok sıkıştırdılar... İlla da birşey adamamı istiyorlardı. Ben: -

— Allah'ım, eğer bu belâdan kurtulursam asla fil eti yemeyeceğim, diye adakta bulundum.

— Bu senin yaptığın nasıl adak, hiç fil eti yenir mi? dediler. Ben onlara:

— Allah öyle aklıma getirdi. Dilime onu söyletti Allah, dedim.

Çok geçmeden bindiğimiz gemi battı. Bir grupla beraber yüzerek sahile çıktık. O arada birkaç gün geçtiği halde hiçbir şey yememiştik. Çok da acıkmıştık. Ansızın bir fil yavrusu çıkageldi. Bulunduğumuz yerin yakınlarında hiçbir insan emaresi, köy - kasaba gibi şey yoktu. Yanımdakiler fil yavrusunu kesip yediler, bana da yemem için çok ısrar ettilerse de ben:

— Fil eti yemeyeceğime dair ahdettim, adağım var, dedim ve filin etinden yemedim.

— Zaruret halinde yenir illâ da ye! dedilerse de yemedim.

Onlar bir miktar yedikten sonra uyuyakaldılar... Biraz sonra onlar uykuda iken o filin anası yavrusunun gittiği yerden gelerek, koklaya koklaya kemiklerini buldu. Sonra da o kokudan kimde buldu ise ayakları altına alarak teker teker öldürdü. Sıra bana geldiğinde beni iyice muayene eder gibi tekrar tekrar kokladı. Bende yavrusunun kokusundan bir eser bulamayınca da arkasını dönerek hortumuyla binmemi işaret etti. Bir ayağını kaldırarak tekrar tekrar işaret ediyordu. Anladım ki binmemi işaret etmekte... Bindim... Üzerine bindikten sonra doğru oturmamı işaret etti. Ben de biraz daha doğru oturmaya çalıştım.

Ben üzerine bindikten sonra fil o kadar sür'atle yol almaya başladı ki, tarifi imkânsız. Beni etrafı yeşillik ve sürülmüş tarlaları olan bir yere götürdü. Aşağı inmem için işaret etti. İndim. Ben yere indikten sonra o evvelkinden daha sür'atli bir şekilde uzaklaşıp gitti.

Sabah olunca karşımda bir grup insan gördüm. Beni yanlarında beraber götürdüler. Tercüman vasıtasıyla anlaşıyorduk. Tercümanları bana durumu, buraya nasıl geldiğimi sordu. Ben başımdan geçenleri olduğu gibi anlattım. Hayretler içinde kaldılar...

Bana:

— O senin anlattığın yerden burası kaç günlük mesafedir, biliyor musun? dediler.

Bilmediğimi söyledim. Ancak bir günde geldiğimi bildirdim.

— Orası sekiz günlük yoldur, fil nasıl seni bir günde getirmiş... dediler.

Sonra bana lüzumlu gıdayı temin ettikten sonra memleketime gelebilmem için hem azık verdiler, hem de binek için bir at verip yolcu ettiler...

pentar54
10.Haziran.2010, 09:34
Hazreti Hasan ve Hüseyin (r. anhüma) hastalanmışlardı. Hazreti Ali ve Fatıma validemiz, çocuklarının iyileşmesi halinde üç gün oruç tutmayı adadılar. Çok geçmedi hastalar şifaya kavuştu, baba ve anne de oruçlarına başladılar.

Birinci gün sahura kalkıp niyet ettiler ve akşama arpa ekmeğinden iftarlıklarını hazırladılar. Akşam oldu, tam iftar edecekleri sırada, bir fakir gelip:

— Allah için bana bir yiyecek verin. Açım, dedi. Onlar yemeye hazırlandıkları yemeklerini, hiç başlamadan tamamını o fakire verdiler. Tabii bu durumda gece yiyecekleri bir şey bile kalmamıştı. Akşam bir şey yemedikleri gibi, sahura da kalkmadan oruçlarına devam ettiler. Sabahtan akşama kadar iftarlık bir şeyler hazırlamışlar ve iftara hazırlanıyorlardı. Bu sefer de bir yetim gelip:

— Şey'en lillah - Allah için bir şey, dedi. Onlar yine ağızlarına almadan önündekilerinin tamamını yetime verip, su ile iftar ettiler.

İftarsiz, sahursuz, oruçlarına devam ediyorlardı. Üçüncü günün akşamı olup yine iftara hazırlandıkları bir sırada, bu sefer de bir esir geldi. O da aç olduğunu söyleyip onlardan bir miktar yiyecek istedi. Hazreti Ali ve Fatıma validemiz, yiyeceklerinden bir lokma bile almadan tamamını saile verip gönderdiler. İftarlarını yine su ile yapmışlardı ama, oruçları da bitmişti artık.

Onların bu hali, yani yokluk içinde cömert olmaları Cenab-ı Allah'ın çok hoşuna gitti. Haklarında ayet inzal ederek, Hak Teâlâ onlardan razı olduğunu bildirdi.

pentar54
10.Haziran.2010, 09:35
osmanlı şair ve niktedanlarından Cenanî'ye, zamanın padişahı, anlattığı fıkra ve hikâyeleri bir kitap halinde toplamasını söylemişti.

Cenanî bildiklerine kendi uydurduklarını da ekleyerek bir kitap yazdı. Kitabı güzel yazı yazan birine verip temize çekdirdikten sonra yaldızlanması ve ciltlenmesi için ciltciye vermişti.

Böyle bir kitabın yazılıp ciltciye verildiğini duyan padişahın nedimlerinde Derviş Eğlence, isimli bir hikayeci Cenanî'den habersiz olarak daha ciltcide iken baştan sona okuyup ezberledi. Derviş Eğlence, padişaha hikâye ve nükteler anlatır ve onu eğlendirirdi. Cenanî'nin yazdığı kitabı baştan sona padişaha anlattı.

Olup bitenlerden habersiz Cenanî, kitabını ciltciden almış ve padişahın takdirini kazanacağı ümidiyle saraya getirip, Kapı Ağası aracılığı ile padişaha gönderdi. Cenanî, dışarda heyecanla padişahtan gelecek ihsanı bekliyordu. Biraz sonra Kapı Ağası Gazenfer Ağa, huzurdan çıktı ve:

— Beyim, gerçi bizim Derviş Eğlence'nin anlattıkları hikâyeleri bir araya getirip kitap yapmışsın ama, bu bir emek istediğinden gene de güzel bir şey olmuş, dedi ve padişahın gönderdiği birkaç akçeyi avucunun içine sıkıştırdı.

Cenanî, neye uğradığını şaşırmıştı:

— O kitabı ben kendim yazdım, hiç kimseden derlenmiş değildir. Hatta birçokları benim kendi hikâyelerimdir, diye derdini anlatmaya çalıştı ise de, o anda bir işe yaramadı. Fakat aradan hayli zaman geçtikten sonra, hikâyelerin hakikaten Cenanî'nin eseri olduğu ve Derviş Eğlence'nin oyun yaptığı anlaşıldı. Tabi ki, bu mesele meydana çıktıktan sonra padişah Cenanî'ye ummadığı kadar ihsanda bulunmuştur.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 09:36
Padişahın biri veziriyle beraber şehirde halk arasında dolaşıyordu. Padişahın geldiğini gören herkes ona hürmet ediyor, tezahüratta bulunuyordu. Padişah çarşı sokaklarında gezerken dükkânından çıkmayan bir adam görüp yanına vardı. Fakat dükkândaki zat, padişahın geldiğini gördüğü halde oralı bile olmadı. Sanki görmemezlikten geliyordu, îçerdekinin derviş olduğunu anlayan padişah iyice sinirlenmişti:

— Şu dervişin cezasını verin!: Ne edepsizlik bunun yaptığı! diye gürledi.

Derviş yine istifini bozmadan vezire dönerek:

— Ağana söyle, hükmünü kendisine muhtaç olanlar üzerinde icra etsin. Kendisinden birşey istemeyen bir kimseye ahkâm kesmeye kalkmasın. Benim Allah'tan gayriye ihtiyacım yok ve hürmet de etmem. Dünyadan el - etek çekmiş bir kimsenin padişahla ne işi olur?, dedi.

Büyüklere saygısı olduğu anlaşılan padişah, dervişin sözlerini doğru bulup:

— Derviş doğru söylüyor. Ona bu sözlerinden dolayı ihsanda bulunun, dedi.

Dervişe padişahın iradesini bildirip ne istediğini sordular. O şöyle söyledi:

— Benim sizden ne isteğim olur. Hür olan köleden bir şey ister mi?

Bu Sozleri duyan padişah üzülmüştü. Dervişe:

— Ben köle miyim de böyle konuşuyorsun ? dedi. Derviş, vakarla sözünde ısrar etti ve:

— Elbette sen kölesin. Nefsin seni esir almış, hatta başına yularını bile geçirmiş istediği gibi idare ediyor. Sen nefsini tatminden başka bir şey düşünüyor musun? Ancak senin gibi nefislerine kul - köle olanlar senden ihsan ve muavenet beklerler. Ben ise nefsimi esir aldım. Ondan dolayı da hürüm ve senin yapacağın en ufak bir ihsana bile ihtiyacım yok. Olsa olsa hür olanlar, köleye ihsanda bulunur. Şu anda sen de böyle bir ihsana lâyık bir köle değilsin, dedi.

Hakikaten derviş doğru söyledi. Çünkü Efendimiz (s.a.s.):

— Sizin en büyük düşmanınız iki kaşınızın arasındaki nefistir, buyurmuşlardır.

Bir insan da nefsine uydu mu, işte o insan esir demektir.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 09:46
Hazreti Ali, Sıffîn Harbînden dönerken kürkünü kaybetmişti. Aradan, bir müddet zaman geçtikten sonra kürkünü bir Hıristiyanın sırtında görerek, geri alması için kadıya şikâyet etti. Hz. Ali ile hıristiyan arasında mahkeme kurulmuştu. Kadı Hazreti Ali'-ye:

— Kürk senin mî? Senînse isbat edebilirmisin? diye sordu. Hazreti Ali:

— Kürk benimdir, fakat isbat edemem, dedi. Bu sefer kadı hıristiyana:

— Emirel mü'mininin dediği doğru mu? diye sordu. Hıristiyan-:

— Kürk benim, fakat, Emirel mü'minin de yalancı değildir, dedi. Kadı, Hazreti Ali delil gösteremediği için kürkün hıristiyanın olduğuna karar verip adamı akladı. Kadının bu adilâne kararı karşısında vicdanen hakikati anlatmak mecburiyetini hisseden hıristiyan, kürkü Hazreti Ali'ye teslim etmek üzere gelip:

— Ya emirel mü'minin! Bu kürk senindir. Sıffın Harbinden dönerken atın -arkasından düştü, ben de aldım. Fakat kadının verdiği karar beni fazlasiyle duygulandırdı. Müslüman olmaya bütün kalbimle karar verdim, beni affeyle, dedi.

Bu sefer Hazreti Ali adamdan memnun olmuştu:

— Mademki Müslümanlığı kabul ettin. Ben de bu kürkü sana hediye olarak veriyorum-, dedi.

Böylece kürk yine aynı adamda kalmış oldu, lâkin, bir hıristiyan Müslüman oldu!...

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 09:47
:agla:Hazreti Ali Kerremellahü Veçhe anlatıyor:

— Hazreti Fâtıma ile evlendiğimizde yatağımız yoktu. Bir yaygımız vardı, onu gece yatak olarak kullanır, gündüz ise üzerine oturur minder olarak kullanırdık.

Bir ara Ali radıyallahu teâlâ anh, Zatı Saadetlerine:

— Ya Resûlallah! Bizim ikimizden hangimizi çok seversiniz, (yani Fâtıma'yı mı, beni mi?) demek istemişti. Hazreti Peygamberimiz:

— Fâtıma'yı çok severim, ondan sonra da seni çok severim, buyurdular.

* * *:agla:

pentar54
10.Haziran.2010, 09:48
:heyo:Hazreti Ebu Bekir İslâmla şereflenmeden evvel çok zengindi ve herkes onu zengin olarak bilirdi. Fakat müslüman olduktan sonra bütün malını - mülkünü Allah yolunda harcadı ve bir hırka bir lokma kaldı. Hazreti Ebu Bekir'i hâlâ eski halinde zanneden bir sahabi bir gün kapısını çalıp:

— Ya Eba Bekir, benim 12 bin akçe borcum var. Bugün vermem lâzım, benim bu borçtan kurtulmam için bu parayı vereceğini umarım, dedi.

Hazreti Ebu Bekir (r.a.):

— Biliyorsunuz ki, ben bütün varlığımı Allah için sarfettim. Şu anda size verecek bu para bende yok, dediyse de adam:

— Ben sizde hâlâ bu kadar para var biliyordum, dedi. Bunun üzerine Hazreti Ebu Bekir kalktı:

— Sen bekle, ben biraz sonra gelirim, dedi ve bir yahudinin kapısını çaldı. Yahudiden 12 bin akçe borç istedi:

— İnşallah yarın öğleden sonra veririm, dedi. Yahudi:

— Yarın vermezsen ne olacak? Diye sordu. Ebu Bekir (r.a.):

— Yarın vermezsem sana köle olacağım, ister beni hizmetinde çalıştırırsın, istersen pazara götürür satarsın, buyurdu. Bu şart üzerine yahudi parayı verdi. Hazreti Ebu Bekir de parayı getirip fakire verdi.

Sabah oldu. Hazreti Ebu Bekir borcu nasıl ödeyeceğini düşünüyor, bir çare bulamıyordu. Kızı Hazreti Aişe'nin evine gitti, durumu anlatıp yahudiye köle olacağını bildirerek hakkını helâl etmesini söyledi. Her ikisi de ağlaşmaya başladılar.

Hazreti Ebu Bekir:

— Allah'a ısmarladık, deyip gitti.

Hazreti Aişe validemiz ağlayarak onun arkasından bakıyordu. Bir müddet sonra gözlerinden akan yaşlardan düşen damlaların yerde parlamaya başladığını görünce eline aldı ve baktı ki, pırlanta gibi bir şey. Babasını çağırdı:

— Babacığım al bunları pazarda sat, yahudinin parasını verir, kölelikten kurtulursun, dedi.

Hazreti Ebu Bekir mücevherleri alıp çarşıya gitti. Bir tabağın içine koymuş müşteri bekliyordu. Biraz sonra karşısına bir adam çıktı:

— Ya Eba Bekir bunları satıyor musun? diye sordu.

O:

— Satıyorum, dedi. Karşısındaki adam Cebrail aleyhisselâm'dı.

— Kaça satıyorsun? diye sordu. Hazreti Ebu Bekir:

— 12 bin akçeye satıyorum, deyince O:

— Bunun değeri o kadar değil, bunun değeri 20 bin altındır, aç eteğini dedi. Hazreti Ebu Bekir eteğini açtı. O Zat altın tabak içindeki altınları Hazreti Ebu Bekir'in eteğine boşalttı. Hazreti Ebu Bekir eteğinde altınları saymadı bile... Altınlarla birlikte kızı Aişe'nin evine gelmişti. Yahudiyi kızının evinde bekler vaziyette görüp:

— Al paralarını diyerek, eteğindeki altınları yahudinin eteğine boşalttı.

Yahudi:

— Senin borcun bu kadar değil, 12 bin akçedir, deyince Hazreti Ebu Bekir:

— Bu paranın tamamı senindir, çünkü senin verdiğin paranın bereketidir, buyurdu. Yahudi altınları eline alıp baktı ki, altınlar, dünya altınlarına hiç benzemiyor. Bir tarafında «Lâ ilahe illallah Muhamme-dürresûlüllah» öbür yüzünde ise Ihlâs Sûresi yazılı.

Yahudi bunları görünce:

— Ya Eba Bekir, sizin dininiz hak, sense hakiki bir velisin. Bana İslâm dinini öğret, ben müslüman oldum, dedi. Şehadet getirerek Islama girdi. Ondan sonra bütün varlığını Allah yolunda sarfetmeye kendisi başladı.:heyo:

pentar54
10.Haziran.2010, 09:50
Nübüvvetin sekizinci yılı idi. Sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz, sırtını dayamış oturmakta idi.

Arap kadınlarından süslü elbiseler giyinmiş bir kadın ve kız topluluğu yanlarına gelerek :

— Ya Muhammed! Her ne kadar kabilelerimiz ayrı ise de aynı şehirde oturuyoruz, aynı yerdeyiz... Bugün bir toplantı tertip ettik... Arap kadın ve kızları bir araya gelecekler. Sizden ricamız, Kızınız Fâtıma'ya müsaade ediniz de, toplantımızı şereflendirsin. Böylece kopmak üzere olan ülfet bağlarımız da yenilenmiş olur, dediler.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Arap kadınlarının bu isteklerini reddetmeyi uygun bulmadı :

— Siz gidin, ben Fâtıma'yı gönderirim, buyurdu.

Bir müddet sonra, Hazreti Fâtıma Validemiz gelmişti.

Hazreti Peygamberimiz :

— Ya Kızım Fâtıma! Cefa gördükçe vefalı davranmamız, yabancılık gördükçe aşinalık etmemiz, kötülük görünce iyilik etmemiz için bize emir vardır. Ey gözümün nuru! Arap kadınları tertipledikleri bir topluluğa şeref vermenizi benden istediler. Ben de onların isteklerini reddetmedim. Şimdi ahde vefayı yerine getirmek senin rızana kaldı. Ne dersin? buyurunca, Ummül Mü'minin Fâtımat'üz - Zehra (r.a.)

— Ey sevgili babacığım, senin verdiğin sözün yerine getirilmesini, ben de isterim. Lâkin ben onların yanına hangi kıyafetle gideceğim. Şimdi oraya, Utbe'nin, Şeybe'nin, Ebû Leheb'in ve Ebu Cehl'in kızları da gelecek. Onlar rengâ - renk elbiselerle gelmişler, en yüksek yerlere oturmuşlardır. Ben böyle dört peşli elbise ile onların yanına varırsam, bana aşağılayıcı sözler söyleyeceklerdir, dedi.

Hazreti Peygamberimizin gözleri yaşardı:

— Ey kıymetli kızım, onların basiretleri kısadır. Sadece dış âlemi görürler, mânâ âlemini görmezler... Onların zahiri libasları varsa senin de mânevi zinetlerin vardır, îlim ve takva libasımız olduğu müddetçe f.uii libasa itibar nedir, buyurdular.

Tam bu konuşma cereyan ederken, Cebrail aleyhisselâm nazil olup, şu hükmü tebliğ etti :

— Ya Resûlallah!.. Fâtıma o topluluğa gidecek ve onun toplantıya iştiraki anında bazı gizli sırlar açığa çıkacaktır. Bunun üzerine Hazreti Peygamberimiz :

— Ey iki gözümün nuru kızım!.. Şu anda Cebrail geldi, senin gitmekliğini bildirdi, buyurunca, Fâtımâ't-üz Zehra validemiz:

— Canım sana feda olsun ey Allah'ın Resulü, Ben sana muhalefet etmedim, oraya gitmeyeceğim de demedim... Ancak düşünüyorum ki, dünya ahiretin matem sarayıdır. Bu matem sarayında düğün ve derneklerde hazır bulunmak münasip düşmez demek istedim. Madem ki ferman nazil olmuştur gideceğim, dedi ve örtüsünü başına alıp, o toplantıya gitmek üzere, evden ayrıldı.

Bu arada, arap kadınları, toplantı yerine erkenden gelmiş ve süslü, allı yeşilli elbiselerinden ne varsa giyinmişler, hazreti Fâtıma'nın, nasıl bir eski elbise ile toplantı yerine geleceğini konuşuyorlar ve:

— Şimdi o bizim aramıza nasıl girecek... Çünkü mutlaka eski ve yamalı bir libas giymiş olacaktır. Mutlaka üzülecek, belki de bizim debdebeli halimizi görünce ağlayacaktır, diyerek birbirlerine takılırlardı. Bir de ne görsünler... Cenabı Allah, Fâtıma'ya öyle cariyeler, cennet elbiseleri ve öyle hizmetçiler göndermişti ki görenlerin hayran kalmaması imkânsızdı. Hazreti Fâtıma'nın mübarek başında öyle mücevherler, zarif vücuduna öyle güzellik veriyordu ki; sanki hazreti Fatıma, gök yüzündeki ay, onun yanındakiler ise birer yıldız gibi parlıyorlar, bu manzarayı görenlerin gözleri kamaşıyordu... Cariyelerin kimi eteğini tutmuş, kimi üzerinde bir şey dokunmasın diye önünü temizliyor, kimisi de önüne geçmiş, ışık saçıyordu.

Bu hali gören Kureyş kadınları, hayrette kalmışlar:

— Bu gelen kimin kızı!.. Hangi şahsın kızıdır, bu kız... Biz dünyada böyle güzellik ve böyle ihtişam görmedik, dediler ve en yüksek sedirleri hazreti Fâtıma'ya' bırakıp buyur ettiler.

Sonradan öğrendiler ki; O, Hazreti Muhammed'in, (s.a.v.) kızı Fâtıma'dır. îmana istidadı olanlar, yanına sokulup nasiplendi, nasibi olmayan muannitler ise, kin ve hasetlerinden orada durmayıp toplantı yerini terkedip gittiler.

Hazreti Fâtıma validemiz, şöyle diyordu :

— Ey Kureyş'in sevgilileri!.. Bizim manevî gıdamız, tesbih ve cehlildir. Babamın getirdikleri, dünya ve ahiret saadetini sağlar... Eğer siz de bize yakın olmak isterseniz, kalbinizde îman ışığını yakın!.. Şehadet kelimesi getirip İslâmiyeti kabul edin!., buyurdu.

Ve orada bulunan kadınların tamamı îslâmiyeti kabul edip, îmana geldiler. Böylece de Hazreti Fâtıma'nın oraya gitmesindeki hikmet zuhur etmiş oldu.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 09:51
Hazreti Allah (C.C.) Musa Aleyhisselâm'a:

— Ya Musa sana acaibattan bir sır bildireyim mi? buyurdu. Musa Kelimullah:

— Göster ya Rabbi! diye iltica etti. Allah tarafından:

— Ya Musa! Git filân yerdeki çeşmenin başına, kimse görmeyecek şekilde bir yere gizlen ve bekle!, emri geldi.

Musa Aleyhisselâm gitti, tarif edilen çeşmeyi buldu ve beklemeye başladı.

Biraz sonra atlı bir adam geldi, atından indi, kendisi su içip atını suladı ve zarurî ihtiyaçlarını tamamlayıp atına bindi gitti. Fakat giderken para kesesini çeşmenin başında unutup da gitti. Çok geçmeden bir çocuk geldi, o da su içti ve yolcunun unuttuğu altın kesesi bağlı olan kemeri alıp gitti. Aradan çok zaman geçmeden bu sefer bir âmâ geldi.

abdest aldı ve bir kenara çekilip ibadete başladı. Hazreti Musa gizlendiği yerden manzarayı buraya kadar takip etti.

Biraz sonra altın keseli kemeri unutan atlı adam geri geldi. Kemerini çıkarıp bıraktığı yere baktı ki, orada yok. Doğru âmânın yanına vardı ve ona kemerini unuttuğunu, bulduysa vermesini söyledi.

Âmâ:

— Görüyorsun ki, iki gözüm de görmüyor. Hem ben keseyi almış olsam yanımda olması lâzım. Bende böyle bir şey olmadığına göre almış olmam imkânsız, diyerek adamı iknaya çalıştı ise de, adam bir türlü inanmadı ve:

— Bu altını sen aldın, vermiyorsun, diyerek âmâyı vurup öldürdü. Adam keseyi bulamamıştı ama, âmâyı da öldürmüştü.

Hazreti Musa, sırrına vakıf olamadığı bu hâdisenin mahiyetini öğrenmek için Cenab-ı Hakka ilticada bulundu. Allah-ü Teâlâ meseleyi şöyle izah buyurdu:

— Ey kelimim Musa! Kemeri alan çocuğun babası daha evvel o atlı ağanın hizmetinde çalıştı ve ağa da onun hakkını vermemişti. Şimdi hakkını almış oldu.

Âmâ ise, daha evvel o ağanın babasını öldürmüştü. Sonra gözleri kör olduğu için onü tanıyan çıkmadı ve unutuldu gitti idi. Ama ben unutmadım ve âmânın ölümünü o adam vasıtasiyle yaparak kısası yerine getirmiş oldum.

Bu hâdise karşısında Musa Aleyhisselâm secde-i Rahman'a vardı ve Allah'a şükürler etti.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 09:52
Hazreti Musa:

— Ya Rabbi! Bana Cennetteki komşumu bildir, diye ilticada bulunmuştu.

Hak Teâlâ Musa Aleyhisselâma:

— Falan yere git! Senin komşun falan yerdeki kasaptır, diye talimatta bulundu.

Hazreti Musa tarif edilen yere gitti, kasabı buldu ve evine misafir oldu.

Kasap akşam eve gelirken yanında bir miktar et getirmişti. Eve geldikleri zaman misafirden izin istedi ve onları pişirdi, bir zembil içinde tavanda asılı olan annesini indirdi, altını kuruladı ve eti parçalara bölerek onun ağzına vermeye başladı. Musa Aleyhisselâm Cennet komşusunun kim olduğunu öğrenmeye başlamıştı, sinek vızıltısı gibi bir sesin geldiğini farkedip:

— Ne diyor? diye sordu.

Kasap annesini yerine astıktan sonra misafire:

— Bu benim annemdir. Ben bunu senelerden beri bu şekilde yedirir, içirir ve bütün ihtiyaçlarını temin ederim. O da bana her zaman: «Oğlum Allah seni Cennette Musa (a.s.)'ya komşu eylesin», diye duâ eder, dedi.

O zamana kadar kendisinin kim olduğunu gizleyen Musa Peygamber, kendisinin Musa (a.s.) olduğunu söyledi ve Cennet komşusunu müjdeledi.

pentar54
10.Haziran.2010, 09:53
:lol:Silsile-i Sâdâttan SELMAN-I Farisî (r.a.) Hazretleri yanında bir misafir olduğu halde sahraya çıkmıştı. Dağda havada uçan kuşlar ve ovadan geçen ceylan sürüleri gördü; Hazreti Selman (r.a.) uçan kuşlara ve oradan geçen ceylan sürüsüne hitaben:

— Yanımda bir misafirim var. İçinizden biriniz buraya gelsin. Misafire ikram edeceğim, diye seslendi. Kuşlardan ve ceylan sürüsünden birer tane süratle hazreti Selman'ın huzuruna geldiler. Misafir bu işe çok hayret etmişti:

— Sübhanellah! diyerek hayretini belirtti. Selman-ı Farisî Hazretleri:

— Bunda hayret edecek ne var? Sen Allah'a itaat edene mahlûk'atın isyan ettiğine bu zamana kadar hiç şahit oldun mu? buyurdular...

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 09:55
Hem peygamber, hem Sultan olan ve bütün canlı varlıkların dilinden anlayan Süleyman Aleyhisselâm'a Allah tarafından bir melek gelip:

— Ya Süleyman! Bu su sana Allah tarafından gönderildi. Eğer bu hayat suyundan içersen, kıyamete kadar yaşayacaksın. İçmezsen ecelin geldiği zaman öleceksin. Hangisini tercih edersin? dedi.

Süleyman Aleyhisselâm cevap vermek için melekten biraz mühlet istedi. Melek Hazreti Süleyman'ın isteğini kabul edip gitti.

Süleyman Aleyhisselâm bu meseleyi danışmak için bütün canlılardan heyetler toplayıp hepsinin fikrini sordu. Bütün canlı varlıklar, Hayat Suyundan içmesini ve kıyamete kadar yaşamasını tavsiye ettiler.

Onlar:

— Eğer bu suyu içer de kıyamete kadar yaşarsan, Allah için daha çok amel işlersin ve daha çok sevap kazanırsın, diyorlardı.

Hazreti Süleyman, hayvanların içinden gelip gelmeyen var mı, diye iyice bir kontrol ettiğinde Hüdhüd kuşunun gelmediğini farkedip:

— Onlardan da bir heyet gelsin!, diye emir verdi.

Biraz sonra Hüdhüd kuşu da Süleyman Aleyhisselâmın huzuruna geldi. Mesele ona da sorulduğu zaman Hüdhüd şöyle cevap verdi:

— Benim fikrime kalırsa içmemen ve zamanı gelince ölmen daha hayırlıdır. İçersen kıyamete kadar yaşayacaksın ama, senin sevdiklerin hep ölecekler ve sen kıyamete kadar onların acısını içinde hissedeceksin. İyisi mi, içmeyip ölmek ve Allah'ın ahirette hazırladığı nimetine daha kısa bir zamanda kavuşmak daha iyidir, dedi.

Süleyman Aleyhisselâmın bu fikir daha hoşuna gitmişti. Melek tekrar geldiğinde, içmek istemediğini ve zamanı geldiğinde Ölmeyi tercih ettiğini bildirdi.

pentar54
10.Haziran.2010, 09:56
dağda koyun otlatmakta olan bir çoban vardı. Çoban senelerin çobanı, her kötülükten emin vaziyette koyunlarını güdüyor ve koyunlara da hakikaten hiçbir zarar gelmiyordu. Çoban Allah'ına bağlı son derece de mütteki bir kişi idi. Bir gün koyunlardan birini kurt kaptığını görünce çoban feryatı basıp ağlamaya başladı.

Yanındakiler:

— Bu kadar ağlamana ne gerek var, kurt bir koyun kapmış, diğerleri duruyor ya, diyerek çobanı teselli etmek istediler.

Çoban:

— Ben dedi, koyunumun gittiğine ağlıyor değilim, ben Hazreti Ömer öldü de, O'na ağlıyorum, dedi.

Nereden bildin Hazreti Ömer'in öldüğünü, diyenlere şu cevabı verdi:

— Nasıl bilmem? O sağken kurtlar, değil koyunları parçalamak, koyunlarıma yan bile bakamıyorlardı.

Biraz sonra hakikaten Hazreti Ömer'in öldüğü haberi duyulunca çobanın ne kadar haklı olduğu anlaşıldı.

pentar54
10.Haziran.2010, 09:57
Bir yahudi ile bir münafık bir meselede anlaşamadılar. Yahudi meseleyi halletmek için Resûlüllalı'a gidelim, diyor münafık ise yahudilerin başı Ka'b b, Eşrefe gidelim, diyordu.

Peygamber Efendimizin huzuruna gelip meselelerini anlattılar. Peygamberimiz yahudiye hak verdi. Huzur-u Saadetten çıktıktan sonra münafık bu sefer:

— Ben Muhammed'in hükmüne itimat etmiyorum. Bir de Ömer'in yanına gidelim, dedi.

Yahudi de bunu kabul edip Hazreti Ömer'in yanına vardılar. Yahudi meseleyi anlatıp, Muhammed (s.a.v.)'in yanına gittiklerini fakat öbürünün onun hükmünü kabul etmediğini söyleyince Hazreti Ömer münafığa:

— Arkadaşın doğru mu söylüyor? diye sordu.

O da doğru söylediğini ve evvelâ Resûlullah'ın huzuruna çıktıklarını söyleyince Hazreti Ömer:

— Tamam, siz bir dakika bekleyin, ben şimdi gelir hükmümü bildiririm, deyip içeri girdi.

Biraz sonra içerden kılıçla çıktı ve kapıda bekleyen münafığın kellesini bir vuruşta yere yuvarladı:

— Allah ve Resulünün hükmüne razı olmayana ben böyle hüküm veririm, buyurdu.

O anda Cebrail Aleyhisselâm gelip durumu haber verdi ve Hz. Ömer'in (r.a.) hakkı bâtıldan ayırdığını bildirdi. Hazreti Ömer (r.a.) Meclis-i Saadete gelmeden Peygamber Efendimiz ona «Faruk» adını verdiğini bildirdi.

pentar54
10.Haziran.2010, 09:58
Ashab'tan Abdurrahman bin Avf, Hazreti Ömer (r.a.) halife iken onu makamında ziyarete gelmişti, selâm verip müsait bir yere oturdu. Hz. Ömer kendisiyle hiç meşgul olmuyor hattâ selâmını bile almıyordu. Hayretle neticeyi beklerken, Hazreti Ömer, işini bitirdikten sonra yanan mumu söndürdü; aynı onun gibi başka bir mum yaktıktan sonra: «Ve aleyküm selâm» deyip selâmını aldı. Ve konuşmaya başladılar.

Abdurrahman bin Avf Hazretleri, Ömer (r.a.) Hazretlerine niçin o mumu söndürüp başkasını yaktıktan sonra kendisiyle meşgul olmaya başladığını sormuştu.

Hazreti Ömer (r.a.):

— Ya Abdurrahman, evvelki mum devletin hazinesinden alınmış mumdu. O yanarken şahsî işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde mes'ul olurdum. Sizinle devlet işi konuşmıyacağımız için kendi cebimden almış olduğum mumu yaktım ondan sonra sizinle meşgul olmaya başladım, deyince Abdurrahman bin Avf Hazretlerinin gözleri yaşarmıştı.

Ellerini kaldırarak şöyle dua etti:

— Ya Rabbi! Hattab oğlu Ömer'i bizim başımızdan eksik etme!

Devlet hazinesini har vurup - harman savuranlara ne güzel bir numune-i imtisal değil mi?...

pentar54
10.Haziran.2010, 10:00
Hz. Ömer vefat ettiği zaman, bütün dinî muamelesi yapıldıktan sonra, her fani gibi onu da getirip kabre koydular. Vazifeli şahıs, telkinini de yapıp cemaat dağıldıktan sonra, Hz. Ali Kerremellahü veçhe, bakalım Ömer, sual meleklerine ne cevap verecek diye merak ederek, kabrin bir kenarına, kimse görmeden çömelmiş neticeyi beklemekte idi. Biraz sonra beklenen melekler gelip dünyadan gelen herkese sordukları soruları Ömer'e de sormaya başladılar.

Meleklerden biri:

— Rabbin kimdir? Nebin kim? diye sormaya başladı. Meleklerin bu sualleri karşısında hiddete gelen büyük halife, kendisi başladı:

— Siz kimsiniz, Buraya nereden ve niçin geldiniz- Sizin derdiniz ne de, beni gelir gelmez suale çekiyorsunuz? diye sormaya başlayınca melekler, onun diğer insanlar gibi olmadığını anladılar ve sorularına cevap vermeye başladılar:

— «Biz yedi kat semadan, buraya sana soru sormak için geldik. Bizi bu vazife ile Allah vazifelendirdi, biz münker ve nekir melekleriyiz ve herkese aynı soruları sormak bizim vazifemizdir» dediler.

Melekleri sonuna kadar dinleyen Hazreti Ömer, sorularına devam etti:

— Siz yedi kat semadan geldiğiniz halde, Allah'ı unutmadınız mı? diye sorunca, melekler, kendilerinin vazifelerinin Allah'a ibadet etmek olduğunu ve unutmadıklarını söylediler.

Melekler bu cevabı verince, Hazreti Ömer daha da kızdı ve şunları söyledi:

— Siz o kadar uzak yerden geldiğiniz halde Allah'ı unutmadınız da, ben iki karış toprağın altına girmekle mi Allah'ı unutacağım. Bir daha ümmeti Muhammed'e, böyle çirkin surette gelmeyeceksiniz ve böyle yakışıksız sualler sormayacaksınız. Bakın, şu anda sizi geri gönderiyorum, sakın bundan sonra söylediklerimi unutmayın.

Ömer-ül Faruk hazretlerinden bu nasihatleri dinleyen melekler, bir daha ümmeti Muhammed'e kötü surette gelmeyeceklerine ve onların memnun olması için ellerinden geleni yapacaklarına dair söz verip, daha fazla üstelemeden Allah'a ısmarladık, deyip çekip gittiler.

Meleklerle Hazreti Ömer arasındaki bu hadiseye şahit olan Allah'ın Arslanı, göz yaşlarını tutamaz ve:

— Ya Ömer! Hakikaten sen Ömer-i Adilsin. Hayatın da, mematın da, ümmete rahmet senin, der ve ağlayarak kabri terkeder.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:01
Hz. Ömer halife iken, Amr bin As (r.a.)'ı, Mısır'ın fethi için vazifelendirmiş, Mısır fetholunduktan sonra da onu Mısır'a vali tâyin etmişti. Bir gün Mısır halkı valinin huzuruna çıkarak şöyle dediler:

— Ya Amr, Nil Nehrinin bir adeti vardır, o adet yerine getirilmezse nehrin suyu çoğalmaz, kesilir... Halk da açlık sıkıntısı ile karşı karşıya kalır, dediler.

Amr bin As Hazretleri:

— O adeti nedir? diye sordu. Onlar:

— Biz her sene bir fakiri altın ve paralarla kandırır, çocuğunu Nil nehrine atarız, ondan sonra nehrin suyu çoğalır, halk da ondan istifade ederek kazanç sağlar, dediler.

Amr bin As Hazretleri, bu cahiliyetten kalma bir adettir diyerek buna müsaade etmedi ve Halife Hazreti Ömer'e meseleyi anlatan bir mektup yazdı.

Hazreti Ömer (r.a.), Valiye yazdığı cevabî mektupta:

— Kabul etmemekle çok iyi etmişsin. Sana gönderdiğim mektupla bir mektup daha gönderiyorum, onu Nil Nehrine at, dedi.

Hazreti Ömer'in Nil Nehrine yazdığı mektupta şöyle yazılı idi:

— Ya Nil! Akacaksan Allah'ın izniyle daha evvel nasıl akıyorsan öyle ak! Eğer akmazsan kıyamete kadar bir daha akma!

Hazreti Ömer'in Nil Nehrine yazdığı mektubu, vali nehre attı. Ertesi günü nehrin sularının onaltı metre yükseldiği görüldü!..

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:02
Hazreti Ömer'in oğlu hastalanmıştı. Doktora götürdüler. Doktor ise Yahudi idi. Yahudi 'bakalım halife kendi oğluna da Allah'ın emrini tatbik edecek mi' diye, Hazreti Ömer'in oğluna sarhoş edici bir madde içirdi. Onu ilâç zannederek içen halifenin oğlu kendinden geçtikten sonra, yahudinin teşvikiyle kızına da zina etti. Muradına eren Yahudi sokağa çıkıp:

— Ömer'in oğlu benim kızıma zina etti, diye bağırmaya başladı.

Dedi - kodu her tarafa yayılıyordu. Hazreti Ömer, meseleyi tahkik ettirdiğinde hakikaten oğlunun Yahudinin kızına zina ettiğine kanaat getirdi ve yüz sopa vurulmasına karar verdi.

Hazreti Ömer (r.a.):

— Zina eden benim oğlum olduğu için sopayı ben vuracağım, dedi ve seksen sopa vurunca oğlu öldü.

Yirmi sopa da oğlunun ölüsüne vuran halife, ağlamaya başladı. Diğer ashap:

— Ya Ömer ağlama, şeriatın emridir, diye teselli etmeye başladıklarında O:

—Ben oğlum öldü diye ağlamıyorum. Ben sopayı ona vururken acaba içime babalık merhameti doğdu da, yavaş vurdum mu diye ağlıyorum. Eğer öyle oldu da, yarın Allah bana bunun hesabını sorarsa ne cevap vereceğim diye ağlıyorum, dedi.

O gece Hz. Ömer'in oğlunu rüyada yüksek mertebelere erişmiş görenler, bu mertebeye nasıl eriştiğini sordular. O:

— Babamın ölüme vurduğu yirmi sopa, beni bu mertebeye ulaştırdı, diye cevap verdi.

pentar54
10.Haziran.2010, 10:03
Mekke-i Mükerreme fethedilmişti. Peygamber Efendimiz Ka'be'ye girmek istedi. Anahtar ise henüz daha Müslüman olmamış olan Osman bin Talha'da idi. Resûlullah (s.a.v.) Hazreti Ali'yi anahtarı getirmesi için ona gönderdi.

Osman bin Talha:

— Ben Muhammed'in hakiki peygamber olduğuna inanmıyorum ki, Ka'be'nin anahtarını teslim edeyim. Anahtar dedelerimden bana kalmıştır, dedi.

Fakat Hazreti Ali, Resûlüllah'ın emrini yerine getirmek üzere anahtarı halen müşrik olan Osman bin Talha'nın elini sıkarak zorla aldı ve Resûlüllah'a getirdi.

Peygamber Aleyhisselâm ve eshap Ka'be'ye girip putlardan temizlediler ve içerde iki rek'at da şükür namazı kıldılar. Bu arada Hz. Abbas, Ka'be'nin anahtarının kendisine verilmesi için ricada bulunmuştu.

O esnada:

— Emâneti ehline verin, âyeti celîlesi nazil oldu.

Bunun üzerine Efendimiz anahtarı Hazreti Ali ile tekrar eski sahibi Osman bin Talha'ya gönderdi. Osman bin Talha:

— Ya Ali, biraz evvel anahtarı elimden zorla aldın, şimdi ise tekrar getirdin. Bunun sebebi nedir? diye sordu.

Hazreti Ali:

— Bu hususta âyet nazil oldu, dedi ve emânet hakkında nazil olan âyeti sonuna kadar okudu.

O zamana kadar iman nasip olmayan Osman bin Talha:

— Dininizin emânete verdiği ehemmiyete hayran kaldım, dedi ve Resûlüllah'ın huzuruna götürülmesini istedi.

Hazreti Ali ile beraber Huzur-u Saadete geldiler ve Osman bin Talha, şehadet getirerek İslâm şerefiyle müşerref oldu.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:04
Allah'ın izni ile ölüleri dirilten Hazreti İsa'ya kavmi yüzlerce sene evvel ölmüş olan Nuh aleyhisselâm'ın oğlunun kabrini göstererek:

— Bu kabirdekini diriltir de senin nübüvvetini tasdik ettirirsen, sana îman ederiz, dediler.

İsa aleyhisselâm o kabrin başına varıp, «Kum büznillah, Allah'ın izniyle kalk!» dedi, kabir yarılıp, içinden ak sakallı bir zat çıkıp: «La ilahe illallah İsa Ruhullah» dedi. Hazreti İsa ona, kim olduğunu sordu. O, «Ben Nuh'un oğluyum» dedi.

İsa aleyhisselâm: «Sizin zamanınızda saç sakal ağarmazdı. Bu hal nedir böyle?» deyince, O:

— Ya İsa! Bana kalk dendiği zaman kıyamet koptu zannettim. Ben öleli birkaç bin sene olduğu halde hâlâ ölümün acısını unutmadım. Tekrar ölürüm korkusuyla bir anda saçım sakalım ağardı, dedi.

İsa Nebi: «Yaşamak istersen dua edeyim de yaşa» dediği zaman:

— Hayır ya İsa! Ölüm acısı o kadar şiddetli ki, bir daha Ölmemek için yaşamak istemiyorum, dedi ve hemen kabrine geri girdi.

İsa aleyhisselâm'ın bu açık mu'cizesini görenlerden nasibi olanlar îman etti, olmayanlar ise yine inkârlarına devam ettiler.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:05
Mevlânâ Fenarî Hazretleri bir gün medresede talebe okuturken şöyle demişti:

— Allah'a hamd ü senalar olsun ki, bu zamana kadar ne istedimse hiç birini reddetmedi. Yalnız üç dileğim var, inşallah onlar da kabul olunur. Bunlardan birincisi; evimde benden evvel kimsenin vefat etmemesi, ikincisi; hastalığım uzun sürüp ölümümün zor olmaması, üçüncüsü ise; îmanla göçüp ahirette saadeti ilâhînin müyesser olmasıdır.

Hazretin bu dualarından ilk ikisi tahakkuk etmiş, kendisinden evvel ailesinden kimse irtihal etmemiş, ikindi abdestini alıp namaz için camiye doğru gittiği bir sırada ruhunu teslim etmiştir. Allahü a'lem üçüncü dileği de kabul olunmuştur. Allah şefaatından mahrum etmesin!

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:06
Tabiinden Hasan-ı Basrî Hazretleri zamanında bir kadın, Hazret-i imamın huzuruna gelip:

— Ya îmam! Benim genç bir kızım vardı. Birkaç ay evvel vefat etti. Fakat onun hasretine dayanamıyorum, öldükten sonra rüyamda da görmedim. Bana bir dua öğretiniz de, hiç olmazsa onu rüyamda görüp teselli olayım, dedi.

Hasan-ı Basrî kadına lâzım gelen dualari talim etti.

— İnşallah görürsün, diyerek gönderdi.

Kadın öğretilen duaların tamamını okudu. Cenab-ı Allah'a kızını göstermesi için hayli yalvardıktan sonra, göz yaşları ile yatıp uyudu. Uykusunda kızını gördü. Gördü ama gördüğüne de pişman oldu. Çünkü kıza öyle azap ediliyordu ki, onu görünce kadının ciğeri parça parça oldu.

Kıza ateşten bir elbise giydirmişler, şiddetli şekilde azap olunmakta idi.

—Kadın heyecanla uykusundan uyandı, sabah olduğunda da, Hazreti imamın huzuruna tekrar çıkarak gördüğünü anlattı. Kızının bu azaptan kurtulması için ne yapması lâzım geldiğini, ne gibi hayır hasenat ederse günahlarının affedileceğini sordu.

Hasan-ı Basrî Hazretleri, ona bazı tavsiyelerde bulundu ve geri gönderdi. Fakat bir müddet sonra Hasan-ı Basrî Hazretleri kendisi bir rüya gördü. Rüyasında genç ve son derece güzel bir kız, Cennet bahçelerinden birinde altın bir tahtın üzerinde oturmakta ve etrafına güneş-gibi parlaklık saçmakta idi.

Kız Hasan-ı Basrî Hazretlerine:

— Beni tanıdın mı? diye sordu.

Hazreti imam, tanımadığını ve hangi peygamberin kızı yahut zevcesi olduğunu sual etti. Kız şöyle dedi:

— Hani sana gelip de beni görmek için senden yardım isteyen ve rüyasında azap içerisinde görünce de, tekrar size durumu anlatıp günahımın affı için ne yapması lâzım geldiğini soran kadın var ya, işte ben onun kızıyım, dedi;

Hazreti imam:

— O kadın bana senin azap içinde olduğunu söylemişti. Ne oldu da kurtuldun o azaptan? diye sorduğunda, kız şöyle dedi:

— Ya imam! Allah'ın sevgili kullarından biri bizim bulunduğumuz kabristandan geçti ve oradan geçerken bir Fatiha üç ihlâsla beraber üç kere de salavat getirip biz kabir ehlinin ruhuna hediye etti. İşte ondan sonra "Bu kabristanda kabir azabı çekenlerden azabı kaldırın!" diye bir nida geldi ve benimle beraber 550 kişiden kabir azabı kaldırılıp, Cennet nimetleri bize ihsan olundu, diye anlattı.

Hasan-ı Basrî Hazretleri, gördüğü bu güzel rüyayı o kadına anlatıp kızının azaptan kurtulduğunu müjdeledi ve ondan sonra bol bol Salavat-ı Şerife okumasını tavsiye etti.

pentar54
10.Haziran.2010, 10:08
Yahûdinin biri Ali Kerremellahü Veche'ye:

— Ya Ali! Mademki kaderde ne varsa o olur diyorsun. Kendini şu yardan aşağı atsana!-, dedi.

Hazreti Ali:

— Niçin atacağım kendimi? diye sorunca Yahûdi:

— Kayadan düşüp öleceksin, nasıl olsa başına gelecek, ölmeyeceksen zaten ölmeyeceksin demektir. Kaderde ne varsa o olur, dedi. Hazreti Ali ona şu cevabı verdi:

— Yardan aşağı kendimi atarsam ne olacağım benim için meçhul, Allah için malûmdur. Ben bilmediğim bir meseleye lüzumsuz yere tevessül edersem, bu Allah'ı imtihan etmek olur ki, bir kulun Allah'ı imtihan etmeye, bir talebenin hocasını imtihan etmeye hakkı yoktur. Demek ki, şu anda kaderde seninle bu meseleyi konuşmak varmış da, benim kendimi kayadan atmam yokmuş. Eğer kader tecellî ederse ben zaten kendimi yardan aşağı atarım, dedi.

Tabii bu veciz cevabı karşısında yahûdi cevap verecek bir şey bulamadı.

pentar54
10.Haziran.2010, 10:09
Vehb bin Munebbih (r.a.)'den rivayet olundu. Buyurdu ki:

— Beni İsrail'den bir âbid vardı. Uçyüz sene ibadet etmişti. Üçyüz sene sonra:

— Ya Rabbi! Bana vahiy gönder, diye dua etti. Rabbülâlemin o âbid'e bir hurma ağacı ihsan etmiş, bütün rızkını o ağaçtan verirdi. Böyle dua etmesi üzerine Allah tarafından:

— Senin kalbin benden başkasiyle mutmain olduğu için sana vahiy göndermem, diye bir nida geldi.

O âbid, rızkını temin ettiği hurmanın kendisine yettiğini düşünmüştü. Bu yüzden vahiy gelmiyordu.

— Ya Rabbi! Benim kalbim senden başka neyle mutmain oluyor?, diye iltica ettiğinde Allah tarafından şöyle nida geldi:

— Senin kalbin o yediğin hurma ile mutmain oluyor.

Bunun üzerine âbid hurmayı kökünden kesti ve «Ne olursa olsun, isterse aç kalayım» deyip tam tevekkülle ibadete başladı. Ondan sonra da Allah tarafından vahiy gelmeye başladı. Ve bir vahiyde:

— Ey kulum! Benim kullarıma ihsan ettiğim bir kadir gecesi vardır ki, o gecede yapılan ibadet senin yaptığın bütün ibadetlerden efdaldir.

pentar54
10.Haziran.2010, 10:10
Kanunî Sultan Süleyman'ın, bahçede kıymetli bir ağacı vardı. Bu ağacı karıncalar sardı. Kanunî karıncalar için Şeyhu'l İslâm Ebussuûd Efendiye bir tezkere yazdı:

— Ağacımı bürüdü karınca, Günahı varmıdır (onu) karınca?... Şeyhu'l İslâm Kanuniye cevap veriyor:

— Yarın mahşer yerine varınca, Hakkını alır Süleyman'dan karınca...

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:11
Zamanın birinde bir adam varmış. Bu adam, kuşları avlayıp satarak geçinilmiş, Adamın bir oğlu
varmış. dünlerden bir gün, adam hastalanıp ölmüş. Oğlu, babasının ne ile geçindiğini bilmezmiş.
Bir gün anasına:
- Ana, babam ne iş yapardı? Eğer yapabilirsem biz de o işle geçiniriz, demiş.
Anası:
- Oğlum, senin baban kuş tu¬tup satarak bizi geçindirirdi, demiş.
Oğlan:
- Babam kuşları neyle tu¬tardı? diye sormuş.
Anası da:
- Oğlum, tavan arasında ba¬banın bir kapanı var, onunla tutar¬dı, demiş.
Oğlan, tavan arasına çıkıp kapanı almış. Kıra gide-ek, bir ağacın üstüne kapanı kurmuş. Derken efendim, Dir karga gelip kapana tutulmuş. Oğlan, ağaca çıkıp ;apanı almış.
Karga, oğlana yalvararak:
- Beni serbest bırakırsan, sana güzel kuşlar yollarım. !en de onları yakalayıp, satarsan çok para kazanırsın, temiş. Oğlan, karganın yalvarmasına dayanamayıp onu bırakmış,
Kapanını yeniden kurmuş ve ağacın altında bekle¬meye başlamış. Uzaktan bir kuş gelerek kapana yaka¬lanmış.
Hemen ağaca çıkan çocuk, kuşu görünce güzelliği¬ne vurulup:
- Ne kadar güzel bir kuş, diye sevinmiş ve hayranlık¬la bakıp, dururken karga gelip oğlana:
- Haydi bu kuşu götür ve padişaha sat. Sana çok para verir, demiş.
Oğlan, kuşu bir kafese koymuş ve doğru padişahın sarayına gitmiş.
Padişah, kuşu çok beğenip almış. Oğlana, bir sürü para vermiş. Oğlan, sevinerek paraları alıp evine gitmiş. Padişah, kuşa bir altın kafes yaptırıp içine koymuş; bü¬tün gün bu kuşla eğlenip, hoşça vakit geçiriyormuş. Pa¬dişahın veziri, padişahı bu kadar çok mutlu edecek bir kuş getirdiği için, çocuğu çok kıskanmış.
Vezir, bir gün:
- Efendim, bu güzel kuşa altın kafes yakışmıyor. Ku¬şunuza fildişinden bir köşk yaptırmalısınız, demiş.
Padişah:
- İyi, ama o kadar fildişini nerede bulabilirim? demiş. Vezir;
- Efendim, kuşu getiren fildişini de bulur, demiş. Pa-lişah, hemen oğlanı çağırtarak:
- Bana, bir köşk yapmak için fildişi getireceksin! diye mretmiş.
Oğlan:
- Aman padişahım! Ben o kadar fildişini nereden ulayım? demiş.
Padişah:
- Nerede bulursan bul! Sana, kırk gün izin! Eğer, bu¬lmazsan kırk günün sonunda boynunu vurdururum!
emiş.
Oğlan, kara kara düşünerek evine dönmüş. Ağacın İtında dalgın dalgın oturan çocuğun omzuna konan arga:
- Ne düşünüyorsun? diye sormuş. Oğlan, her şeyi anlatmış.
Karga:
- Üzüldüğün şeye bak! Haydi, git, padişahtan kırk raba şarap iste, demiş,
Oğlan gidip:
- Padişahım, ben sizin istediğiniz fildişlerini gefirece-im, ama bana kırk araba şarap vermeniz gerekiyor, emiş.
Padişahın emriyle, oğlana kırk araba şarabı vermiş¬ler. Oğlan, arabaları alıp giderken, karga gelmiş:
- Şimdi, arabaları şu dağın arkasındaki büyük çınar ağacının altına götür. Orada, kırk tane su yalağı vardır. Ne kadar fil varsa gelip o yalaklardan su içer. Sen bu şa¬rapları yalakların içine doldur. Sonra da, bir yere gizle¬nip bekle. Filler, susayınca oynayıp sıçrayarak gelir ve yalaklardaki şarapları içerler. Hepsi sarhoş olup düşünce, gidip fil¬lerin dişlerini söker, padişaha götürürsün, deilmiş. Oğlan, arabaları EJJ çekerek dağı aşmış.',, Öğlene doğru, büyük çınar ağacının altına jjvarmış. Şarapları arabadan indirip, yalakla¬ra boşaltmış. Bir ağacın arkasına gizlenerek, oturup bek¬lemeye başlamış. Filler, uzaktan görünmüşler. Büyük bir gürültüyle gelip, yalakların etrafına doluşmuşlar, Bütün şarapları içip, bitirmişler. Az sonra hepsi yere düşmüş. Oğlan, hemen gidip, fillerin bütün dişlerini sökmüş. Son¬ra, çuvallara doldurup arabaya yüklemiş ve padişaha götürmüş.
Padişah, fildişlerinden bir köşk yaptırarak kuşu içine coymuş, Ama kuşun sesi hiç çıkmıyormuş, Padişah:
- Bu kuş, çok güzel, ama niçin ötmüyor? diye merak ederken, veziri:
- Efendim, bu kuşun elbet bir sahibi vardır. Eğer, onu ulursak, kuş öter, demiş,
Padişah:
- İyide onu nerede buluruz? diye sormuş, Vezir:
- Efendim, fildişini bulan, onu da bulur, diye cevap vermiş.
Bunun üzerine padişah, hemen oğianı çağırtıp:
- Oğlum, bu kuşun sahibini bulmanı istiyorum! demiş. Oğlan:
- Padişahım, ben bu kuşu kırda yakaladım, Sahibinin im olduğunu bilmiyorum, demiş.
Padişah:
- Mutlaka bulacaksın! Yoksa seni öldürürüm! Haydi, ana kırk gün izin, demiş.
Oğlan, yine ağlayarak evine gelirken karga onu bulup:
- Neden ağlıyorsun? diye sormuş, Çocuk, olanları anlatınca karga:
- Ey şaşkın, bunun için ağlanır mı? Haydi, git padişah¬tan bir gemi iste, ama geminin tayfaları kırk tane kızdan olacak, Geminin içine, güzel bir bahçe ve bir de hamam yaptırsın. Gemiyle gidip, kuşun sahibini bul, demiş,
Oğlan, padişaha gidip karganın dediği gibi bir ge¬mi istemiş, Padişah, hemen oğlanın istediği gibi bir gemi yaptırıp ona vermiş, Oğlan, gemiye binmiş ve denizde ne tarafa gideceğini düşünüp duruyormuş.
Bizim karga, gelip imdadına yetişmiş:
- Gemiyi sağ tarafa çevir. Büyük bir dağ görünceye kadar git. Dağın yanına, gemiyi yanaştır. Bu kuşun sahi¬bi, bir peridir. Her akşam, deniz kıyısında gezer. Sen onu görünce, hemen sandala bin ve yanına git, Geminin ne olduğunu bilmediği için, merak edip sana sorar. Gemi¬yi görmek ister, Kızı alıp, gemiye getir. Bahçeyi, hamamı gezdirirken gemiyi yola çıkar, demiş.
Oğlan, gemiyle denize açılmış. Karganın dediği da¬ğı görünce, gemiyi kıyıya yanaştırmış.
Aksam, periler:
- Haydi, deniz kıyısına gidelim, deyince hepsi top¬lanmışlar.
Kıyıda dolaşırken, denizdeki gemiyi görmüşler:
- A, bu nasıl bir şey? Nereden gelmiş? diye seyredip dururlarken, oğlan onları görmüş ve sandala binip yan¬larına gitmiş,
Kız:
- Sen kimsin? Denizdeki şey nedir? diye sormuş. Oğlan:
- Denizdeki bir gemidir. Ben de onun kaptanıyım, di¬ye cevap vermiş.
Kız, oğlana:
- Aman kaptan, beni gemi¬ye götür! Nasıl bir şeydir göre¬yim, demiş,
Oğlan, kızı sandala bindirip gemiye getirmiş. Kız, se¬vinerek bahçeyi gezmiş ve hamama girmiş:
- Buraya kadar gelmiş¬ken, şu hamamda yıkanayım, diyerek soyunmuş.
Kız yıkanırken, oğlan da gemiyi yola çıkarmış. Gemi giderken, kız hamam¬dan çıkmış:
- Çok geç oldu. Ben geri döneyim, diyerek dışarı çı¬kınca bakmış ki, gemi gidiyor.
- Eyvah! Sen beni aldattın! Ben şimdi ne yapaca¬ğım? diye ağlamaya başlamış.
Oğlan:
- Aman efendim, ben sizin için buraya geldim. Boş yere ağlamayın, demiş.
Neyse, sonunda padişahın şehrine dönmüşler. Top¬lar atılıp, oğlanın geldiğini padişaha haber vermişler. Padişah, çok sevinmiş. Kız ve çocuk, saraya gelmişler, Padişah, kızı görür görmez âşık olmuş. Kızı gören kuş da başlamış ötmeye. Ötüşünü duyan herkes, kuşun sesine hayran olmuş. Padişah, kızla kırk gün kırk gece süren bir düğün ile evlenmiş, Kız bir gün, sancılanıp hastalanmış. Kızın, her zaman sancısı tutarmış. Bu hastalığının ilâcı, kı¬zın daha önce yaşadığı yerdeymiş. Bu ilaç olmazsa, kı¬zın sancısı geçmezmiş. Padişah, bunu duyunca hemen oğlanı çağırtıp:
- Hemen kızı getirdiğin yere git! Onun bir ilâcı var¬mış, onu alıp buraya getir! demiş,
Oğlan, mecburen yine gemiye binip yola çıkmış. Bi¬zim karga gelip, oğlana:
- Nereye gidiyorsun? demiş. Oğlan:
- Sultan hanımın ilâcını almaya gidiyorum, diye ce¬vap vermiş.
Karga:
- Haydi yolun açık olsun, Oraya vardığın zaman, bir saray göreceksin; bu onun sarayıdır. Ben sana bir tüy vereceğim. Saraya vardığın zaman, kapının önünde iki aslanla karşılaşacaksın. Sana verdiğim bu tüy ile aslan¬lardan birinin ağzına vurursan, sana bir kötülük yapmaz¬lar, diyerek oğlana bir tüy vermiş.
Oğlan, tüyü alıp yoluna devam etmiş ve oraya var¬mış. Karşısına çıkan saray, çok güzelmiş, Böylesi padi¬şahta bile yokmuş. Sarayın kapısına gelince, karganın verdiği tüyle aslanların ağzına vurarak içeri girmiş.
Saraydaki kızlar oğlanı görünce, neden geldiğini hemen anlamışlar:
- Aman delikanlı, yoksa sultanımız öldü mü? diye sormuşlar.
Oğlan:
- Yok, ölmedi, ama hastalandı. Onun bir ilâcı var¬mış, onu almaya geldim, demiş.
Kızlar, bir şişenin içindeki ilâcı hemen oğlana vermişler, Dğlan, tekrar gemiye binip, padişahın yanına dönmüş. Saraya girerken, karga da oğlanın omzuna konmuş, Birlikte îaraya girmişler ve padişahın huzuruna çıkmışlar,
Kız, ölü gibi yatıyormuş. İlâcı verir vermez, kız gözünü sçmış. Oğlanın omzundaki kargayı görünce:
- Hey gidi soysuz hey! En sonunda beni buralara düşürdün! Bu oğlanın katlanmadığı sıkıntı kalmadı. Sen hiç jtanmaz mısın? diye bağırıp çağırmaya başlayınca, padişah:
- Aman sultanım, ne oluyor size? diye sormuş, Kız:
- Padişahım, bu karga benim hizmetçimdir. Bir gün, beni çok kızdırdı. Ben de onu karga yapıp, serbest bı¬raktım, O da bana, bu oyunu oynadı. Ben bir kötülük görmedim, ama onun yüzünden bu delikanlının çekme¬diği kalmadı, dedikten sonra kargayı tekrar insana dön¬dürmüş.
Karga, bir iki silkinip çok güzel bir kız olmuş. Kız, hiz¬metçisini affetmiş ve padişaha:
- Padişahım, bu oğlanı evlât edin ve bu kızı da onunla evlendir, demiş. Padişah, güzel eşinin isteğini ye¬rine getirmiş. Oğlanı, kendi evlâdı gibi görmüş ve kız ile evlendirerek, kırk gün kırk gece süren güzel bir düğün yapmış.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine,

pentar54
10.Haziran.2010, 10:12
Adamın birisi oldukça bed suratlı imiş. Arkadaşları bir gün kendisine, seninle koca bir ömrü geçirmeye mahkûm olan karına acımak lâzım, demişler.

Adam:

— Arkadaşım demiş, eğer sen benim hanımı görseydin işte o zaman sen bana acırdın.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:13
Kaza ve kader mevzuunda çok fikirler ileri sürülmüş ve birçok ilim adamı bu meselede beyinlerini zorlayarak —Allah korusun—, küfre kadar gitmişlerdir. Bu mevzuda ta Hazreti Ali zamanında görüşler ortaya atılmaya başlanmış ve mevzuya açıklık getirilmesi istenmiştir. Bir gün bir ihtiyar Halife Hazreti Ali'nin huzuruna çıkarak şöyle sordu:

— Bizim Şam'a (Sıffin Harbine) yürümemiz Allah'ın kaza ve kaderiyle miydi? Bunu bize söyler misin!

Hz. Ali şu cevabı verdi:

— Nebatları, çimenleri bitiren, mahlûkata can veren Allah aşkına derim ki, hangi yere ayak bassak ve hangi yere konsak bu ancak Allah'ın kaza ve kaderiyle değil de nedir?

— öyle ise bizim yorulmamız boşuna, bizim için mükâfata, ecir ve sevaba hak kazanmak yok gibi.

— Ey ihtiyar, siz giderken Allah size gidişiniz için büyük ecir verdi. Dönüşte de dönüşünüz için ecir verdi. Çünkü siz bunları yaparken zorla yaptırmış buna mecbur edilmiş değildiniz. Bunları arzunuzla yaptınız.

— Bizi kaza ve kader sevketmedi mi?

— Yazık! Sen, kaza sana yapıştı, kader sana sarılıp takıldı sanıyorsun. Eğer iş öyle olsaydı, sevap ve ıkab bâtıl olurdu. Vaad ve vaade, emir ve nehye lüzum kalmazdı. Günah işleyene Allah ıkab etmez, iyilik sahibini de öğrenmezdi. İyilik yapan öğülmeğe, kötülük yapandan daha lâyık olmazdı. Kötülük işleyende yerilmeğe, iyilik yapandan daha müstahak sayılmazdı. Bu gibi saçma sözler putlara tapanların, şeytanın ordularının, yalancı şahitlerin, doğruyu görmeyen körlerin sözleridir. Onlar bu ümmetin Kaderiyesi ve Mecûsîleridirler. Allahu Teâlâ kulları muhayyer bırakmak suretiyle emretti. Sakındırmak için de nehyetti. Kolay olan şeyleri teklif etti. Zorlayarak isyana, boynundan çekerek itaata mecbur etmedi. İnsanlara peygamberleri boşuboşuna göndermedi. Gökleri, yerleri ve bunlar arasında olan şeyleri boş yere yaratmadı. «Böyle şeyler kâfirlerin zanlarıdır. Yuh olsun kâfirlere, onlara cehennem var!»

Bunun üzerine yine sordular:

— öyleyse bizi sevkeden kaza ve kader nedir?

— O, Allah'ın emri ve hükmüdür, dedi ve arkasından şu âyet-i kerîmeyi okudu:

«Rabbin ancak O'na tapmanızı emir buyurdu.» İhtiyar sevinerek kalktı ve:

— Sen o zâtsın ki, itaati sayesinde kıyamet günü Allah'ın rızası umulur. Dinimizin anlıyamadığımız yerini bize açıkça izah ettin. Allah sana bunun en güzel ecrini versin.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:15
1669 yılında istanbul'da Eğrikapı çöplüğünde dolaşan baldırı çıplak takımından bir adam bir yuvarlak taş bulur... Bir yaymacı kaşıkçıya giderek üç tahta kaşığa değişir... Kaşıkçı götürür, bu taşı bir kuyumcuya on akçaya satar. Kuyumcu taşı arkadaşlarından birine gösterir; kıymetli bir elmas olduğu anlaşılınca beriki sus payı ister... Aralarında kavga çıkar... Mesele Kuyumcubaşıya akseder. Kuyumcubaşı kavgacıların eline birer kese akçe vererek taşı alır...

Fakat bu sefer de vakayı Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa duyar, taşı kendisi için satın almağa hazırlanırken mesele Padişaha akseder. Dördüncü Mehmet, bir Hattı Hümayun ile elması Sarayı Hümayuna getirtir ve Saray elmastıraşına verilir. Eğrikapı çöplüğünde bulunan taş işlenince meydana 48 kratlık nadide bir elmas çıkar... Kuyumcubaşıya Kapıcıbaşılık rütbesiyle bir kese bahşiş ihsan olunur.

Kaşıkçı Elmasının Eğrikapı çöplüğüne nasıl düştüğü tarihin bir sırrı olarak kalmıştır.

Bu elmas halen Topkapı Sarayı Müzesindedir.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:16
Bir kefen soyucu zamanın üstadlarından Hatem-i Esam Hazretlerinin huzuruna varıp tevbe istiğfar ederek, dervişliğe kabul edilmesini diledi. Hatem-i Esam Hazretleri ona:

— Bu zamana kadar ne kadar ölünün kefenini soydunuz? diye sordu. O:

— Üç bin kişi kadar olsa gerektir, diye cevap verdi. Hatem-i Esam:

— Bu zamana kadar soyduklarının içinde yüzü kıbleye karşı duran kaç tanesine, yüzü mülhıd gibi yere doğru olan kaç kişiye rastladın? Diye sordu.

O:

— Her yüz kişiden 90'ını yüzü yere doğru buldum, ancak yüzde on kişi yönü kıbleye doğru yatıyordu, diye cevap verdi...

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:17
Arif-i Billah'tan birisi, Bağdat caddelerinde dilenen kör bir dilenciye rastladı. Allah'ın suçsuz yere hiçbir belâ vermeyeceğini bilen Allah dostu: «Sana ne oldu da gözlerin kör oldu? Sonradan mı oldu, ana doğma mı körsün?» diye sordu.

Âmâ sonradan gözlerinin kör olduğunu söyledi ve başından geçen hadiseyi şöyle anlattı:

— Ben vaktiyle kefen soyardım. O zaman gözlerim görür ve güçlü idim. Bir gün bana adaletiyle meşhur bir hakim rastladı. Bana şöyle dedi:

— Sen kefen soyarmışsın. Bu iyi bir şey değil. Senin cezanı vermek bana düşer ama, suçüstü yakalayamadığımız için ve şahid de olmadığından sana bir ceza veremiyorum. Senden isteğim ben öldüğüm zaman benim kabrimi açıp da kefenimi çalma! Al sana bir kefenin kıymeti ne ise şimdiden vereyim, dedi ve belki de bir kefenin değerinden de fazla para verdi. Bu kötü huyumdan vazgeçmem için bana nasihatta bulundu.

Aradan zaman geçti, her fani gibi o âdil hakim de dünyadan göçüp gitti. Fakat benim içimi bir fitne aldi. İlla da gidip kefeni soymak istiyordum. Adam bana parasını vermişti ama, olsun dedim. Bu daha iyi, iki kâr birden yapmış oluruz. Adam nasıl olsa öldü. Kalkıp da bana bir şey söyleyeceği yok ya dedim ve gidip Hakimin mezarını açtım. Kefeni almak için kabre girdiğimde, karşıdan öyle iki heybetli melek geldi ki, ben şaşkına dönmüştüm. Hiçbir şey yapamadan kabrin içine çömelip kaldım. Ben kefen soymak şurda dursun tirtir titriyordum korkumdan.

Gelen melekler, hakimin etrafında dolaşıp bir yerinde sakatlık olup olmadığını kontrol ediyorlardı. Her tarafını muayene ettiler. Hiç bir noksanlığı yoktu. «Aferin sana. Ne mübarek bir zatmış, hiçbir isyanı yok» diyorlardı. Her tarafını iyice muayene ettikten sonra sağ kulağında bir miktar akıntı gördüler. Acaba bu akıntı neden olmuştur diye biri birine sorunca, öbürü şöyle söyledi:

— «Bu çok adaletli bir hakimdi. Bir dâvada, bir tanıdığı ile başka bir adamın muhakemesi vardı. Hakim her ikicini de hakkıyla dinledikten sonra tanıdığı zatı haksiz gördü ve adaletle hükmetti. Lâkin tanıdığı zat konuşurken, ona daha fazla kulak verip onun söylediklerine daha çok dikkat etmişti, işte bu kulağındaki akıntı bundandır» dedi.

Melekler aralarında konuşmaya devam ediyorlardı. Hakimin bu hareketinden dolayı zalim olduğuna hükmettiler ve azap edilmesine karar verdiler. ;

Birisi:

— Buna şimdi ne ceza vereceğiz? dedi. öteki melek:

— Bunun kabrini ateşle doldurmamız gerekiyor, dedi ve orası sanki bir Cehennem oldu. Öyle şiddetli bir ateş yığını içinde kaldı ki, ateşin şiddetinden gözlerim kör oldu. İşte benim kör olmama sebep budur, diye anlattı.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:18
Bir gün İbrahim Edhem Hazretlerinin de hazır bulunduğu bir mecliste bir zat: «Şu saraylar ne muhteşem Saraylardır» diyerek yapılan evleri gösterdi.

ibrahim Edhem Hazretleri: «Asıl saray bu değil, kabir sarayıdır. Çünkü bunlar eskir, harap olup gider ama kabir sarayları eskimez. Kabirden murad ise kabirin taşı toprağı değil, manevî varlığıdır» dedi.

Bu mecliste, o muhteşem saraylarda oturan bir de paşa vardı, İbrahim Edhem Hazretlerinin kim olduğunu bilmeden «Bu sofular da her şeye bir kulp takar» diyerek bir tokat vurdu, İbrahim Edhem Hazretleri hiç karşılık bile vermeden, çekip gitti.

Biraz sonra bu hadiseye şâhid olanlar: «Sen ne yaptın. O senin tokat vurduğun adam eski Belh Sultanı İbrahim Edhem'dir. O Allah için tacını tahtını terkedip terki dünya eylemiştir.» dediler.

Hata ettiğini anlayan kumandan, ibrahim Edhem Hazretlerini bularak:

«Hakkını helâl et. Ben hata ettim» dediğinde, İbrahim Edhem Hazretleri: «Asıl sen hakkını helâl et. Çünkü bana tokat vurmakla, senin belki elin ağrımıştır. Biz ise böyle şeylerden zevk alırız dedi.

pentar54
10.Haziran.2010, 10:20
Dört halifenin (Radıyallahü anhüm) dördüncüsü Hazreti Ali Kerremellahü Veçhe Hazretleri, sabah namazını kılıyordu. Hiç beklenmedik bir anda, Ibn Mülcem isminde bir namerd tarafından, sırtından zehirli hançerle vurularak yaralandı. Hazreti Ali'yi sırtından hançerleyen Ibni Mülcem, o anda kaçmayı başardı. Kanlar içinde yere serilen Allah'ın arslanı Hazreti Ali,, oğlu Imam-ı Hasan Hazretlerinin yüzüne şefkatle bakarak:

— Beni kim vurdu? diye sordu.

Hemen, Hazreti Ali'yi yaralayan hain Ibni Mülcem'i, Halife'nin huzuruna getirdiler. Hazreti imam, kendisini vuranı tanıyordu. Çünkü daha evvel îbni Mülcem denen hain, kendisine hizmet etmiş, ekmeğini yemiş ve Hazreti Ali'den birçok yardım görmüştü. Daha o zamanlar Hazreti Ali Kerremallahü Veçhe:

— Ya Ibni Mülcem! Benim ecelim senin elinden olacak, buyurarak, büyük bir keramet izhar etmişti.

O zaman, yani Hazreti Ali böyle söylediği zaman, Ibni Mülcem:

— Hâşâ ya imam! Ellerim kurusun böyle bir şey yapacak olursam, diyerek böyle bir şey olma ihtimali varsa, mutlaka kendisini Öldürmesini rica ve niyaz etmişti de; Hazreti Ali kendisine:

— Sen suç işlemeden seni nasıl öldürtür veya hapse attırabilirim. O takdirde ben zalim olurum, buyurmuştu.

İşte bu Ibni Mülcem, seneler sonra sabah namazını kılarken arkadan gizlice gelip zehirli hançerini Hazreti Ali'nin sırtına saplamıştı.

Hazreti Ali huzuruna getirilen Ibni Mülcem'e yaralı haliyle şöyle sordu:

— Ya İbni Mülcem! Sana ne yaptım; ırzına mı, malına mı, canına mı iliştim? Beni niçin öldürmek istedin? diye sorduğunda İbni Mülcem'i bir korku ve titreme aldı ve:

— Hâşâ, yalnız ve yalnız hüküm Allah'ındır diyebildi. Bu söz üzerine

Hazreti Ali:

— Sözün hak, niyetin bâtıl ya Ibni Mülcem, buyurarak hapse atılmasını emretti.

Sonra da İmam-ı Hasan (r.a.)'a dönüp:

— Eğer ben bu yaradan kurtulursam, onun hakkındaki muamele bana aittir, yok eğer ölürsem, bir kılıç darbesi ile onu öldürün ki, kanun-u ilâhî yerini bulsun. Sakın ona beni öldürdüğünden dolayı eza ve cefa etmeyin. Çünkü ben dedenizden (s.a.s.) işittim ki «Bir kelp kudursa dahi, onu cefa ve eziyetile öldürmeyiniz» buyurmuştu, dedi.

Hazreti Ali'yi mescitten eve aldılar, bir miktar süt getirdiler ve içmesi için kendisine verdiler. Hazreti Ali Kerremellahü Veçhe, sütün yarısını içtikten sonra, yarısını da iade ederek:

— Bu sütü alın zindandaki garibe götürün, o açtır, buyurdu. Yanındakiler zindandaki garibin kim olduğunu sordular. Hazreti Ali:

— Zindandaki garip beni yaralayandır. Şu anda o açtır, bir şey yememiştir, buyurdular.

Sütü alıp İbni Mülcem'e götürdüler. İbni Mülcem sütü içmedi:

— Bunun içine siz zehir kattınız, beni öldürmek istiyorsunuz, ben bu sütü içmem, dedi.

Hazreti Ali (r.a.) Hazretleri İbni Mülcem'in sütü içmediğini öğrenince çok üzüldü.

— İbni Mülcem neden hakkımızda su-i zan etti. Eğer benim gönderdiğim sütü kabul edip de içse idi, yarın mahşer günü Cennetin kapısına ayağımı dayar, İbni Mülcem'i Cennet'e koymayınca ben de girmezdim, buyurdular.

Aradan çok zaman geçmeden, nice kâfirin canını cehenneme gönderen, Hazreti Peygamberimizin hakkında Haydar-ı Kerrar buyurduğu, harp meydanlarında birkaç müşrikin birden kellesini kesen Allah'ın Arslanı Hazreti Ali Kerremallahü Veçhe, ahirete îrtihal buyurdular.

İşte Allahın Arslanı, Habib-i Hûda Efendimizin kıymetli damadı, Hulafa-i Raşidinin'in sonuncusu Hazreti Ali, kendisini öldürmeye kasdeden bir kimseye, daha yarası iyileşmeden ölüm döşeğinde iken bile iyilik etmeyi düşünüyor ve büyük bir merhamet timsâli olduğunu ve Nizam-ı Islâmın nasıl olduğunu bir kerre daha idrâk sahiplerine anlatmış oluyor...

pentar54
10.Haziran.2010, 10:21
Evliya-ı Kiramdan Ebûîl - Esved-i Rai Hazretleri, bir zamanlar çölde ehline Ve müritlerine:

— Ben gidiyorum. Allah'a emanet olunuz, deyip ayrıldı.

Kız kardeşi kırbasını süt ile doldurmuştu. O da içinde ne olduğunu bilmeden matarayı alıp gitti. Bir müddet gittikten sonra taharet edip abdest alması icap etti. Taharet etmek istediğinde mataradan süt aktı. Olduğu yerden geri dönüp kız kardeşine:

— Bana süt değil su lâzımdır. Mataraya su doldur!, dedi. Kız kardeşi de matarasını su ile doldurdu.

O yine:

— Allahaısmarladık, deyip gitti.

Yolda abdest icab ettiği zaman matarasındaki sudan taharet eder abdest alır, acıktığı zaman da aynı mataradan süt akar, onu içerek doyardı. Böylece uzun zaman insanlardan uzak halde hem ibadetini ediyor hem de hiçbir açlık sıkıntısı çekmiyordu.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:22
Şiddetli bir kıtlık hüküm sürmekte idi. Açlıktan kıvranan halk dilenciliğe başlamak zorunda kalmıştı, işte bu sırada zengin bir adamın bir üvey kızı vardı. Zengin adam bu üvey kızını evinde bir esir gibi çalıştırır ve ona etmedik eziyet bırakmazdı. Bir gün kızcağız evde ekmek pişirirken eve bir dilenci geldi, kendisinden bir miktar ekmek istedi. Üvey babasından haddinden fazla korkan kız, Allah'tan daha fazla korkuyordu ki, adama iki parça ekmek verdi. Dilenci sevinçle ekmeği alıp giderken kızın babalığı da eve geldi. Kıza:

— Ekmeği sen mi verdin ?, diye sordu.

Kız kendisinin verdiğini söyleyince de, adam kıza öyle eziyetler etti ki, ne yaptı ise tatmin olmayıp elini kesip sokağa attı.

Kızı tanıyanlar, ona bir iki sene baktılarsa da, olacak gibi değildi. Kız millete yük olmaktan bıkmıştı. Çalışacak bir iş de bulamadığından dilenmeye karar verdi. Kendisini tanımayan bir diyara gidip ıkına - sıkına bir evin kapıcını çaldı. Evi açan bir erkekti. Kız, gayet mahcup bir vaziyette:

— Allah rızası için bana yardım eder misiniz? dedi. Adam o yaşta dilenen kıza acımıştı. Dikkatli dikkatli kızın yüzüne bakmaya başlayınca kız gerisin geriye döndü. Kız bu zamana kadar nereye gitse, herkes hırsızlık yapmış da eli kesilmiş sanarak bir işi güvenmedikleri gibi iyilik de yapmak istemiyorlardı. Kızcağız o adamı da aynı fikirde sanmıştı.

Fakat kıs daha kapıdan uzaklaşmadan adam arkasından seslendi. Çaresiz kalan kızcağız ne diyecek diye geri dönmüştü. Adam ona kimsesi olup olmadığını sordu. Kız yaşlı gözlerle kimsesinin olmadığını söyleyince de, adam kıza evlenmek teklif etti. Adam kızın elinin kesik olduğunun farkına varmamıştı. Yaşı kemâle ermiş olan kız hemen evliliği kabul etti.

Düğün merasimi yapıldı, nikâhları kıyıldı, zifaf gecesi beraber yemek yiyorlardı. Adam iyice dikkat ettiğinde anladı ki, kız hep bir eliyle yemek yiyor. Ekmeği de aynı eliyle koparıyor yemeği de aynı eliyle yiyor. Kızın sıkıldığından bunu yaptığını sanan adam:

— Neden iki elinle yemiyorsun? diye sordu.

Kız o zamana kadar elinin kesik olduğunu belli etmemişti. Çünkü bıkmıştı el arasında dolaşıp durmaktan. Ne yapacağını şaşırdı. Elinin kesik olduğunu söylese belki de adam hırsızlık yaptığını sanarak evliliği terkedecek, meseleyi anlatsa belki de inandıramıyacak. Çok müşkül bir durumda kan - ter içinde kalan kıza Allah tarafından bir nidâ geldi:

— «Kesik olan elini çıkar! Korkma, biz senin elini iade ettik» deniyordu.

Mütereddid bir halde eline bakan kız hakikaten elinin yerinde olduğunu görünce çok sevindi ve kendisini mahcup olmaktan kurtardığı için Allaha şükürler etti. Evlilikleri mutlu bir şekilde devam ediyordu. Kadın, başından geçen hâdiseyi münasip bir şekilde kocasına anlatıp, o zamana kadar elinin çolak olduğunu ve o anda elinin Allah tarafından iade edildiğini söyleyerek, bunun da bir dilenciye ekmek verdiği için başına geldiğini söyledi. Meseleyi hatırlayan adam:

— Senden o ekmeği alan fakir bendim, fakat Allaha hamdolsun ki, şimdi o fakirlikten kurtuldum, diyerek o da kendisini tanıttı.

İki kader arkadaşı, hayatlarını böyle sürdürürken bir gün yemek yiyecekleri bir sırada kapıları çalındı. Baktılar ki, üstü - başı perişan bir adam kapıya gelmiş bir parça ekmek istiyor. Kız onun kendisinin elini kesen babalığı olduğunu tanıyıp, kocasına da söyledi. Fakat onlar, hiç belli etmediler, ellerinden geldiği kadar ona iyilik ettiler ve mümkün mertebe gönlünü alıp gönderdiler.

pentar54
10.Haziran.2010, 10:23
Kani isminde bir müslüman, hristiyan bir kıza âşık olur. Kızın ailesi hristiyanlığı kabul etme şartı ile ancak evlenmeye müsaade eder.

Kani de hristiyanlığı kabul ettim der. Hemen bir bezin içine yatırıp «Kani değil Yanidir» diye sallayarak vaftiz ederler. Bir müddet sonra hristiyanların perhiz günleri gelir. Günlerce yağsız yemek canına tak eden Kani, bir gün bir et alarak eve gelir. Bir bezin içine eti koydurtur, bir tarafından karısı tutar, bir tarafından da kendisi tutar

«yağlı değil yağsızdır» diyerek bir müddet sallar. Karısına:

— Tamam bu et de yağsız oldu, bunu da pişir yiyelim, deyince karısı

hiç o böyle sallamakla yağsız olur mu der. Kani artık dayanamaz ve:

— Be kadın, der. Kırk yıllık Kani sallamakla Yani oluyor da, bu et neden sallamakla yağsız olmuyor, der...

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:24
Onaltıncı asır sonlarında Almanlar, Macaristan'daki Sobotska palangamızı muhasara ettiler. Bu muhasara bir kurban bayramı arifesine rastlamıştır. Palanganın muhafızları bayramda kesmek için gayet büyük bir koç beslemişlerdi; kendilerine imdat gelmiyeceğini anlıyan yüz kadar muhafız, atlandılar ve palangadan yalınkılıç çıkarak düşmanın muhasara hatlarını yardılar, kurtuldular. Bu çıkış hücumuna palangadaki koç da, boynuzlariyle iki alman askeri öldürerek atlılarla beraber Budin'e kadar gelmişti, askerler adını «Gaza Koç» koydular ve kurban bayramında Budin'de kestiler. Gazi Koça bu suretle «Şahadet» de nasip oldu.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:25
Ashaptan Hazreti Mücahid (R.A.) Abdullah b. Ömer (R.A.) ile alâkalı şahit olduğu bir hâdiseyi şöyle nakleder :

— Ben, Hattab oğlu Ömer'in oğlu Abdullah'ın yaninda idim. Ömer b. Abdullah (R.A.) oğluna bir koyun kestiriyordu. Koyunun kesilmesi için emir verdikten sonra oğluna:

— «Oğlum yahûdi komşumuzu da unutmayasın!» diye emir verdi ve bu emri koyun kesilip hazırlanıncaya kadar üç defa tekrarladı. Babasının aynı sözü tekrarlayıp durmasından sıkılan oğul:

— «Baba, anladım. Yahûdi komşumuza da pay ayır diyorsun. Bunu tekrarlayıp durmanın ne mânâsı var! Ben bu zamana kadar senin hiçbir emrine itaatsizlik ettim mi? Bütün mesele, koyun kesildikten sonra komşu yahûdiye bir parça 'et verilmesi değil mi?...» deyince, Hazreti Ömer, oğlu Abdullah'ın elinden tutup; yüzünü kendisine doğru çevirdikten sonra şöyle dedi :

— «Oğlum, komşu hakkı hususunda Peygamberimiz öyle çok tekrarda bulunurdu ki, biz nerde ise komşumuzu malımıza ortak kılacak sanırdık. Sen neden bahsediyorsun!.»

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:26
Müşkil durumda kalan fakir bir şahıs, müşkilinin halli için Halife Harun Reşid'e çıkmaya karar verdi. Halifenin sarayına vardığında baktı ki, Halife namazını kılmış, ellerini kaldırmış, dua ediyor.

Halifenin bile başkasından birşeyler istediğini gören adam, başka birine muhtaç olan bir kimseden bana ne hayır gelir, gider ben de onun istediğinden isterim, deyip geri döner.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:27
Bir gün Evliyalar Şahı Hazreti îmamı Rabbani (k.s.), sür'atlice abdesthâneye girdiler. Fakat girmeleri ile çıkmaları bir oldu. Hemen ibrikteki su ile elini yıkadı sonra tekrar abdesthâneye girdi. Çıktıktan sonra kendisine bunun sebebi soruldu. Buyurdular ki:

— Biraz; önce kalemin yazıp yazmadığını denemek için tırnağıma bir nokta yazmıştım. Abdesthâneye girince bunu farkettim, hemen dışarı çıkarak onu yıkadım. Ondan sonra içeri girdim. Çünkü o nokta Kur'anı Kerîm'dendir, Onunla abdesthanede bulunmayı edebe uygun görmedim, buyurdular.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:28
Beyazıd-ı Velî olarak anılan İkinci Sultan Bayezid, oğlu ve şehzadesi Birinci Selim'i (Yavuz Selim) Trabzon'dan getirttiği zaman kızıp Çubuklu Bahçe denen yerde kızılcık çubuğu ile sekiz defa vurmuş ve bazı nasihatlarda bulunmuştur. Bayezid Velî'nin oğluna sekiz çubuk vurması onun sekiz sene padişahlık yapacağına delâlet etmektedir. Ayrıca orada Şehzade'ye söylediği bazı sözleri vardır ki, apaçık padişahın bir kerametidir:

—- Oğlum! Elem çekme, zikreyle... Zikr tarihinden itibaren tedibimle hilafet senindir. Al bu yediğin kuru çubuğu yere dik. Sekiz sene kadar meyvesini yiyesin! buyurmuştur.

Orada bulunan, hem Bayezid-i Velî hem de Kara Şemseddin Hazretleri «amin> demişler ve Selim ise sekiz değnek yedikten sonra çubuğu babasından alıp:

— Ya Rabbi, bu kuru ağaç meyve versin, o meyvesini bu dünyaya meşhur eyle, diyerek dikmiş ve kuru çubuk çok geçmeden yeşerip meyve vermeye başlamıştır. Çubuklu bahçe olarak anılan yerin kızılcığı ise, emsallerinden katbe kat üstün olmuştur.

Bayezid-i Velî'nin bu sözleri arasındaki zikr kelimesinden Z, Kef, Ra eski harflerle ebced hesabıyla 920 tarihi çıkmaktadır ki, Yavuz Selim'in 920. hicri yılında hilafeti alacağına bir işarettir. O zamana kadar hilafet Osmanlılarda olmadığı halde, ayrıca ikinci Sultan Bayezid, hilafetin de Osmanlılara geçeceğini işaret etmiştir. Hakikaten Yavuz Selim hicrî 920 tarihinde Mısır'ı fethederek hilafeti almış ve 927'de ise sekiz sene sonra vefat etmiştir.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:29
1985 yıllarında, Afrika ülkelerinden Tanzanya'nın başkenti Dar-es Selâm limanında kuyruğunda «Ya Malik-el Mülk» yazılı bir balık bulundu. Kuyruğunda yazı olan balığın bulunması, etrafta heyecan husule getirdi. Kuyruğunun öbür yüzünde ise «Sani Allah» yazılı olan balık, Londra İslâm Araştırma Enstitüsünde incelemeye tâbi tutulduğunda ilim adamları tarafından da yazının doğru olduğu tesbit edildi.

Balık, siyaha yakın bir renkte olup, kuyruğundaki yazılar ise beyazdır. Balığın alışılmışın dışında kelebeğe benzediği o zamanki gazetelerde yer almış, zamanında günün mevzuu haline gelmişti.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:30
ûfe'de bir adam, kendisinin Müslüman olduğunu söylemekle beraber Hazreti Osman'ın (r.a.) yahûdi olduğunu iddia eder dururmuş. Etrafındaki ilim adamları her ne kadar adamı iknaya çalışıyorlarsa da, bir türlü ikna edemezlermiş. Bu meseleyi İmam-ı Âzam Hazretlerine arzedip adamı susturmasını rica etmişler.

İmam-ı A'zam Hazretleri bir akşam adamın evine misafir olmuş. Hoş-beşten sonra ev sahibi zamanın en büyük aliminin evine gelmesinde bir sebep olduğunu tahmin ederek, isteğinin ne olduğunu sormuş.

İmam-ı A'zam Hazretleri:

— Senin güzel ve dindar bir kızın varmış, ona düğüncü geldim, deyince adam hayret etmiş ve:

— Ya İmam! Sizi buraya kadar gönderen o adam, nasıl bir kimsedir? diye sormuş.

Hazreti İmam, başlamış damat adayının meziyetlerini saymaya:

— Dindar, Allah'tan son derece korkar, hayadan melekler bile ona yetişemez, âlim, hafız... diye saymaya devam edince.

Adam:

— Yeter!, demiş. Senin bu anlattıklarının yarısı bile benim kızımı vermeme yeter de artar bile.

Meramına erişen İmam:

— Yalnız, demiş bir kusurunu söylemeyi unuttum. Kızınızı istediğim zat, yahûdidir, demiş.

Adam bunun üzerine hiddetlenmiş tabiii:

— Nasıl olur ya İmam! Benim kızım bir yahûdiye mi lâyıkdır? demiş.

Adamdan bu cevabı alan İmam-ı A'zam Hazretleri:

— Niye lâyık olmasın? Sen bir kızını yahûdiye vermek istemiyorsun da, Yüce Peygamberimiz (s.a.s.) iki kızını da yahûdiye nasıl verdi? demiş.

Adam anlamış tabii İmam Hazretlerinin eve niçin geldiğini... Eline ayağına sarılarak af dilemiş ve bir daha da Hazreti Osman hakkında söylediği sözleri ağzına almamış.

* * *

pentar54
10.Haziran.2010, 10:31
Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri, üstadı Üftade (k.s.) Hazretlerinin hizmetinde daha ilk yıllarında talebe iken birçok talebe arkadaşlarının arasında, üstadının yanında ayrı bir yeri vardı. Üftade Hazretleri, müridleri arasında en çok onunla ilgilenir, birçok iltifatlar eder ve onun yetişmesine ayrı bir ihtimam gösterirdi. Üstadın o talebesi ile, fazla meşgul olmasını etraftan hissedenler ve birçok talebesi çekemezler ve Üftade Hazretlerine derler ki:

— Biz de talebeyiz, onun bizden ne farkı var?.

Talebelerin ve bazı müridlerin bu halini sezen Hazreti Üftade, onları imtihan etmek istedi. Hepsini huzuruna çağırdı, ellerine birer bıçak ve birer de tavuk verip:

— Bunu, gidip kimsenin görmediği bir yerde kesip geleceksiniz. Tek şartım, keserken kimsenin sizi görmemesi ve yalnız olmanızdır. Kim daha çabuk gelirse, benim en çok takdirimi o talebem kazanmış olur, buyurdular.

Bıçakla tavuğu alan talebeler sür'atle etrafa yayıldılar ve kendilerine göre, gizli birer yer bularak kesip getirdiler. Fakat o hakkında dedi-kodu yaptıkları, «Onun bizden ne farkı var» dedikleri talebe, hayli zaman olmasına rağmen ortalıklarda yoktu.

Erken gelenler, kendi aralarında konuşuyorlardı:

— Hocanın huzuruna çıkmaya yüzü yok ki, kesip de gelsin. Kim-bilir şimdi nerelerde dolaşıyor, diyorlardı.

O talebe, hayli zaman sonra elinde canlı tavuk olduğu halde kesmeden çıkıp geldi. Tavuğu kesip gelenler ona gülmeye başladılar:

— Bir tavuğu kesmeyi becerememiş, diyorlardı, kendi kendilerine.

Üftade sordu:

— Herkes kesip geldiği halde, sen nerede kaldın? Hep seni bekliyoruz. Bu zamana kadar nerdesin? diye...

O zaman daha talebelik yıllarını yaşamakta olan, daha sonra büyük bir mürşid olacak olan Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri, şöyle cevap verdi:

— Hocam, sizi beklettiğim için ayrıca özür dilerim. Lâkin ben, nereye gitti isem beni kimsenin göremeyeceği bir yer bulamadım. En kapalı bir yer dahi bulsam, iyi biliyordum ki Allah (C.C.) beni mutlaka görüyordu. Ve böylece, ordan oraya ordan oraya koştum, sizin emrinizi yerine getiremeden geldim, dedi.

Tabii bu hâdiseden sonra, anladılar diğer talebeler, hocasının neden en çok onu sevdiğini ve onunla daha fazla niçin alâkadar olduğunu .. Başlarını önlerine eğip hata ettiklerini anladılar. Çünkü Allah'a gizli olan hiçbir mekân ve zaman yoktu.

pentar54
10.Haziran.2010, 10:32
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Vaktin bir zamanında, zamanın bir anında, bir padişahın bir oğlu, bu oğlanın da bir lalası varmış. Lalası, şehzadeyi bir dakika bile yanından ayırmazmış. Şehzade, bir gece rüyasında çok güzel bir kız görmüş. Kalbini bu kıza kaptır¬mış. Kız, "kırklardan" mış, Bu yüzden, ona kim sevdalanırsa, sevdasından çıralar gibi yanıp tutuşur, yataklara düşer¬miş. Şehzade, başka bir gece gene rüyasında bu kızı görmüş. Oğlan ağlayınca, kız:
- Ağlama! Beni görmek is¬tiyorsan, kırklar hamamına gel, demiş,
Ertesi sabah, şehzade lalasına:
- Canım lalacığım, kırklar hamamı nerededir, biliyor musun? diye sor¬muş.
- Aman şehzadem, bunu sana kim söyledi?
O zaman şehzade, gör¬düğü rüyayı lalasına anlatmış.
Lala;
- Sen hiç üzülme şehzadem. Ben sana o kızı bulurum. Ama, bunu hiç kimseye söyleme, çünkü kız kırklardan, yani o bir peri. Belki, sana bir kötülüğü dokunur, demiş.
Ertesi gece lala, doğruca kırklar hamamına gitmiş. Daha hamamın kapısından adımını atar atmaz, zavallı lalayı sille tokat dövmeye başlamışlar, Ama, lala hiç al¬dırmadan ta göbek taşına kadar ilerlemiş ve oturmuş. Bir iki dakika sonra, hamamın kubbesi gök gürültüsünü andıran bir sesle açılmış, Lala, korkmuş ama, belli etme¬miş. Derken, şehzadenin âşık olduğu kız hamama gel¬miş. Lalayı hiç görmüyormuş gibi bileziğini, küpelerini çı¬kartarak göbek taşına koymuş. Başlamış yıkanmaya. La¬la, kızın bileziklerini ve küpelerini almış. Gene dayak yiye yiye hamamın kapısına gelmiş. Hamamdan çıkar çık¬maz, tabana kuvvet saraya doğru koşmaya başlamış. Saraya gelince, hemen şehzadenin yanına gitmiş. Lala, hamamdan aldıklarını şehzadeye göstermiş.
Şehzade:
- Lalacığım, bu bilezikleri ve küpeleri nasıl da aldın? diye sormuş.
- Kırklar hamamında dayak yiye yiye göbek taşın¬dan aldım, diye cevap vermiş lala.
Şehzade:
- Aman lala, ne olur hamama beni de götür!
Lala;
- Her şeyi yaparım ama, bunu yapamam. Sen benim yediğim dayağı yeseydin, aklını kaçırırdın. Ama, bir gün seni kızın yaşadığı yere götürürüm. Kızı, gizlice seyreder¬sin. Sakın, onlara görünme. Yoksa, sen de kırklara karışır, onlar gibi peri olursun! Bir daha ne ananı, ne padişah babanı, ne de beni göremezsin, demiş. Şehzade:
- Lalacığım, yeter ki sen beni götür. Sen ne istersen yapacağıma söz veriyorum, demiş.
Bir gece, gizlice saraydan çıkmışlar, Gide gide, bir bahçeye varmışlar. Lala, şehzadeyi bir ağacın arkasına saklamış. Kendisi de onun yanı başına gizlenmiş. Biraz son¬ra, nazlı nazlı kanat çırparak kırk güvercin bahçeye inmiş. Bahçede, kocaman bir havuz varmış. Hangi güvercin ha¬vuza dalarsa, ay parçası gibi güzel bir kız olup çıkıyormuş. Şehzade, rüyasında gördüğü kızı hemen tanıyarak:
- Lala, lala, şu en öndeki benim sevdalandığım kız, demiş.
Lala, şehzadenin ağzını kapayarak:
- Sakın konuşma oğlum! Bizi duyacak olurlarsa, hep¬si güvercin olup kaçarlar. Biz de buradan bir daha dışa¬rıya çıkamayız, demiş.
Şehzade, hemen susmuş. Kızlar, bir ziyafet sofrası ha¬zırlamışlar bahçede. Yiyip, içmeye başlamışlar. Yemek¬ten sonra şehzadenin sevdiği kız, bir testi şerbet getirmiş,
Kupalara doldurarak:
- Beni sevenin aşkına! diye hep birlikte içmişler. Son¬ra da oynamaya başlamışlar. Oyun bittikten sonra, hepsi soyunup havuza girmiş. İşte, bu sırada kurnaz lala şehzadenin sevdiği kızın elbiselerini gizlice almış, Kızların yıkanması bitince, birer ikişer güvercin olup havalanmış¬lar, Şehzadenin sevgilisi, elbiselerini aramış durmuş. Bula¬mayınca, üzüntüden gözlerinden inci gibi yaşlar süzül¬müş. Kızın ağlamasına dayanamayan şehzade, saklandığı yerden çıkmış. Kız, karşısında şehzadeyi görünce:
- Aman şehzadem, kulun kurbanın olayım! Elbisele¬rim sendeyse bana ver! demiş.
Şehzade, yemin ederek elbiseleri almadığını söylemiş. Kız:
- Burada senden başka kimse olmadığına göre, sen almış olmalısın. Ne olur, ver onları bana! diye ısrar etmiş.
Şehzade:
- Ben senin sevdanla yanıp tutuşurken, sen eğlen¬mekten başka hiç bir şey düşünmüyorsun,
Benimle evleneceğine yemin et, elbiselerinin nere¬de olduğunu söyleyeyim, demiş.
Kız:
- Peki, seninle evleneceğime yemin ederim! demiş.
Demiş ve arkasından ortalığı öyle bir rüzgâr kasıp kavurmuş ki o güzelim bahçe ve havuz yok olmuş,
Kız:
- Eyvah! Şehzadem, beni bütün kardeşlerimden ayırdın! Şimdi, ben de senin gibi bir insan oldum, demiş,
Şehzade:
- Sevgilim, senin elbiselerini lalam almıştı.
Ama, şimdi ortalıkta yok. Acaba, nereye gitti? demiş, Kız:
- Şehzadem, artık iafanı arama. Eğer, benim elbise¬lerimi yakmış olsaydın, o zaman lalanı kaybetmezdin, Şimdi, benim elbiselerimi ona giydirdiler. O bir peri oldu ama, ben kurtuldum.
Şehzade, sevgilisine kavuşup, [alasını kaybettiği için çok üzülmüş.
Kız:
- Şehzadem, sen nasıl lalanı kaybettiysen, ben de insan olunca dadımı kaybettim. Ama üzülme, Dadım, mutlaka beni arayıp, bulacaktır. O zaman, lalanı ona anlatırım. Bir çaresini buluruz, demiş.
Şehzade, kızın sözleriyle teselli olmuş ve onunla be¬raber saraya dönmüş. Şehzade ve kız, odalarında otu-ruyorlarmış. Kızın dadısı, bir güvercin olup, penceresine konmuş ve kıza:
- Ey sultanım, benden nasıl ayrıldın? Şimdi, ben sen¬siz ne yaparım? demiş,
Kız:
- Sevgili dadıcığım, şu bahçedeki havuza gir ve şeh¬zademin lalası neredeyse onu bana çağır, demiş.
Dadı:
- Sultanım, arkadaşları onun yanından hiç ayrılmı¬yorlar, Onu alıp buraya getirecek olsam, beni öldürür¬ler. Sonra sana hasret, senden tamamen ayrı kalırım. Ama, onu yalnız başına görürsem, belki buraya getire¬bilirim, demiş,
Şehzade:
- Dadıcığım, ne yaparsan yap onu buraya getir. Hiç olmazsa, bir kez yüzünü göreyim, demiş.
Dadı, uçup gitmiş. Aradan birkaç gün geçtikten sonra dadı, şehzadenin lalasını bulmuş ve demiş ki:
- Şehzade, senin için çok ağlıyor. Seni biraz olsun görmek için, benden yardım istedi. Ne yapıp, edip seni gitmeliyiz?
Lala:
- Sana çok teşekkür ederim. Bir gece, kimselere gö¬rünmeden şehzademe gideriz. Birkaç dakikalığına da olsa onu görmüş, üzüntüsünü dindirmiş olurum. Ama, çok dikkatli olmalıyız. Kısa bir zaman aralarından ayrıl-sam, arkadaşlarım beni sorup duruyorlar. Benim şehza¬deye gittiğimi öğrenirlerse mutlaka öldürürler, demiş.
Masalı çok uzatmayalım, pişmiş aşa su katmayalım, Çok yükseklerde, pek alçaklarda yatmayalım. Bir gece, lala ve dadı güvercin olup, şehzadenin bahçesine gel¬mişler. Bahçedeki havuza girince iala bir erkek, halayık ise bir kadın olmuş, Şehzadenin sevgilisi, lala ile dadısını içeri almış. Onlara, insan elbiseleri vermiş, giyinmişler,
Şehzade de onların havuz başına bıraktıkları elbise¬leri, ateşe atıp, yakmış.
Elbiseler ateşte yanınca dadı ve lala:
- Eyvah yandık, mahvolduk! diye bağırıp, bayılmışlar,
Bayılmışlar ya, şehzade ile kız ikisini de ayıltmış. Artık m kurtulduklarını söyleyince, iki¬si de rahat bir nefes almış. Çok mutlu olmuşlar, Her şey yoluna girince, şehzade kızla, lala da dadı ile evlenmiş, Düğünleri, tam kırk gün kırk gece sürmüş.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

pentar54
11.Haziran.2010, 17:33
Ebu Abdullah el-Müştehir Hazretleri, Şiraz'lı bir kurt taifesindendir. Cenabı Allah ona ilm - ledün bahşetmek istemişti. Bir gün Şiraz medreselerinden birine geldi. Medresede talebeler ilim mevzuunda konuşmalar yapıyorlar, bazı hususlarda tartışmaları vuku buluyordu. Talebelerin ilim öğrenmek için hayli gayret sarfettiklerini görünce hoşuna gitti ve bir mesele öğrenmek kasdıyla bir şey sordu. Talebeler gülüştüler onun bu safça, yani basit bir şeyi sormasına...

O Mübarek: ,

— Ben de sizin öğrendiğiniz ilimlerden bir ilim öğrenmek isterim. Bana bir yol gösterin, dedi.

Talebeler müstehzi bir tavırla ona şu nasihatta bulundular:

— Eğer alim olmak istersen, evinin tavanına bir ip bağla, ayağını da ipe sıkıca bağlayıp kendini başı aşağı sallandır ve her sallanışta «Sarı renkli demir (veya aslan yelesi)» de. Böylece ilim kapıları sana bir gecede açılır, dediler.

Ebû Abdullah el-Müştehir Hazretleri talebelerin kendisi ile alay ettiklerini hiç aklına bile getirmeden doğru eve gitti. Onların dedikleri gibi evin tavanına bir ip bağlayıp ayaklarını da bir "ucuna bağladı ve başı aşağı sallanmaya başladı. Her gidip geldiğinde ise onların tarif ettiği şeyi söylüyordu. Hüsn-niyyet ve sıdk sadakatle bu işi yapması Cenab-ı-Allah'ın hoşuna gitti. Seher vakti olduğunda bütün ilim kapılarını Cenab-ı Allah ona açtı. Artık zahir ve bâtın bütün ilimler ona malûm olmuştu. Bir çok âlimin halletmekte güçlük çektiği mevzuda o hiç zorlanmadan hüküm veriyordu. Her anlaşılması güç meseleyi ona sorar oldular, işte «Emseytü Kürdiyyen, esbahtü arabiyyen (Kürt olarak akşamladım arabî ilimlere vâkıf olarak sabahladım)» sözünü bu hâdiseden sonra söylemiş olduğu rivayet olunur.

Bu hâdiseden sonra, o sabah Şiraz camilerinde va'z etmeye başladı ve Fatiha-i Şerife'ye yedi türlü mânâ verdi. Mertebe mertebe açıkladığı Fatiha'nın mânâsını en sonunda içinizde bunu anlayacak hiç kimse yoktur. Hızır Aleyhisselâm bile bu mânâyı anlayamaz diyerek bitirdi. Zahir ve bâtın bütün ilimlerin hamili olan Ebû Abdullah Hazretleri, aynı zamanda zamanının manevî selâhiyet sahibi bir mürşid de oldu. (K.S.)

pentar54
11.Haziran.2010, 17:34
Mansur bin Hammad (K.S.) Hazretleri bir gün va'zediyordu. Vaaz esnasında bir dilenci gelip:

— Ben dört dirhem isterim, dedi. Mansur Hazretleri:

— Bu kimseye kim dört dirhem verirse, ben de ona dört dua ederim, buyurdu.

O zaman mescidin bir köşesinde oturmakta olan zenci bir köle kalkıp:

— Ya Mansur! Benim için dört dua edersen dört dirhemi veririm, dedi.

Hazreti Mansur:

— Evet! Sana dört dua ederim, dedi.

Köle de çıkarıp dilenciye dört dirhemi verdikten sonra şöyle söyledi:

— Ya Mansur! Benim efendim yahudidir, onun Müslüman olması için dua et, benim kölelikten kurtulmam için dua et, Rabbimin beni kendi fazlından zengin kılması için dua et, Rabbimin günahlarımı affetmesi için dua et, dedi.

Şeyh Hazretleri kölenin istediği gibi dua etti. Şeyhin duasından sonra mescidden ayrılan köle doğru sahibinin yanına varıp meseleyi anlattı. Bu durum sahibinin çok hoşuna gitmişti:

— Şu andan itibaren seni malımdan azad ettim. Bu güne kadar ben senin efendin idim, bu günden sonra sen benim efendimsin, deyip «Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh» deyip Müslüman oldu. Bütün malıma seni ortak ettim, fakat senin dördüncü isteğine ben kadir olamam. O Allah'ın bileceği iştir, dedi.

O anda onlara gaipten şöyle bir ilham geldi:

— Müjdeler olsun; ikiniz ve Şeyh Mansur ateşten kurtuldunuz.

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 17:35
EBU HUREYRE (r.a.)den rivayet edildiğine göre , rasulullah (s.a.v.)şöyle buyurdu .
"vaktiyle bir adam yolda giderken çok susadı bir kuyu buldu ve içine indi; su alıp dışarı çıktı . birde ne görsün , bir köpek ,dili bir karış dışarda soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalayıp duruyordu . Adam kendi kendine "bu köpek te tıpkı benim gibi pek susamış "deyip hemen kuyuya indi , mestini su ile doldurdu ve mesti ağzına alarak yukarıya çıktı ve köpeği suladı . onun bu hareketinden dolayı allah teala hoşnut oldu ve adamı bağışladı .
buyurdu

pentar54
11.Haziran.2010, 17:36
Her Peygambere Cenab-ı Allah bazı mucize selâhiyetleri vermiştir. Hazreti Musa (a.s.) asası ile istediği zaman mucize izhar eder, ne arzu ederse onun vasıtası ile olmasını temin ederdi. Hazreti İsa'ya ise Cenab-ı Allah hasta ciltlere şifa verme, körlerin gözünü açma ve ölüleri diriltme gibi bazı mucizeler izhar etme selâhiyeti vermişti. Bizim Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.s.)'e ise bütün Peygamberlere verdiği mucizeyi izhar etme imkânı ve selâhiyeti vermiştir. Hatta bu ümmet içinden bazılarına da Cenab-ı Allah kerametler gösterme imkânı ihsan ederek peygamberlerin vekilleri olduğunu isbat etme kolaylığını ihgan etmiştir.

İşte bunlardan bir tanesi Herat'lı Şeyhülislâm Ahmed-i Namık-el Cami Hazretleridir. Bir gün bir davete teşrif etmişlerdi. Evden ayrılacakları zaman hizmetçisi ayakkabılarını hazırlamış önüne koymuştu. Hazreti Şeyh giymek üzere iken:

— Burada bir saat daha durmamız emrolundu, deyip gitmekten vazgeçti.

Misafir gittikleri yer olan Abdullah Ensarı Hazretlerinin evinde otururlarken içeri yanında hatunu olduğu halde bir Türkmen çıka-geldi. Yanlarında bir çocukları vardı. Çocuk gayet güzel eli ayağı yerinde olmakla beraber gözleri kördü.

Şeyhu'l islâm Ahmed-i Namık-el Cami Hazretleri:

— Ya Şeyh! Çok varlıklı olmamıza rağmen Cenab-ı Allah bize bundan başka çocuk ihsan etmedi. Bunun da her a'zası sağlam olduğu halde yalnız gözleri görmüyor. Her ne ettik, bütün hekim ve tabibleri, hatta ismi duyulan alim ve şeyhleri gezdi isek de "bir çaresini bulamadık. Biz inanıyoruz ki, siz teveccüh ederseniz, Cenab-ı Allah bu çocuğun gözünü açar, o da biz de kurtuluruz... Sen ne istersen Cenab-ı Allah'ın onu reddetmeyeceğine inanarak sana geldik, dediler.

Hazreti Şeyh:

— Nasıl olur! ölüleri diriltmek, yapılmayanı yapmak, cild hastalıklarına şifa kazandırmak ve âmâ olanların gözlerini açmak gibi selâhiyetleri Cenab-ı Allah İsa Aleyhisselâm'a verdi. Bu mevzuda Ahmed kim olur? dedi.

Sonra da ayağa kalkıp gitmek üzere yürümeye başladı. Âmâ çocuğun ana ve babası ise kendilerini yerlere atmaya ve ağlaşmaya başladılar. Hazreti Şeyh evin alt katına indiğinde büyük değişiklikler hissetmeye başladı:

— Biz yaparız, biz! diyordu.

Orada olanlar, bu sözleri şeyhin söylediğini kulakları ile işittiler. Şeyh tekrar eve girdi:

— Getirin o çocuğu bana, dedi.

Getirdiler.

iki elinin baş parmağını çocukcağızın iki gözüne de sürerek:

— Aziz ve Celîl olan Allah'ın izni ile açıl!, buyurdular.

O anda çocuğun iki gözü de derhal açıldı, görmeye başladı ve gayet güzel görüyordu. Çocuğun ana-babası sevinç içinde idiler, oradakiler ise şaşkınlık içinde...

Yanında bulunan bazı alimler sordular:

— Ya Şeyh, mübarek dilinizden önce yapamam, dediniz, sonra da biz yaparız biz, buyurdunuz. Bu iki söz de sizin olduğuna göre nasıl oluyor?, dediler.

Şeyh Ahmed-i Namık el-Cami Hazretleri şöyle buyurdular:

— Evvelki sözü ben kendiliğimden söylemiştim. Yani o Ahmed'in sözü idi. Başka da bir şey diyemezdim.- İkinci söz ise benden değildi. Bana öyle söylettiler, kalbime öyle ilham geldi. Ben de elimde olmadan öyle söyledim. Yani Cenab-ı Allah buyuruyordu ki, İsa Aleyhisselâm ölüleri kendisi mi diriltiyordu? Onu da Allah diriltiyordu. Ona o selâhiyeti veren Allah sana da verdi. Senin elinle de ben görmeyen gözü açarım buyuruyordu Hazreti Allah, diye meseleyi izah buyurdular.

Bu hâdise ile Hazreti Peygamber Efendimizin:

— Benim ümmetimin âlimleri benden evvel geçen peygamberler gibidir, Hadis-i Şerifinin sırı bir daha tezahür etmiş oluyordu.

Cenab-ı Allah (C.C.) bir peygambere verdiği selâhiyeti, bizim peygamberlerimizin ümmetine de ihsan etmiştir, tâbi lâyık olana...

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 17:37
Eskiden iki talebe Ramazanda va'z etmek için yer bulmak üzere beraber çıkarlar. Geze geze bir köye varıp misafir olurlar. Ev sahibi talebeleri imtihan etmek ister. Birisi dışarı abdest almaya çıkınca içerdekine: «Arkadaşın nasıl, memnun musun bari?» diye sorar.

Talebe: «Ne iyisi öküzün biri, hiçbir şeyden haberi yok, lâf anlamazın teki ama, işte ne yapalım bir kere beraber çıkmış bulunuyoruz.» der.

Dışarı çıkan gelip içerdeki çıkınca bu sefer köylü ona sorar: «Arkadaşın nasıl?» diye.

O da daha iyi bir şey söylemez: «Eşek gibi bir arkadaş» der.

Talebelere kendisine göre not veren köylü, yemek vakti olunca yemek sofrasını getirip ortaya koyor. Herkes önündeki tabağın kapağını açar, bakar ki, talebelerin tabaklarından birinde saman birinde arpa var. Köylü kendi önündeki tabağa ise normal yiyeceklerden hazırlanmış yemek koymuştur.

Talebeler şaşırır bu işe... Birbirine bakmaya başlarlar.

Köylü:

— Neye hayret ettiniz. Biriniz birinize öküz, biriniz birinize eşek dediniz. Ben de o hayvanların yiyeceği yemlerden koydum. Ben ise insan olduğum için, herhalde sizin yediğiniz, yemlerden yememem lâzım, dedi.

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 17:38
Birgün Şeyh Ebu Bekr-i Tahir Hazretleri bir manifaturacı dükkânının önünden geçiyordu. Manifaturacının oğlu şeyhin bağlılarındandı. Babası dükkânda olmadığı halde dükkânı bırakıp şeyh ile birlikte gitti. Babası geldiğinde oğlunu bulamadı. Doğruca şeyhin yolunu tuttu. Oğlunu şeyhin huzurunda buldu. Şeyhin yanında oğluna bağırıp çağırdı. Bir hayli eziyet ettikten sonra alıp götürdü.

Ebu Bekr-i Tahir Hazretleri o geceyi geçirdi ama, çok huzursuz olmuştu. Sabah olunca cariyesini de alarak manifaturacının yanına vardı ve dışarı çağırarak:

— Dün geceyi çok huzursuz bir vaziyette geçirdim. Dünya malı olarak da bir cariyem var. Eğer seni incittiğimden dolayı kabul edersen bunu sana verdim gitti, beni bağışla... Yok eğer kabul etmezsen azat ettim gitti, dedi.

Manifaturacı hata ettiğini anlıyarak hemen şeyhin ayaklarına kapanıp özür diledi ve:

— Ey Şeyh! Günahı ben işliyorum, sen özür diliyorsun. Sen benim hatamı affet!, dedi. Şeyh:

— Doğrusu günahı sen işledin ama, elemi bana erişti, beni rahatsız etti, dedi ve cariyesini azat ederek serbest bıraktı.

pentar54
11.Haziran.2010, 17:39
İbrahim (a.s.) cömertliği ve misafirperverliği ile de meşhur büyük bir peygamberdir. Bir gün kendisine, ikiyüz mecûsi misafir oldu. Misafirlerini gayet güzel bir şekilde ağırladı, yedirdi, içirdi. Mecûsî (Ateşe tapan) bu ikiyüz misafir, tam veda edecekleri zaman, aralarında para toplayarak İbrahim (a.s.)'e takdim ettiler. Hz. İbrahim (a.s.) ise kabul etmedi.

— Birkaç gün hizmetinde bulunalım, dediler, bu da kabul olunmadı,

O zaman mecûsîler:

— Ya İbrahim! O halde sen söyle, sana bir iyilikte bulunmak istiyoruz, senin için ne yapmamızı istiyorsun? dediler. Hazreti İbrahim (a.s.):

— Sizden- şahsım için herhangi bir istekte bulunamıyacağım. Ancak sizden isteğim şudur ki, Rabbim Teâlâ Hazretlerine bir defa secde etmenizi istiyorum, dedi.

Mecûsîler aralarında görüşerek kabul ettiler ve saf tutup secde ettiler. Onlar secdeye inerken İbrahim Aleyhisselâm da ellerini dua için kaldırdı ve:

— Allahım ben bu kâfir topluluğuna secde ettirdim. Sence de malûm ki kalblerinde zerre ihlâs yok, Sen de bunlara ihlâs nasip ediver, diye dua etti.

Allahü Teâlâ Halilini kırmadı. Mecûsîlerin kalbine, Allah'a hakîkî mânâda secde edenlerin tattığı lezzeti verdi. Mecûsîler, uzun müddet secdeden kalkamaz oldular. Nihayet kalktıklarında, ömürlerinde, böyle tatlı ibadet yapmadıklarını söylediler ve hepsi Müslüman oldular.

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 17:41
Hasan-ı Basri hazretlerine 90’lık bir ihtiyar gelir, ‘ben tövbe edip doğru yola girmek istiyorum’ der, O mübarek zat da latife yapmak ister, (Beybaba, biraz geç olmadı mı?) der. İhtiyar, (Neresi geç ki, ölmeden geldim ya) der. O zaman Hasan-ı Basri hazretleri, (Doğru söyledin efendim, ölmeden önce gelen, zamanında gelmiş olur) der.

Kibrin zararı:
Günaha bir tövbe yeter, taata bin tövbe yetmez. Günah işleyen, tövbe ederse Allah affeder. Fakat ibadet eden, ucba kibre kapılabilir. Buna bin tövbe bile yetmez. Benî İsrail’den bir fâsık vardı. Bir âbid de ibâdetiyle şöhret bulmuştu. Fâsık, bu âbidin yanından geçerken, “Gideyim, şu âbidin yanına oturayım, belki Allahü teâlâ onun hürmetine beni affeder” diye düşündü. Gidip âbidin yanına oturdu. Âbid ise, üzerinde bulutun gölgelendirdiği bir zat olduğu için, böbürlenip, “Bu fâsık, benimle oturamaz” diyerek ondan yüzünü çevirdi. Yüz bulamayan fâsık da çekip gitti. Fakat Âbidin üzerindeki bulut, fâsıkla beraber gitti. Allahü teâlâ zamanın Peygamberine (İnsanlara niyetlerine göre muamele ederim. Fâsıkın günahlarını, onun bu iyi niyetinden dolayı affettim. Âbidin ibadetlerini de kibri sebebiyle yok ettim) diye vahyetti.


Kararan yüz nurlandı:
Süfyan-ı Sevri hazretleri anlatır: Kâbe’yi tavaf ederken, her adımda salevat okuyan birini gördüm. Ona (Sen gerekli duaları bırakıp hep salevat okuyorsun. Her yerde okunacak duâ var) dedim. Sen kimsin dedi. Ben de kendimi tanıttım. (Sen avamdan değilsin, âlimsin, sana anlatayım) diyerek başladı: Babamla Beytullaha gitmek üzere yola çıkmıştık. Yolda babam hastalandı. Onu tedavi etmek için epey uğraştıysam da babam vefat etti. Baktım, ölünce yüzü karardı. Yüzünü kapattım. Yanında uyuya kalmışım. Rüyamda öyle bir zat gördüm ki, ondan daha güzel yüzlü hiç kimse görmemiştim. Çok güzel kokuyordu. Babamın yanına geldi. Yüzündeki örtüyü kaldırıp elini babamın yüzüne sürdü. Babamın siyah yüzü nurlandı, bembeyaz oldu. Bu zata kim olduğunu sorunca, (Ben Resulullahım. Baban, ömrünü boşa harcadı. Fakat bana çok salevat okurdu, şimdi sıkıntıda olduğunu bildirdiler, kendisi de benden yardım istedi. Çok salevat okuyan mümine ben elbette yardım ederim) buyurdu. Uyanınca babamın yüzünün bembeyaz olduğunu gördüm. İşte bu yüzden her yerde Peygamber efendimize çok salevat okuyorum.



Hocamdan tek şey öğrendim:
Bir gün bir âlime, yakınlarından biri, sen hep hocam hocam diyorsun, anlat bakalım sen hocandan ne öğrendin, diye sorar. Talebeleri merak ederler, bu kadar geniş bir soruya ne cevap verecekler diye. (Kim sevilir, kim sevilmez bunu öğrendim) der. Evet hubbi fillah buğdi fillah imanın şartlarındandır. Yani Allah için sevmek, Allah için buğzetmek.

pentar54
11.Haziran.2010, 17:42
Halen istanbul'un, Topkapı civarında, istanbulluların ziyaret yerlerinden biri de Merkezefendi'nin tûrbesidir. Merkezefendi mezarlığına da adını veren bu büyük velînin menkıbeleri anlatılmakla bitmez. Bunlardan bir tanesi de Merkezefendi'deki kuyunun hikâyesidir. Bugün hâlâ kerametine inanılan bu kuyunun ilk kazılışının sebebi şöyle olmuştur:

Bir gün Şeyh Merkezefendi, seccadesini sermiş namaz kılmakta idi. Başını seccadeye koyduğu zaman yerin altından bir ses:

— Ya Şeyh! Ben burada yedibin yıldır kırmızı"renkli, sedef lezzetli hayat pınarıyım... Emrinle yeryüzüne çıkmaya hazırım. Beni Cenabı Hak humma hastalığına yakalananlara şifa olarak halketti. Elbette sen beni bu hapisten kurtaracaksın, diye yalvarmaya başlar. Şeyh Merkezefendi müridlerine:

— Gelin ahbaplar, şu seccadenin bulunduğu yerde bir kuyu kazalım, der ve Bismillah diyerek yere ayağını hızlıca vurur. Etrafında bulunan bütün sadık dervişleri başına üşüşür ve oraya bir kuyu kazılır.

Merkezefendi kuyusu diye anılan o kuyudan her kim her Sabah aç karnına besmele çekerek içerse humma hastalığından şifa bulurmuş. Şimdi hâlâ aynı kuyu durmaktadır.

pentar54
11.Haziran.2010, 17:43
Sünbüllü Sinan Hazretleri, talebeleri ile bir gün derste iken Hızır Aleyhisselâm Medreseye gelir. Üstad talebelerine Hızır Aleyhisselâm'ın geldiğini haber verince, hemen hepsi işaret edilen tarafa doğru giderler. Yalnız Muslihiddin ismindeki talebesi ise hiç kıpırdamaz ve devamlı rabıta ve tefekkür ile meşgul olur.

Efendi Hazretleri: .

— Evlâdım Muslihiddin! Arkadaşların Hızır Aleyhisselâm ile konuşuyorlar, ondan bir takım sırlar öğreniyorlar, diye birkaç defa tekrarlar.

Muslihiddin Efendi başını göğsü üzerinden kaldırarak, «Hızırım da sensin, üstadım da sensin, efendim de sensin» diye cevap verir.

Bu defa üstadı Sünbülü Sinan Hazretleri: «Evlâdım sen merkezi bulmuşsun, halin üzere devam et» diye cevap verir.

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 17:44
Yavuz Sultan Selim tarafından Mısır fetholunup Emanet-i Mukaddese ve hilafet istanbul'a taşındığında, Yavuz, en emin adamlarından biri olan Kemal Paşa - zadeyi Mısır'ın emlâkinin yazılmasına memur etti. Kemal Paşa - zade riyasetindeki memurlar yazıp - çizdikten sonra Mısır'da her şeyin vakıf olduğunu ve istanbul'a bir şey getirmenin mümkün olmadığını bildirerek:

— Mısır'da uçan kuştan yerde gezen canlılara Kadar herşey vakıftır, dediler.

Bu haber kendisine ulaşan Osmanlı Sultanı Büyük Yavuz, kendisine hiç bir şey getirilemeyeceğini öğrenince:

— Zararı yok!.. Bize Hadim-ül Haremeyn olmak şerefi yeter, buyurdular.

Osmanlıların bir emperyalist olduğunu ve kendi idaresinde bulunan milletleri sömürdüğünü iddia edenlerin kulakları çınlasın. Osmanlılar kendi idaresindeki yerleri değil sömürmek, onlara hazineden yardım yaparak imar bile etmişlerdir. Bugün yabancı diyarlarda kalan Osmanlı eserleri bunun bir nümunesidir.

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 17:46
Mısır'da müthiş bir kuraklık olmuş ve millet susuzluktan müşkül durumlara düşmüştü. Hatta Nil Nehrinin bile kurumasından korkuluyordu. Halk yağmur duasına çıkmaya karar verdi. Fakat günlerce yağmur duası yapıldığı halde yağmur yağmıyordu. Halktan bir zat, zamanın mânevi reislerinin Zünnün-ü Mısrî Hazretlerinin huzuruna çıkıp:

— Ya üstad! Görüyorsun ki, günlerce yağmur duasına çıktığımız halde bir türlü yağmur yağmadı. Bizim duamız kabul olunmuyor, siz bir himmette bulunsanız da yağmur yağsa. Büyüklerin duası her zaman makbuldür, dedi.

Kendisinden yağmur duasına çıkması istenen Zünnün Hazretleri Mısır'ı terkedip Medyen'e gitti. Aradan çok geçmeden yağmur da yağmaya başladı. Mısır'a bol miktarda yağmur yağdığını duyan Zünnün Hazretleri geri geldi.

Kendisinden neden Mısır'ı terkettiği soruldu. O:

— Kötülerin işlediği günahlar yüzünden kurtların, kuşların rızıkları darlaşır, yağmur yağmaz olur, kıtlık başlar. Benden yağmur duasına çıkmam istendi, ben de bu beldede benden daha günahkâr adam yoktur, olsa olsa bu kıtlığa sebep ben olmam lâzım, dedim ve Mısır'i terk ettim, dedi.

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 17:47
Meşhur Osmanlı ulemasından Molla Hüsrev Hazretleri Edirne'deki Halebî Medresesinde müderrislik yaparken Allâme Sadeddin Teftezânî'nin «Mutavvel» isimli kitabına bir haşiye yazmış ve o zamanın sayılı alimlerinden sayılan Seyyid Ahmed Kırımı Edirne'ye geldiği zaman haşiyeyi tetkik etmesi ve gerekli tashihi yapması için ona vermişti.

Seyyid Ahmed Kırımı, Molla Hüsrev'iıı haşiyesini baştan sona kontrol etmiş ve bazı değişiklikler yaparak birçok yerde yanlışlar yapıldığını bildirmişti.

Molla Hüsrev Hazretleri, Seyyid Ahmed Kırımî'nin tenkidlerini görünce, hele bir çok tutarsız ve mesnetsiz itirazlar yaptığını anlayınca hayli üzülmüş ve durumun devrin ileri gelen ilim adamlarının önünde müzakere edilmesini ve Seyyid Ahmed Kırımi'nin itirazlarının çürütülmesini arzu etmişti.

Bu vesile ile hem misafir olan hem de kendi haşiyesinin yanlışlarını tesbit ettiğini bildiren Seyyid Ahmet Kırımî'nin de hazır bulunduğu bir yemek ziyafeti tertip etti.

Yemekten sonra ilim meclisi açıldı ve Molla Hüsrev kendisinin yazdığı haşiyeyi ve Kırımi'nin itirazlarını birer birer anlattı ve kendisinin haklı, Kırımî'nin itirazlarının da yanlış olduğunu aklî ve naklî delillerle ortaya koydu.

Orada bulunan bütün alimler ve Kirimi, Molla Hüsrev Hazretlerinin ilmî dirayetini kabul edip haklılığına karar verdiler.

pentar54
11.Haziran.2010, 20:49
Yıldırım Bayezid Han, zamanındaki bütün kadı ve ilim adamlarını şeriata aykırı hareket ediyorlar ve millete zulmediyorlar diye zindana doldurdu. Hatta o kadar ileri gitti ki; «Bunlardan islâm dinine bir hizmet beklenmez, bunların tamamını yakmak lâzım» dedi ve ateş yakılması için odun hazırlanmasını emretti. Ne kadar nedimleri ve devrin ileri gelenleri varsa hepsi teker teker gelip Yıldırım'dan bu âlimlerin affını diledilerse de hiç birini kabul etmedi.

O zamanlar Kör Hasan namyla maruf bir mukallid vardı. Bu mukallid bir gün kıyafet değiştirdi ve metropolit bir papaz kılığına bürünerek padişahın huzuruna vardı. Padişah Yıldırım, Kör Hasan'ı bu kıyafetle görünce gülmekten katılır ve sorar:

— Nedir bu kıyafet ey kâfir? Kör Hasan:

— Kâfir ülkesine gidiyorum Sultanım, der. Padişah sorar: ,

— Yakında mı, nereye ne zaman gideceksin? Kör Hasan:

— Şimdi İstanbul Tekfuruna gideceğim padişahım! Padişah:

— Orada ne yapacaksın ya mel'un, der. Kör Hasan:

— Padişahım işittiğime göre; sekizyüz kadar müellif, musannif, molla, alimleri ve fetva vermekle görevli şeyhülislâmı yakacakmışsınız. Bu durumda fetva verecek alim kalmadığına göre, elbette papazlara muhtaç olacağız. Elbette kırk - elli papaz istemeye bir kulunuzu göndereceksiniz. Bari ben kulunuzu bu kıyafetle gönderiniz de keşiş dağını eski ismi gibi karartsınlar, deyince, Kör Hasan'ın bu sözlerine padişah verecek bir cevap bulamadı:

— Ya Hasan! Büyük dedelerimin ruhu için, zulmettiklerinden dolayı hepsini yakacaktım. Ama, senin bu güzel sözlerin karşısında hepsini affediyorum, dedi.

Kör Hasan muradına ermişti artık. Padişahın huzurunda parmak kaldırıp îman tazeledi ve:

— Varayım kadınları da müslüman edeyim. Bir daha zulmetmekten vazgeçsinler. Bir daha zulmederlerse kelleleri taş dibinde ezilsin, der ve Yıldırım'dan ulemanın affedildiğine dair fermanı alıp hapishanenin önüne varır ve:

— Ey ulemâ padişahımız, bencileyin aciz, kötü bir mukallidin ricasiyle sizi affetti, diye haber verir. Alimler Kör Hasan'a binbir dua ederler ve Yıldırım'ın huzuruna varıp yerlere kapanırlar.

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 20:50
Kral sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastladı.
Dilenciye “Dile benden ne dilersen” dedi. Dilenci güldü ve “Sanki
dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz” diye yanıtladı.
Kral dilencinin bu sözlerinden çok alındı ve dilencinin istediğini yerine getireceği konusunda ısrar etmeye
başladı:

“Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim” dedi.

“Sen söyle hele; ne istiyorsun?”

Dilenci “Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım”dedi.

Dilenci sıradan bir dilenci değildi. Kralın ilk yaşantısında öğretmeni olmuştu ve ona şu sözü vermişti:

“Bundan sonraki yaşantında tekrar karşına çıkıp seni uyaracağım.”

Kral bu olayı çoktan unutmuştu. Bu yüzden ısrar ediyordu:

“Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir kralım” dedi.

“Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz.”

Bunun üzerine dilenci, çanağını uzatıp, “Şu çanağı
herhangi birşeyle doldurabilir misin?” diye sordu.

Kral kahkaha attı ve vezirine çanağı altınla
doldurmasını emretti. Çanak dolup taşmakta ve anında boşalmaktaydı.
Paralar buhar olup uçmaktaydı sanki.

Kralın onuru kırılmıştı. Bir dilenci çanağını dolduramadığı kulaktan kulağa yayılıyordu. Giderek pırlantalar, elmaslar,yakutlar akıtıldı çanağa. Ne var ki çanağın dibi yoktu sanki. Yedi yuttu ama boş kaldı.

Kral yenik düşmüştü. Dilenciye yalvarmaya başladı:

“Tamam, sen kazandın” dedi. “Dileğini yerine getiremedim ama ne olur bana çanağın neden yapıldığını söyle.”

“Çok basit” diye yanıtladı dilenci. “İnsan aklından yapılmıştır.
Yani insanın isteklerinden. Doymak bilmez oluşu
bundandır. Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek
nedir ki! İstek ulaşılana dek, belli bir süre heyecan veren bir
duygudur. İstediklerini elde ettiğinde, tümü anlamını yitirir.

Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar.

Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gider. Gene boşluğa
düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın.
İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek dilenci
olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına
ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın. İsteğin bu yönünü
kavradığında yaşamının dönüm noktasındasın demektir. Sürekli
yolculuk hali iyi sonuç vermez. Geri dön… Evine dön… Seni mutlu
edecek öğeleri dışarıda değil, kendi içinde ara!”

Unutmayın, Rufus Wainwright”in dediği gibi:
“Mutlu olmak için uğraş vermelisiniz. Mutluluğa, iş,
para ya da aşkla ulaşılmaz. Mutluluk sizinle kendiniz arasında bir
meseledir.”

pentar54
11.Haziran.2010, 20:51
Hz. Musa zamanında müthiş bir kuraklık başgöstermişti. Musa peygamber ve ümmeti günlerce yağmur duasına çıktılar. Fakat duaları kabul olmuyor ve gökten yağmur inmiyordu.

Hz. Musa Tur'a çıkıp münacatta bulundu:

— Ya Rabbi! Halimiz, sana malûm. Bizim duamız neden kabul olunmuyor, dediğinde, Allah tarafından şu îlâhî hitap geldi:

— Ya Musa! İçinizde nemmam (Lâf taşıyıcı) var. Duanız o sebepten kabule şayan olmuyor.

Bu sefer Hz. Musa:

— Ya Rabbi bize bildir de, o nemmamı aramızdan çıkaralım ve Sana öyle yalvaralım. Bizim duamızı kabul buyur, diye niyaz ettiğinde, Cenab-ı Allah:

— Ya Musa o kulumu sana haber veremem. Duanızın kabul olunmasını istiyorsanız onu siz bulup aranızdan çıkarın, buyurdu.

Hazreti Musa, gelip kavmine durumu bildirdi ve hep beraber tevbe ettiler. Bunların içinde nemmam da bulunuyordu, o da hulusu kalb ile tevbe etmişti. Günahlarının affını dileyenlerin tevbesini kabul eden Cenab-ı Allah kısa zamanda yağmur inzal etti.

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 20:52
İçten münkir, dıştan müslüman olarak gözüken münafıklardan biri, Peygamberimizin azatlı kölesi ve evlâtlığı Zeyd bin Haris hazretlerine ortaklık teklifinde bulundu. O da onun hakiki müslüman olduğunu zan edip beraber ticaret yapmayı kabul etti. Para münafıktan olmak kaydiyle, beraber mal getirip satmak üzere anlaşıp Taif şehrine gitmek üzere yola çıktılar. Yolda münafık, Hazreti Zeyd'e:

— Yorulduk. Şu mağaraya girelim de bir müddet istirahat edelim, dedi. O da kalbinde hiçbir kötülük olmadığı için, bu teklifi kabul edip mağaraya girdiler.

Münafık, Hazreti Zeyd'e suikasd hazırlamıştı. Orada uyutup, elini ayağını bağladıktan sonra öldürecekti. Biraz sonra Zeyd uyudu, Münafık da plânını tatbike başladı. Zeyd'in ellerini ve ayaklarını sıkıca bağladıktan sonra, onu uykudan uyandırdı. Zeyd uyandı ki, elleri ve ayakları bağlanmış. Kendisini niçin bağladığını sordu.

O:

— Siz bundan birkaç sene evvel Muhammed'le Taif'e gitmiştiniz. Orada O'nu öldürmek istediler. Fakat sen kendini siper yaparak O'nun hayatını kurtardın. Ama şimdi ben seni öldüreceğim. Çünkü sen o zaman Muhammed'i kurtarmasaydın, bugün aramıza bu fitne girmiyecekti ve Arap milleti bu zamana kadar îman edegeldiği putlarına ibadet etmeye devam edeceklerdi, dedi ve hançerini çekip Zeyd'in üzerine yürüdü.

Hazreti Zeyd canından çok sevdiği Resûlüllah'tan ayrılacağını ve bir daha dünya gözüyle göremeyeceğini düşünerek çok üzülüyor ve göz yaşları ile, «Ya Rahman!» -diye nida ediyor. O anda gaipten bir ses:

— «Dokunma!»

Bu sesi duyan münafık, mağaranın ağzında kendilerini gören birisi olduğunu zannederek, dışarı çıkıp baktı ki, kimse yok. Her halde bana öyle gelmiştir. Kimse yokmuş diye düşünerek, tekrar içeri girip Zeyd'in üzerine yürüdüğünde, Zeyd yine: «Ya Rahman!» diye nida ediyor, O ses bu sefer daha gür bir şekilde: — «Dokunma!» diye bağırıyor.

Daha fazla heyecana kapılan münafık, tekrar dışarı çıkıp bakıyor ki, kimse yok. Allah Allah!.. Üçüncü defa öldürmek için hamle yaptığında bu sefer: «Dokunma!» nidası mağaranın ağzında duyuluyor. Heyecanla mağaranın dışına çıkan münafık, tam teçhizatlı bir adamla karşılaşıyor. Neye uğradığını şaşıran münafığın dili boğazına akıyor ve silahlı zat, münafığın kellesini sorgusuz sualsiz kesiyor.

Silâhlı zat, bu sefer içeri girip Hazreti Zeyd'in ellerini ayaklarını çözüp bir isteği olup olmadığını soruyor. Zeyd bin Haris, Ona:

— Sen kimsin,'nereden geliyorsun? Sesin birincide, çok uzaklardan geliyordu, ikincide ve üçüncüde daha yaklaştın ve beni kurtardın! dediğinde, O:

— Ben seni kurtarmak için vazifelendirilmiş bir meleğim. Sen birinci defa nida ettiğinde, ben yedinci kat semada idim. İkinci nida ettiğinde ikinci kat semada idim. Üçüncüde ise, mağaranın ağzına gelmiştim. Kafirin kellesini kesip canını cehenneme yollamakla, benim vazifem bitmiş oldu. Allaha ısmarladık, Muhammed'e selâm söyle, deyip ayrılıyor.

Zeyd, bu hadiseyi Peygamberimize ve eshaba anlattığı zaman, bütün müminler göz yaşlarını tutamayıp ağlaşıyor ve Allah'a şükürler ediyorlar.

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 20:53
Emevîler zamanında ayaklanan Haricîlerden Dahhak b. Kays Küfe Mescidine baskın yaptı. Onlara göre Haricîlerden başka bütün müslümanların kanı helâldi.

Mescidde İmam-ı A'zam Hazretlerinin karşısına geçip:

— Tövbe et, dedi. O:

— Neden tövbe edeyim?, dedi. Dahhak:

— Neden olacak? Hazreti Ali ve Muaviye ihtilâfında hakemleri caiz görmeden tövbe edeceksin!, deyince Hazreti İmam:

— Beni öldürecek misin? Yoksa münazara mı yapalım? dedi. Dahhak:

— Münazara yapalım, dedi.

— Münazara yaptığımızda bir mes'ele hakkında ihtilâf edersek senin veya benim haklı olduğuma kim hükmedip arabulucu olacak?

— Kimi istersen olsun!

Dahhak hakeme razı olmuştu artık. İmam-ı A'zam Hazretleri Dahhak'ın adamlarından birine:

— Şuraya otur bakalım, ihtilâf edersek; ihtilâf ettiğimiz mes'ele hakkında bizim aramızda hakemlik yapacaksın, dedi.

Sonra da Dahhak'a dönerek:

— Aramızda bunun hükmüne razı mısın? diye sordu. O da razı olduğunu söyleyince, Hazreti İmam-ı A'zam:

— İşte hakemliği sen de caiz gördün, kabul ettin. Bir de Hazreti Ali ve Muaviye arasında hakemliği caiz görmüyorsun, deyince, Dahhak buna diyecek bir şey bulamadı, sustu ve kendi kendine biraz bekledikten sonra da çekip gitti.

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 20:54
Hz. İbrahim Halilullah misafiri çok severdi. Hattâ bir defasında misafirsiz yemek yemeyeceğim diye nezretmişti. Evinde her zaman misafir bulundurur, misafir gelmezse kendisi arar bulur, yine misafirle yemek yerdi. Hikmeti ilâhî bir defa öyle oldu ki, tam bir ay misafir gelmedi.

Hz. İbrahim de misafirsiz yemek yemeyeceğine dair nezrettikleri için, bir ay yemek yemedi. Bir ay sonra da misafir gelmeyince, kendisi aramaya çıktı. «Acaba benim gibi misafire itibar eden bir kimse daha var mıdır?» diye düşünerek gidiyordu. Bir misafir bulmak için hayli yol katettikten sonra bir de baktı ki, oralarda bir adam daha gezmekte. Ona:

— Ne arıyorsun buralarda? diye sordu. O zat:

— Misafirsiz yemek yemeyeceğim diye nezrettim, üç aydan beri bir misafir gelmedi, misafir aramaya çıktım. Şimdi Allah seni gönderdi. Buyurun eve gidip yemek yiyelim, diyerek Halilürrahman'ı evine davet etti.

Hazreti ibrahim hayrete düşmüştü. Kendisi bir aydır açtı ama, o zat, üç aydan bu yana bir şey yememişti. Eve gittiler, Allah ne verdi ise yediler, sohbet ettiler, ibadet ettiler, ayrılma zamanı geldiğinde o zat-ı şerif bir odanın kapısını açarak: «Bu içerdeki kıymetli şeylerden ne beğenirsen al!» dediğinde, Hazreti ibrahim:

— Bana dua eyle, dedi.

Fakat o, çok zamandan beri dua etmediğini ve Allah'a dua etmeye de artık dilinin varmadığını söyleyerek, kendisini mazur görmesini diledi.

Hazreti İbrahim:

— Niçin duayı terkettiniz? diye sordu. O:

— Senelerdir Allah'tan bir isteğim var, Allah o isteğimi yerine getirmedi. Ben de demek ki benim duam kabule şayan değil ki, Cenab-ı-Allah kabul etmiyor diye bir daha dua edemiyorum, dedi.

Hz. İbrahim isteğinin ne olduğunu sorduğunda o mübarek zat:

— Allah'ın Resûlü Halilürrahman, dünyada benim zamanımda yaşıyormuş. Fakat bu zamana kadar onu görmek nasip olmadı. Allah'dan, O'nu bana göstermesini istedim, O da kabul edilmedi, dediğinde Hazreti İbrahim:

— Ey Allah'ın aşık, sadık kulu: Müjdeler olsun sana, Allah senin duanı kabul etti. İşte ben, Halilullah İbrahim nebiyim. Cenab-ı Allah, bu güzel ahlâkından dolayı, beni senin evine misafir etti. Ben de bir aydan beri misafirsiz yemek yemeyeceğim diye aç gezdim ve bir misafir aramak kasdıyla yola çıkmıştım. Demek senin duan kabul olunduğu için Allah beni ta buralara kadar getirip seninle görüştürdü, buyurdu.

Cenab-ı Allah misafire olan hürmetinden dolayı, onun evine Peygamberini göndererek memnun etmişti.

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 20:56
Misafirperver bir sahabi vardı. Hanımı ise hergün kocasının yanında birkaç misafirle gelmesine artık tahammül edemez olmuştu. Birkaç defa kocasına:

— Sen hergün birkaç misafirle geliyorsun, gelen misafirler, çocuklarımızın rızıklarını yiyorlar, dediyse de kocası, hergün yanında birkaç misafir getirmekte İsrar ediyordu.

Kadın sahabi dayanamayıp, Resûlullah'a şikâyete karar verdi:

— Ya Resûlallah! Kocam her akşam eve birkaç misafir getiriyor, böylece de kocamın kazandıkları hep misafirlere gidiyor. Birgün hastalanıverse, açlıktan ölmekten korkarım, dedi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kadının kocasını, huzuruna çağırttı.

Adam:

— Ben misafirsiz edemem! Soframda misafir olması, bana neş'e ve bereket veriyor, diyor ve diretiyordu.

Bu sefer Peygamberimiz (s.a.v.) kadına, bundan sonra fazla değil, bir misafire razı olup olmadığını sordu. Kadın buna da razı değildi:

— Ben çocuklarımın rızkını başkalarının yemesine rıza gösteremem, diyordu.

Adam hiç olmazsa bir misafirde İsrar edince; kadın boşanmaktansa, bir misafire razı oldu. Fakat, o akşam üzeri beyinin, yine eve iki misafirle geldiğini gördü. Kadın sinirlenmişti, içi rahat değildi. Yemek hazırlamak için mutfağa girdi, üç kişilik yemek hazırlayıp tepsiyi kocasına verdi. Biraz sonra da, misafirlerden birinin çıkıp gittiğini gördü. Hazırlanan yemeklerden biri yenmemişti.

Kadın kocasına:

— Misafirin biri niçin yemek yemeden çıkıp gitti? diye sordu. Adam, ikinci misafirin farkında değildi:

— Sen hangi misafirden bahsediyorsun. Ben bir misafirle geldim, o da içerde işte, diye cevap verdi.

Kadın, çok iyi görmüştü. Misafirin birisi yemek yemeden çıkmıştı.

Bu münakaşanın içinden çıkamayacaklarını anlayan karı - koca, hemen Efendimiz Hazretlerine müracaata gittiler ve durumu anlattılar...

Onları dinleyen Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

— Evet! Eve iki misafir gelmişti. Fakat bunlardan birisi hakiki insan değil, insan suretine giren rızıktı. Allah (c.c.) hanımını akıllandırmak için rızkı insan kılığına sokmuştu. Hanımın ise, yine misafirler için bir miktar rızkı çıkarıp hazırladı, ama o rızık, eksilmedi.

Şunu iyi bilesiniz ki, her misafir kendi rızkı ile gelir. Ve kimse, kimsenin rızkını yiyemez, eksiltemez... Hatta misafir, bir evin bereketini artırır ve o evin rızkında artma olur, buyurdular. Tabii ki kadın, bu hadiseden sonra itiraz edecek durumda değildi.

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 20:57
Uzak çöllerden bir Arabî hazreti Peygamberimizi ziyarete gelmiş; gelirken de yanında bir çok hediyeler getirmişti. Yanında bir de binek için devesi vardı. Peygamberimizle görüşüp geri döneceği zaman yanında hiçbir şeyinin kalmadığının farkına varıp deveyi satmaya karar verdi.

Devenin satılacağını Ebu Cehil de duymuştu. Adam gönderip deveyi satın alacağını bildirerek kendi adınna aldırdı. Adam parayı almaya gelince de:

— Dininden dönersen sana bol para veririm, deyince, Arap:

— Hayır! Dinimden dönmüyorum, paranı da istemiyorum. Bana devemi geri ver, dedi. Ebu Cehil kızmıştı:

— Git, istediğin yere şikâyet et! Deveni de paranı da vermiyorum, dedi.

Adam da doğru Resûlüllah'ın huzuruna çıkıp meseleyi anlattı. Hazreti Peygamberimiz, adamın yanına iki kişi vererek:

— Gidin Ebu Cehil'e söyleyin, ya deveyi versin, ya da parayı, diye ferman buyurdu. Ebu Cehil'in yanına gelen eshap Peygamberimizin emrini bildirdiler.

Ebu Cehil hemen:

— Başüstüne, dedi ve devenin değerini verdi. Müslümanlar gittikten sonra, Ebu Cehil'in adamları: _ Biraz evvel bize ne söylemiştin, şimdi ne yaptın? diyerek sebebini sorduklarında, Ebu Cehil:

— Benim yerimde siz olsaydınız, belki de canınızı verirdiniz. Nasıl vermeyeyim... Adamın başı üzerinde öyle büyük deve gördüm ki, eğer vermemiş olsaydım, o kuyu gibi ağzıyla belki de beni o anda yutacaktı, dedi ama yine de îmana gelmedi hain...

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 20:58
Adamın biri camide namaz kılıyordu. Namazdan sonra içinde bin dirhem parası olan heybesinin kaybolduğunu gördü. Kendisi ile beraber Cafer-i Sadık (k.s.) de namaz kılıyordu.

O'na:

— Benim içinde bin dirhemim olan heybem kaybolmuş. Buraya senden başka kimse girip çıkmadı. Olsa olsa bunu sen çaldın, diyerek iftira etmeye başladı.

Cafer-i Sadık Hazretleri evlâd-ı Resul ve Varis-i Nebi'ye daha fazla söz söylemesine razı olmuyordu. «Gel benimle» diyerek evine götürdü ve adamın kaybolduğunu söylediği miktar kadar parayı ona verdi.

İmam-ı Cafer hakkında adamın şüphesi daha da artmıştı:

— Madem parayı sen almadın, öyleyse bu kadar parayı bana niçin verdin? dediğinde:

— Evlâd-ı Resûl'e iftira ettiğinden dolayı Cehenneme girmeni istemedim ve bu parayı sana helâl ettim, buyurarak adamı gönderdi.

Adam Cafer-i Sadık Hazretlerinin evinden ayrılıp arkadaşlarının yanına vardığında kendi heybesini içindeki parayla birlikte orada gördü. Arkadaşları şaka olsun diye o namaz kılarken heybesini alıp gitmişlerdi. Adam hata ettiğini anladı ve meseleyi arkadaşlarına anlattı.

Onlar: «Senin para aldığın adam, filan zattır» diyerek gidip özür dilemesini söylediler.

Adam aldığı bin dirhemle birlikte îmam-ı Cafer-i Sadık Hazretlerinin huzuruna gelip af diledi ve aldığı parayı geri vermek istedi.

Fakat Hazreti İmam:

«Bizim hanemiz, evlâd-ı Muhammed hanesidir. Buradan çıkan geri girmez. Bu para sana helâl olsun, diyerek parayı almadı ve adamı geri gönderdi.

* * *

pentar54
11.Haziran.2010, 20:59
Hazreti Hüseyn (r.a.) henüz süt emmekte idi, hastalanmış ve sabaha kadar uyumamıştı... Sabaha doğru biraz uyur gibi olmuş, Hazreti Fâtıma Validemiz de vakitten istifade ederek, -sabah namazını kılıp yatmışlardı. Mescid-i Şerifte sabah namazını kıldıran Resulü Ekrem Efendimiz, âdeti üzere kızı Fâtıma'nın saadetli evine teşrif etmişlerdi. Hazreti Fâtıma'yı uyur vaziyette görünce; onu sabah namazını kılmadan yatmış sanarak:

— Ey kızım Fâtıma, Peygamber kızıyım diye sakın namazı terketme! Beni hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, namazını vaktinde kılmadıkça; cennete gireceğini zannetme! buyurmuşlar ve namazın hiçbir suretle ihmal edilemeyeceğini beyan buyurmuşlardır.

Ondan sonra Hazreti Fâtıma:

— Canım babacığım, sabaha kadar uyumadım... Sabah namazını kılıp da yattım... deyince, Peygamber Efendimiz:

— Müjdeler olsun sana ya kızım Fâtıma, Ahirette böyle sıkıntılar görmeyeceksin, buyurdular.

* * *