PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Muhtelif hikâyeler



Sayfa : [1] 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20

pentar54
01.Haziran.2010, 14:25
Başlıyorum.

pentar54
01.Haziran.2010, 14:26
Peygamber Efendimiz, irtihaline yakın bir sırada İslâm ordusunun başına Zeyd bin Haris'in 19 yaşındaki oğlu Üsame'yi kumandan tâyin etmişti. O sırada bir sefre çıkılacaktı. Resülüllah:

— «Harbe iştirak etmek isteyenler, Medine dışında Üsame'nin çadırı etrafında toplansınlar», diye emir buyurdu.

Ordu Medine dışına karargâh kurmuştu. Resulüllah'ın hastalığının şiddetlendiği haberi geldi. Hazreti Usame:

— Resülüllah bu kadar ağır hasta iken, sefre çıkmak pek doğru olmaz, dedi ve üç gün orduyu bekletti.

Uç gün içinde de, Efendimiz irtihal-i Darî beka eyledi. Resülüllah vefat edip yerine Hazreti Ebubekir halife olarak geçince, Üsame'nin kumandanlığını yerinde bulmayan ve genç olduğunu ileri süren bazı ashap:

— Ya Ebu bekir! Usame daha çok genç... Onu azledip yerine başka birini nasbetseniz daha iyi olmaz mı? diyerek azlini teklif etmişlerdi.

Hazreti Ebubekir çok hiddetlendi ve:

— Resulüllah'ın tâyin ettiği bir kumandanın azlini, benden nasıl istersiniz? dedi ve kafiyetle yapamıyacağını bildirdi.

Böylece ordu, Üsame'nin kumandasında yoluna devam ediyordu. Hazreti Ebubekir (r.a.) onu ata bindirdi, kendisi ise yerde yürüyordu. Bir müddet gittikten sonra Üsame (r.a.) çok sıkılmıştı:

— Ya Ebabekir! Ya siz binin, ben yürüyeyim, yahut da, benim de inmeme izin verin! dediği zaman, Hazreti Ebubekir, her ikisini de kabul etmedi:

— Siz bineceksiniz, bense yürüyeceğim. Allah için savaşa giden ordunun arkasında biraz yürüyeyim ki, onların ayak tozlarından ayağım şereflensin, buyurdu ve o ihtiyar haliyle ordunun arkasından uzun müddet yürüdü.

İşin en enteresan tarafı; 19 yaşındaki Üsame (r.a.)'nın kumandan bulunduğu orduda Hazreti Ömer bir nefer olarak harbe iştirak ediyor ve bundan şikâyet de etmiyordu. Hazreti Ebubekir (r.a.) orduyu uğurlayıp kendisi ayrılacağı zaman, Usamenin yanına vardı ve:

— Ya Üsame! Görüyorsun ki, Resülüllah vefat etti. Medine'de onun ayrılması ile bir boşluk hâsıl oldu, işler çok fazla. Askerlerinin içinde bulunan Ömer'in, benimle gelmesine ve geri dönmesine müsaade eder misin? dedi.

Hazreti Üsame:

— Memnuniyetle!., diyerek Hazreti Ömer'in geri dönmesine müsaade etti ve ondan sonra Hazreti Ömer geri döndü.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:27
Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri 70. haccını ifa ediyordu. Arafat'a çıktığı zaman, insanların bir kuyu başına toplanmış su alabilmek için uğraştıklarını gördü. Kendisi de kuyunun başına vardığında baktı ki, bir köpek susuzluktan bitap düşmüş, çaresiz bir halde solumakta. Beyazıd-ı Bestamî Hazretlerine bu köpeği sulaması için ilâhî bir ilham geldi. O da kuyunun başına varıp hacılardan köpeği kim sularsa 69 haccının sevabını vereceğini ilân edip, bir miktar su vermelerini istedi. Amma kimse O'nun bu teklifine iltifat etmiyordu. Bu sefer Beyazıd-ı Bestamî 70 haccının da sevabını vereceğini ilân edip biraz su vermelerini isteyince, hacıların içinden birisi zorlukla aldığı suyu verdi.

Beyâzıd-ı Bestamî Hazretleri, suyu köpeğin önüne koyup içmesini beklemeye başladığı bir anda; içinden: «Ben ne yaptım, hiç bir köpek için yetmiş hacc sevabı verilir mi?» diye geçirdi. Bütün içtiyakıyla suyu içmeye koşan köpek bu hal üzerine gerisin geriye dönüp suyu içmekten vazgeçti. Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri anlamıştı hata ettiğini... Allah tarafından şu hitab-ı izzet geldi:

— «Ey kulum Beyazıd! Sen yetmiş hacc sevabı vererek, hayır yaptım sanıyorsun. Halbuki, görüyor musun senin hayrını köpek bile kabul etmedi.»

Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri, Cenab-ı Allah'tan günahının affı için yalvarmaya ve göz yaşı dökmeye başladı. Kızgın kumların üzerinde perişan bir halde kalan Beyazıd'ın hatasını, Cenab-ı Allah affetti ve köpek de ondan sonra, ancak kendisi için konan suyu içip rahata kavuştu.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:31
Eshaptan birinin, evine bir yerden bir koyun başı gelmişti. Evde başka yiyecekleri de yoktu. Hanımına onu hazırlamasını söyledi. Pişirdiler, hazırladılar; tam yiyecekleri zaman bir komşu gelip:

— Günlerden beri açız. Bize verecek bir şeyiniz yok mu? dedi. Onlar yemeye hazırlandıkları kelleyi verdiler.

Kelleyi alan sahabi eve götürdü, sevinç içinde çocukları ile yiyeceği bir sırada başka bir komşu bu sefer onlara gelip:

— Günlerden beri açız, bize verecek bir şeyiniz yok mu? dedi Onlar da komşudan aldıkları kelleyi, tadına bile bakmadan verdiler. Bu arada kelleyi ilk veren zat, komşudan bir şeyler almak için başka bir sahabinin evini çaldığında, onlar da önlerine koymuş bir kelle yemeye hazırlanıyorlardı. O gelip de:

— Günlerden beri açız, bize verecek bir şeyiniz yok mu? deyince, önlerindeki kelleyi hiç tereddüt etmeden komşularına verdiler.

Kelleyi ilk veren eve getirip de baktığında, kendisine verilen kellenin, kendisinin verdiği kelle olduğunu anladı. Daha sonra soruşturup öğrendi ki, o koyun kellesi kendisine geri gelinceye kadar dokuz ev dolaşmış.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:32
Hacı Bayram Velî Hazretlerinin müridlerinden, Yazıcıoğlu Mehmet Efendi namıyla meşhur Muhammediye kitabının yazarı (Muhammed Efendi) Edirne ve Gelibolu civarında yaşamıştır. Bu muhterem zatın bir de Ahmet isminde (Ahmed-i Bican olarak ma'ruf) kardeşi vardır. Ahmed-i Bican Hazretleri, aynı zamanda Envarıl Aşıkın kitabını Farsça-dan tercüme eden zattır.

İki kardeşten biri olan Ahmed-i Bîcan, bir gün bir camide vaaz etmekte iken ağabeyi Muhammed Yazıcıoğlu camiden içeriye girer ve küçük kardeşinin sohbetini dinlemeye başlar. Kardeşi ağabeyinin camiye geldiğinin farkındadır. Fakat bir de bakar ki, ağabeyi biraz sonra camiyi gülerek terkeder. Kürsüde nasihat etmekte olan Ahmed-i Bîcan Hazretleri, ağabeyinin bu halinden bir şey anlayamaz ve akşam eve geldiği zaman durumu annesine anlatıp durumu öğrenmesini ister. Her iki dervişin de anası, büyük oğlu Muhammed eve geldiği zaman:

— Oğlum, kardeşin camiden niçin gülerek çıktığını soruyor, bir hata mı işledim diyor. Kardeşinin dersinden niçin gülerek çıktın, diye sorduğunda şöyle cevap verir:

— Anneciğim, ben kardeşimin vaazına gülmedim. Ben bir insanoğlunun sohbetini dinlemeye ne kadar melaike gelmiş, oturacak yer bulamıyorlar da biri birlerinin üzerine oturuyorlar, onların hali çok hoşuma gitti de ona tebessüm ettim. Ben de melâikeden camide oturacak yer kalmadığı için çıkıp gittim, diye cevap verir.

Annesi, ağabeyinin bu sözlerini anlattığında Ahmed-i Bican çok müteessir olup:

— Anneciğim! Ağabeyim melekleri görme derecesine erişti de ben neye erişemedim. Bunu ondan bir sorar mısınız, dedi.

Bu sefer o muhtereme anne büyük oğluna bunu sorduğunda aldığı cevap şöyle oldu: «Anam bu noksanlığı sen kendinde araman lâzım, sen benden daha iyi bilirsin.»

O vakit düşünme sırası anaya geldi. Analan uzun müddet tefekküre daldıktan sonra bunun sebebini şöyle açıkladı: «Oğlum sana hiç abdestsiz süt emzirmedim. Ahmedim ise henüz kundakta iken, ben namaza durmuştum, Ahmed de şiddetle ağlamaya başlamıştı. Bu sırada evimizde bir komşu kadın vardı. O, çocuk ağlamasın diye Ahmedi aldı emzirmeye başladı. Ben hemen namazı bozup elinden aldım ama, birkaç damla emmişti. Sonra sordum o kadına abdestli olup olmadığını, bana abdestinin olmadığını söylemişti. Onun melekleri görmemesine sebep olsa-olsa bu olmalı.»

Yani Ahmed-i Bîcan Hazretleri hataen emdiği bir damla sütün cezasını ölünceye kadar çekti ve onun yüzünden derece almakta engellerle karşılaştı. Ya bu zamanın kadınlarının çocukları nasıl olur. İşte meydanda...

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:33
Gavs-ül Vasilin Abdülkadir Geylânî, küçük yaşta ilim tahsiline başlamıştı. Daha dokuz yaşında iken annesinden izin alıp Bağdat'a ilim tahsiline gitti. Giderken annesi oğlunun beline kırk altın bağlamış ve bazı nasihatlarda bulunarak:

— Oğlum sakın, ne olursa olsun yalan söyleme! diye tenbihte de bulunmuştu.

Abdülkadir'in de içinde bulunduğu kervan, Bağdat yolunda devam ediyordu. Bir vadiden geçerken kervanın önünü kırk kişilik bir eşkiya kesti. Eşkiyalar kervanda işlerine yarayan ne varsa aldılar. Ayrılacakları zaman, içlerinden biri Abdülkadir Geylânî'ye:

— Senin neyin var? diye sordu. O hiç tereddüt etmeden:

— Belimde kırk tane altınım var!., dedi. Eşkiyalar üzerini bile aramaya lüzum görmedikleri çocuğun öyle söylemesine hayret etmişlerdi. Onu alıp reislerinin yanına götürdüler.

Reis:

— Evlâdım biz seni aramayacaktık. Sen niye bende altın var dedin ve başını derde soktun, dediğinde, Abdülkadir:

— Ben dünya malı için anneme ve Allah'a verdiğim sözümü bozamam! diye cevap verdi. Henüz dokuz yaşında bulunan bir çocuktan bu sözleri duyan eşkiya reisinin kalbi yumuşamaya başladı.

Bir müddet karşısındaki çocuğu ve kendi halini düşünen eşkiyabaşı:

— Arkadaşlar, ben şu andan itibaren bu zamana kadar yaptığım bütün günahlarımdan dolayı pişman oluyor ve tevbe ediyorum, bundan sonra da bir daha kötülük işlemeyeceğime söz veriyorum. Eğer siz bu işe devam etmek istiyorsanız, başınıza başka bir reis bulun, dedi ve bütün alınan malların geri verilmesini emretti.

Reislerini dinleyen diğer eşkiyalar:

— Biz bu işe seninle başladık, seninle bitireceğiz. Madem sen vaz geçtin, biz de tevbe-istiğfar ediyoruz, dediler.

Abdülkadir Geylânî'nin , ihlâslı ameli semerisini verdi, eşkiyalar kervandan aldıkları bütün malları geri verdiler. Ve o zamana kadar o muhitin korkulu rüyası iken oralarda bir kötülüğün bile işlenmesine müsaade etmez oldular.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:34
Büyüklerden Hayyan b. Hibal'in bulunduğu meclise; arif-i billah hatunlardan bir kimse gelerek:

— Benim soracağım suallere içinizde cevap verecek kimse var mı? diye sordu.

Oradakiler, Hibal'i göstererek:

— İstediğinizi bu zata sorabilirsiniz, dediler.

Kadın:

— Size göre cömertlik nedir? diye sordu.

Hibal:

— Bol bol ihsan etmektir, diye cevap verdi.

Hanım bu sefer:

— Bu anlattıklarınız dünya ile ilgili cömertliktir. Ben sana dindeki sahadan soruyorum, onu bana söyle? dedi.

Hibal:

— Gönül arzusu ile Allah'a (c.c.) ibadet etmektir, diye cevap verdi.

Kadın:

— Bu ibâdetinizde Allah'tan karşılık bekler, birşey ister misiniz? diye sorunca, Hibal:

— Tabii bekleriz,.. Allahü Teâlâ bize en azından bire on sevap vaadediyor. Niçin beklemeyelim, diye cevap verdi.

Kadın:

— Ne acaip şey! Hem bire on bekliyor, hem de kendinizi ibadette cömertlerden sayıyorsunuz, diye karşılık verdi. Hibal, cevapsız kalmıştı...

— Ya size göre ibadette cömertlik nasıl olur? diye sorunca, abide hanımın cevabı şöyle oldu:

— Dinde cömertlik, ibadetten zevk alarak hiç bir karşılık beklemeden, sadece Allah rızası için kulluk etmektir. Sen Allah'a ibadet edeceksin, Allah nasıl isterse öyle yapar!.. Siz Allahü Teâlâ'nın içinizden geçirdiğinizi bildiğini bildiğiniz halde ona ibadet etmekten utanmaz mısınız?

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:35
Ormanlar arasında bir gürültü, bir bağırıp çağırmadır başladı. Büyük ağaçlar:

— Ne oluyor yahu? Ne bağırıyorsunuz!?, diye sorduklarında, küçükler:

— Kenarlardan başlamışlar kesmeye... Adamın biri elinde bir demirle kesip geliyor, derler.

Büyük ağaçlar:

— Korkmayın çocuklar, korkmayın... İyi baktınız mı? Bizden bir şey var mı adamın elinde? diye sorduklarında, onlar:

— Var efendim var! Adamın elindeki kesici şeyin (balta) sapı bizden, diye cevap verirler.

O zaman büyük ağaçları bir korku kaplar:

— Şimdi korkun işte... Eğer bizden birisi ise, hepimizi de kesebilir, derler.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:36
İslâmm meşhur kadılarından İyas'ın huzuruna iki kişi geldi. Bunlardan biri, hacca giderken arkadaşına emânet olarak bin altın bıraktığını, fakat hacdan gelince vermeyip inkâr ettiğini söyleyerek hakkının alınmasını istedi.

Kadı Eyas, parayı aldığı iddia olunan adama:

— Aldınsa ver. Adamın hakki' kalmasın, dediğinde adam kadının huzurunda da almadığını tekrarladı.

Bu sefer kadı bir plân düşündü. Parayı veren adama,:

— Git parayı nerde verdiysen, orada ağaç varsa bir yaprak, yoksa verdiğin yerden bir miktar toprak al gel, dedi.

Adam parayı bir ağacın altında vermişti. O ağacın yaprağından almak için gittikten bir müddet sonra, kitap okumakla meşgul olan kadı kafasını kaldırıp:

— Amma da bekletti bizi. Nereye gitti bu adam? diye söylendi. Kadının yanında oturan ve parayı almadığını iddia eden adam dalgınlığa gelerek:

— Efendim daha çok bekleriz. Çünkü bana parayı verdiği ağaç çok uzakta, deyiverdi.

Mesele anlaşılmıştı. Kadı:

— Ver bakalım adamın parasını. Ağaç daha gelmeden şahitlik etti. Ya parayı verirsin yahut seni hapse attırırım, dedi ve adamdan davacının parasını aldı.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:37
Hazreti Aişe validemiz anlatıyor:

Bir gün Resûlüllah'ın vefatlarından önce, yanlarında oturmakta idik. Hazreti Fâtıma çıkageldi. Çok dikkat ettim. Onun her hareketi, babasının aynıydı. Yemesi, içmesi, oturup kalkması hep Resûlüllah'a benzerdi.

Zatı Saadetleri:

— Hoş geldin kızım, gel otur! buyurarak sağ tarafına oturttu. Sonra Resûlüllah, Fâtıma'nın kulağına eğilerek bir şeyler söyledi. Fâtıma, ağlamaya başlamıştı. Biraz sonra tekrar bir şey söyleyince, bu sefer de Fâtıma gülmeye başladı. Ben hayrette kalmıştım.

Meseleyi Fâtıma'dan sordum:

— Ağlamakla, gülümsemek... ikisi bir anda nasıl oldu bu? Bunların ikisi bir anda olamazlar. Sebebini bana söyler misiniz? dedim. Hz. Fâtıma, bana:

— Bu babama ait bir sırdır. Benim de babamın sırrını başkasına açmağa hakkım yoktur, diye cevap verdi.

Fakat aradan zaman geçip, Resûlüllah vefat ettikten sonra tekrar sordum. Fâtıma (r.a.) cevap verdi:

— Babam artık vefat etmiştir. Bunun için de meseleyi anlatmamda artık beis yoktur, dedi ve Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu anlattı:

Kızım, Cebrail aleyhisselâm her sene bir kere Kur'ân-ı Kerîm'i hatmederdi, bu sene iki kere hatmetti. Ben de bundan anladım ki, benim fani âlemden göçme zamanım yaklaşmıştır, buyurunca ben ağlamağa başladım. Benim ağladığımı gören babam, bu sefer yine kulağıma gizlice:

— «Kızım, ehli beytimden bana ilk kavuşacak sensin» buyurunca gülmeğe başladım. Sonra da bana:

— «Bütün dünya hatunlarının hanımefendisi sen olacaksın» buyurdu, işte beni sevindiren, babama ilk önce benim kavuşacağım haberi idi.»

Hakikaten Peygamber Efendimizden sonra irtihal'dan beka eyleyen ilk ehli beyt Hazreti Fâtıma validemiz olmuştur.

Hazreti Peygamberimiz vefat etmişti. Eshap, defin işini tamamladıktan sonra Hazreti Fâtıma validemizi, teselli etmek gayesiyle ziyaretine gelmişlerdi. Eshabın içerisinde Enes (radıyallahu anh) de vardı.

Hazreti Fâtıma, Hazreti Enes'e:

— Siz Resûlüllah'ı definden mi geliyorsunuz? diye sordu. Onlar:

— Evet! dediler.

Hazreti Fâtıma kendisini ziyarete gelen eshaba:

— Sizin kalbiniz Resûlüllah'ı toprağın altına koyup gömmeye nasıl müsaade etti, dedi.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:38
Cafer-i Huldî Hazretleri, Hayrun - Nessac Hazretlerine:

— Senin mesleğin dokumacılık mıdır? diye sordu. Hayrun - Nessac Hazretleri O'na:

— Hayır!, diye cevap verdi. Hazreti Cafer:

— Öyle ise sana niçin Nessaç (bez dokuyucu) diyorlar, diye sorunca, Hayrun-Nessaç Hazretleri sebebini şöyle anlattı:

— Ben bir zamanlar bir daha taze hurma yemeyeceğim, diye Allah'a ahdetmiştim. Bir gün nefsim çok fazla taze hurma arzuladı. Gittim, çarşıdan bir miktar taze hurma aldım. Bir kenara çekilip yiyecektim. Bir tanesini yeyince karşımda bana bakan bir adam gördüm:

— «Seni kaçkın seni», diyerek beni yakaladı.

Meğer adamın Kayr adli bir kölesi varmış, kaçmış... Beni ona benzetmiş, insanlar başıma üşüştüler:

— Vallahi bu senin kölen Hayr'dır, dediler.

Şaşırdım kaldım.

Nasıl belâya uğradığımı ve günahımı anladım. Ama iş işten geçmişti. O beni diğer bez dokuyan kölelerinin yanına götürdü-:

— Ey efendisinden kaçan köle! Daha evvel ne yapıyorsan şimdi de onu yapacaksın. Kaçıp da kurtulacağını mı sandın? Geç bakalım işinin başına!, dedi.

Ben çaresiz kalmıştım. Geçtim bez tezgâhının başına, başladım dokumaya... Sanki kırk yıllık dokumacı imiş gibi dokumaya başladım.

Dört ay kadar orada bez dokudum. Birgün sabah namazı vakti idi. Abdest alıp mescide girdim, iki rekat namaz kıldıktan sonra:

— Ya Rabbi! Bir daha ahdimden dönmeyeceğim. Sen beni bu işten kurtar!, diye dua ettim.

Sabahleyin Hayr isimli kölenin benzerliği benden gitti, eski halime çevirdi Allah (C.C.) beni... Asıl suretime döndüğümü gören adam, beni serbest bıraktı, memleketime geri geldim. Böylece de o belâdan kurtulmuş oldum, işte bez dokuyucusu mânâsına (Nessaç) ismi bana bu hâdiseden kaldı. Bu isim bana Hak Teâlâ'nın verdiği bir cezadan dolayıdır.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:39
Padişahın biri bir gün bir mecliste Semender denilen ve ateş yiyerek geçinen bir hayvandan bahsetti. Buna kimse inanmadı. Oradakilerden hiç biri bir hayvanın ateş yiyerek yaşayacağını aklına sığdıramadı. Üstelik padişah için:

— Bu adam cahil ve aptaldır, demekten de geri durmadılar.

Padişah bakar ki, bu akılsız kimselerin kötü düşünceleri gittikçe çoğalıyor; bir Semender yakalayıp getirtir. Herkes ateşleriyle birlikte Semenderi seyretmeye gelirler ve ateşlerini onun önüne koyarlar. Semender gagası ile ateşleri yer. Bunu görenler kendi ahmaklıklarını anlarlar ve padişaha:

— Sizin sözünüz aklımıza sığmayınca sizin cahil olduğunuza kanaat getirdik, diye özür dilerler.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:41
Hazreti İsa'yı hızlı hızlı giderken gördüler. «Ya Ruhullah! Böyle hızlı hızlı nereye gidiyorsun?» dediklerinde, «Ahmaklardan kaçıyorum» buyurdu.

— Siz ölüleri diriltir, körlerin gözlerini açar, hastalıklı vücûda sıhhat ve cüzzamlılara şifa verdiğiniz halde, ahmaklardan niçin kaçıyorsunuz? Onun bir çaresi yok mu? dediklerinde:

— Bu saydıklarınızın çaresi var ama, ahmaklıktan kurtulmanın bir çaresi yok, buyurdular Nitekim Peygamberlere îman etmeyenler ya ahmaklıklarından veya inatlıklarındandır

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:42
Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, Muhterem Pederi ikinci Murat, Varna muharebesini kazandıktan sonra, savaş meydanında gezer. Komutanlarından biri:

— «Hayret doğrusu Sultanım, aralarında hiç ak sakallı biri yok. Şu kâfir ölülerinin hepsi de gencmiş» der.

Sultan Murat ise şu cevabı verir:

— Eğer içlerinde ak sakallı biri olsaydı, bu haller başlarına gelmezdi.

* * *

pentar54
01.Haziran.2010, 14:43
Kimsesiz bir adam varmış.. Yalnızlık canına tak demiş ve dağa çıkmaya karar vermiş. Dağda bir ayıya rastlamış. Tesadüf bu ya ayının da yalnızlıktan şikâyeti olduğundan adama iyi davranmış ve arkadaş olmuşlar. Birbirlerine iyice alışmışlar.-Bir gün adam ayının dizinin dibinde uyurken arılar adamın üstüne konmak istemişler. Ayı onları-koymuşsa'da yine gelmişler ve adamın üzerine üşüşmüşler. Ayı onlarla baş edemeyeceğini anlayınca, büyük bir kaya parçasını alıp adamın başındaki arılara vurmuş. Tabii iyilik yapayım derken ayı arkadaşını da öldürüvermiş

pentar54
01.Haziran.2010, 14:44
Hazreti Fatih'in de hocası olan Akşemseddin Hazretlerinin 12 oğlu vardı. Birgün 12 oğlunu da yanına toplayıp, uzun uzun onları seyrettikten sonra, «Allah'ım sana hamd ü senalar olsun» diye dua etti. Akşemseddin Hazretlerinin oğulları, babalarına; kendilerini verdiği için Allah'a hamdediyor sandılar.

Akşemseddin Hazretlerinin meczup bir müridi vardı. Şeyhine:

— Ben senin niçin hamdettiğini biliyorum, dedi. Hazreti Şeyh:

— Neden? diye sorduğunda, şöyle dedi:

— Sen Allah (c.c.) sana 12 evlât verdiği halde hiç birisinin sevgisi, senin kalbini Allah'a olan muhabbetinden ayırmadığı için hamdediyorsun.

* * *

pentar54
02.Haziran.2010, 12:50
Gavsül-A'zam Abdülkadir Geylanî Hazretleri, bir Ramazan günü sıcak bir çölde müridleri ile beraber yol almakta idi. Bir tarafta kızgın çöllerin sıcağı bir taraftan Ramazan ayının verdiği susuzluk iyice tesirini göstermeye başlamıştı. Birden önlerinden sanki bir nur belirerek:

— «Ya kulum Abdulkadir! Size bu ayda haram kıldığımı şimdi helâl kıldım. Orucunuzu bozabilirsiniz!» diyordu.

Müridlerden bazıları hakikaten Allah tarafından oruç bozmalarına müsaade olunduğunu sanarak yanlarında taşıdıkları suyu içmiye davrandılar. Fakat o anda Hazreti Şeyh, karşılarındakinin Şeytanı aleyhilla'ne olduğunu anlayarak:

«Üsküt ya mel'un! - Sus ya mel'un. Defol karşımdan» dedi ve eûzü besmele çekti.

Bu hal karşısında müridler hayrete düşmüşlerdi. Abdülkadir Geylânî Hazretlerine onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sordular. O sözü söyleyenin Allah (c.c.) olmadığını ilm-i zahirimle anladım. Çünkü Allah mekândan münezzehtir. Ses ise bir taraftan geliyordu. Şeytan olduğunu ise ilmi batınımla anladım, buyurdular.

Şeytanı aleyhilla'ne bazen insanları hak yoldan ayırmak için çeşitli hilelere başvururlar hatta yaptıkları için Allah'ın rızasına muvafık olduğunu bile iğva ederek o kötü işi yapmasını temin etmeye çalışırlar.

* * *

pentar54
02.Haziran.2010, 12:52
Musa Aleyhisselâmın ümmeti:

— Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı. «Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina'ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:

— «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?»

Musa Aleyhisselâm: «Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi.

Allah (c.c.): «Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu.

Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip: «Ya Musa! Uzak yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi. Hz. Musa:

— Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek, dedi.

Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.

İkinci gün Hz. Musa Tur'a gidip:

— Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu:

— Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:

— Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:

— «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu.

Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah'ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır.

* * *

pentar54
02.Haziran.2010, 12:53
Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri Çaldıran Zaferini kazandıktan sonra ölüler arasında dolaşıyordu, ölülerin içinde düşman askerlerinden birisinin kellesinin hiç zedelenmeden kesildiğini görüp merak etti. Ve yanında bulunan vezirlerine emrederek:

— Bu kelleyi tek vuruşla kim kesti ise onu bulun bana getirin, dedi.

Paşalar hemen asker içine dağıldılar ve bu yiğit askeri aramaya başladılar. Sora sora nihayet o asker bulundu ve Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerinin huzuruna getirildi.

Yavuz, o askere:

— Evlâdım bu başı böyle sen mi kestin? diye sordu.

Meselenin ne olduğunu pek anlayamayan asker biraz durakladıktan sonra:

— Ben kestim, Sultanım, dedi.

Yavuz askerden memnun olmuştu... Belinden kılıcını çekerek askere verdi ve orada bulunan ölüme mahkûm esirlerden birisini göstererek:

— Şunun başını da öyle bir vurmaya kesebilir misin? diye sordu.

Asker soğukkanlılıkla kesebileceğini söyledi. Hazreti Yavuz Selim Han, haydi görelim bakalım nasıl kestin diyerek bir vuruşta kesilmesi için emir verdi. Elinde kılınç olduğu halde bekleyen genç yiğit bütün gücüyle vurduysa da kelle kopmadı, yani asker harpte kestiği gibi adamı ensesinden kesememişti.

Oradakiler şaşkınlık içinde iken Yavuz askere, niçin kesemediğini sorduğunda, aldığı cevap çok calib-i dikkat oldu.

Asker, Yavuz Sultan Selim'e:

— Hünkârım, harp meydanında Allah için kılıç vurdum ve bir vuruşta kestim. Fakat şimdi ise senin rızan için kılıç çekiyorum ve onun için de bir vuruşta kesemedim. Allah rızası için yapılan bir işle padişah iması için yapılan bir iş bir olmasa gerektir, dedi.

Büyük kumandan hazreti Yavuz:

— Ben anlamıştım zaten ondan olduğunu, seni tebrik ederim evlâdım, dedi ve bir kese altın hediye etti.

* * *

pentar54
02.Haziran.2010, 12:54
Ehli mânâdan bir zat, dağda koyun otlatmakta olan bir çobana rastlayıp: «Allah var mı, varsa delilin nedir?» diye sorar. Çoban kendisinden hiç beklenmeyen şu cevabı yapıştırır:

— Deve tersi, oradan devenin geçtiğini, insan ayak izleri yine oradan insan geçtiğini gösterir de, bu kadar kâinat, burçlar, ufuklar, aylar, güneşler, yıldızlar ve saymakla bitmez varlıklar Allah'ın varlığına delil olarak yetmez mi? der.

* * *